Yurtdışı Eğitimin Toplumsal Sonuçları
Aynur Erdoğan'ın Yurtdışı Eğitim ve Türk Modernleşmesi adlı Doktora Tezinden (İstanbul Ünv.: 2013) kısaltılarak alınmıştır.

 

Cevdet Paşa’nın Hukuk Mektebi’nin açılışında yaptığı konuşmada öğrencilere hitaben söyledikleri bu bağlamda dönemin zihniyetine dair ipucu vermektedir:

“Tahsil edeceğiniz ilmin kadri pek büyüktür. Biliyorsunuz ki hesap, hendese ve kimya gibi ulumu akliyeyi talim için peygamber gelmedi ama kavanini şer’iyeyi telkin ve tebliği için ulülazim peygamberler geldi.”

Cevdet Paşa, modern bir hukuk mektebini açarken yaptığı konuşmada hukuk ilmine yüklediği anlamda geleneksel ilmi anlayıştan bir kopma olmadığı ve modern bilimi geleneksel İslami anlayışla birleştirdiği görülmektedir. Bu anlayış çerçevesinde ticaret ve özellikle dış ticaret alanında Avrupa yasalarının alınmasında bir beis görülmemiştir. Bununla birlikte Arazi Kanunnamesi’nde ve medeni hukukta özellikle Osmanlı’nın değer yapısını göz önünde tutan yasalar yapmışlardır. Mısır’da Mehmet Ali Paşa’nın Fransız yasalarını doğrudan aldığı dikkate alınırsa Osmanlı’nın özellikle İslam hukukuyla çeliştiğini düşündükleri alanlarda şeraiti göz önünde tutarak özgül hukuk telifine gittiği görülmektedir. 

Bu hassasiyet eğitim alanında da gözlenmektedir. II. Abdülhamit döneminde Somel’in ifadesi ile “eğitimi güçlendirirken aynı zamanda takvayı muhafaza etme” anlayışı hakim olmuştur. Beşeri bilimlere dair ders kitapları dine uygunluğu çerçevesinde yeniden düzenlenirken fen ve doğa bilimleri kitapları, İslam’ın akıl ve bilimle çelişmediğinden hareketle düzenlemenin dışında bırakılmıştır. 

Bununla birlikte eğitim alnında bu İslam’la modernleşmenin sentezini yapma uygulamasının tam anlamıyla başarılı olduğu söylenemez. Örneğin ahlak kitaplarında İslamiyet’in belirlediği sosyal değerler muhafaza edilmiştir. Özellikle ekonomik alanda yaşanan hızlı modernleşmeyle ortaya çıkan sosyo-ekonomik yapının bu ahlaki değerlerle bağdaşmadığı açıktır. Bunun sonucu olarak, sosyal alanda İslami ve modern değerlerin çatıştığı bir ortam oluştuğu gibi öğrencilerin aldıkları dini eğitimle pozitivist bilimin ilkeleri arasında bocaladığı bir eğitim sistemi ortaya çıkmıştır. Bunun somut örneği modern okullarda ulemadan öğretmenlerin modern/pozitivist ders müfredatını uygulamak zorunda kalışındaki tutarsızlıkta ortaya çıkmaktadır. Ziya Gökalp (1973: 12) idadi tahsilinde bir taraftan dini ilimleri (Kelam dersleri) öğrenirken diğer taraftan doğa bilimlerini tahsil etmenin kendisinde oluşturduğu çelişkiyi hikâye ederek “maneviyat bakımından biri müspet, diğeri menfi elektriğe sahip olan bu iki ters cereyan, ruhun boşluğunda her çarpışma oldukça hakikat şimşekleri yerine, şüphecilik yıldırımları fırlamaya başladı” demektedir. 

Öğrencilerin yukarıda bahsi geçen sosyal ortamda “enformel kültürel faktörlerin” etkisi altında kalmasının sonucu olarak II. Abdülhamit’in eğitim sistemine ve genel olarak devlet düzenine muhalif bir gençlik ortaya çıkmıştır. Jön Türkler olarak örgütlenen bu muhalefet Abdülhamit dönemi özgül modernleşmesinin iflasını işaret etmektedir. 

II. Abdülhamit’in “dindar ve gayretli” gençler ideali ve kimlik kaygıları sadece yurt dışı eğitimlilere yönelik değildir. Osmanlı okullarında eğitim gören gençlerin okul ortamında dini vecibelere aykırı davranmaları yasaklanırken okul dışında da içki içmek vs. gibi davranışlar okuldan atılmaya kadar varan disiplin cezalarıyla cezalandırılmaktadır. 

Özellikle Harbiye ve Tıbbiye okullarında örgütlenen muhalefet dikkatlerden kaçmamıştır. Tıbbiye öğrencilerinin aralarında gizli olarak İttihat ve Terakki Cemiyetini kurmaları da yönetimin bu okullara yönelik tedbirler almasının sebebidir. II. Abdülhamit, 1896 yılında Avrupa’ya tıp öğrenimi için öğrenci göndermenin faydasından çok zararı olduğunu söylemektedir. Padişah, öğrenci göndermek yerine Avrupa’dan öğretmen getirilerek burada okutulmalarını istemektedir. Bu noktada en çok dikkat çeken husus, Padişah’ın “zararlı düşüncelerin” giriş kanalı olarak yurt dışı eğitimi görüyor oluşudur. Avrupa’da eğitim alanlar Osmanlı Devleti’nde dışarıdan gelen zararlı düşüncenin, Avrupai yaşam tarzının, ahlaki bozukluğun müsebbibi olarak görülmektedir. 

Quartier Latin: Öğrencilerin Kültür ve İdeoloji Habitusu

Avrupa’da eğitim alan öğrenciler, Avrupa bilgi-bilim-tekniğinin dışında yaşam tarzına ilişkin görgü, kültür ve siyasal düşünce ve ideolojisinin de ajanları olmuşlardır. Bunun, Osmanlı modernleşmesinin amaçları bakımından bakıldığında öğrenci gönderme uygulamasının beklenmeyen sonucu olduğu söylenebilir. 

Öncelikle belirtmek gerekir ki, Osmanlı idaresi öğrencilerin sosyal etkilenmelerini aza indirebilme amacıyla küçük yaşta öğrenci göndermeme kararı almıştır. Küçük yaşta giden öğrenciler henüz kendi toplumlarının sosyal değerlerini edinme süreçlerini tamamlamadıkları için Avrupa değerlerini daha çabuk benimsemekte ve geri döndüklerinde taşıdıkları bu “bagajla” kendi toplumsal değerlerinin bir sentezini gerçekleştirememektedirler. Bu sebeple Tanzimat döneminde ortaöğrenim öğrencileri gönderilmezken II. Abdülhamit döneminde hazırlanan nizamnamede öğrencilerin en küçük 20 yaşında olmaları karara bağlanmıştır. Yine aynı kaygılarla II. Abdülhamit öğrencilerin “kısa zaman hariçte bırakmanın çok daha faydalı” olacağını düşünmektedir: 

“Almanya’ya yahut Fransa’ya gidecek olan bu gençler Avrupa medeniyetini görmüş olurlar, ancak lüzumlu şeyleri öğrenecek kadar vakit bulurlar, fikren ufukları genişler, lüzumlu bilgiyi elde eder ve yuvalarına getirirler. Kısa zamanda Avrupa medeniyetinin zehiri daha az tesirli olur.”

Alınan bu önlemlere rağmen öğrencilerin etki alanlarının Osmanlı idaresinin çizdiği sınırlarda kalması mümkün olmamıştır. Öğrenciler Avrupa habitusunda okullarda edindikleri bilginin yanı sıra ve bu bilgiyle birlikte Avrupa sosyal değerlerinin de ajanları olmuşlardır.  

19. yüzyıl Avrupa’sının entelektüel hayatına dair yazılanların ortak paydası Paris ve Sorbonne Üniversitesi çevresinde oluşan “mahalle”yi işaret etmektedir. 19. yüzyılın entelektüalizminin kalbinin attığı “mahalle”: Quartier Latin. Dünyanın dört bir yanından gelen sanatçıların, bilim insanlarının ve en çok öğrencilerin buluştuğu yer... Bu kozmopolit mahalle, hiç şüphesiz, özellikle Fransa’nın entelektüellerinden ve bu ülkenin cazibesine kapılarak gelen diğer ülkelerin entelektüellerinden beslenmektedir. 

Quartier Latin, Saint-Germain ve Saint-Michel caddelerinin kesişmesiyle oluşan ve içinde birçok üniversite, kolej ve eğitim kurumu barındıran bir mahalledir. “Özgürlükçü, hayalperest öğrencilerin, işçilerin” gösteri mekânı olmuştur. Caddelerinin kenarlarında dizili kitapçıları, sanat atölyeleri, tiyatroları, kahvehaneleriyle öğrencilerin okullarından fazla zaman geçireceği cazip mekanlara sahiptir.” 

Quartier’nin albenili mekanlarında öğrencileri sadece sefahate çağıran eğlence dünyası yoktur;   öğrenciler özellikle bu eğitim “mahallesinin” kahvehanelerinde dünyaca meşhur entelektüellerle de buluşma ve onların sohbetlerinde bulunma imkânı bulmaktadırlar. Quartier Latin, Paris’e giden bütün öğrencilerin farklı düzeylerde parçası oldukları bir habitus oluşturmaktadır. 

Quartier Latin’in içinde barındırdığı eğitim kurumlarının dışında ev sahipliği yaptığı sanat, kültür ve eğlence mekanları, öğrencilerin tahsillerinin dışında Avrupa entelektüel hayatının yanı sıra kalburüstü kültürüyle, ideolojisiyle, sosyal yaşamıyla tanışmalarını sağlamaktadır. Quartier Latin Avrupa/Fransa toplumundan yarı özerk bir yapı arz etmekte; duvarları olmayan kapalı bir “kuruma” benzemektedir. 

Paris’e giden bu öğrenciler, Quartier Latin’de gördükleri ve öğrendiklerini idealize ettikleri Osmanlı devlet ve toplumuna yansıtmaktadırlar. 

Abdülhak Şinasi Hisar, kendileri için Paris’in anlamını şu şekilde betimlemektedir: 

“Yazık ki Paris kelimesinin şimdi muhayyilemizde bütün manalarıyla canlanabileceğini ümit etmiyorum. Ve bu da insana bütün lügat kitaplarının ve hatta ansiklopedilerin kifayetsizliğini acı acı düşündürüyor. Paris isminin o zamanki genç muhayyilemizdeki manalarını şimdi size nasıl vermeli? O zamanki hürriyet, şiir ve sanat aşıklarının üzerindeki füsunlarını nasıl duyurabilmeli? Bu, uçmuş birtakım rayihaları toplamak istemeye benzer. O zamanlar dünyanın mühim bir kısmı için Paris’in adeta bir mistiği (vurgu: A.E.) vardı. Bu, nevileri ayrı kıymetlerde, tıpkı dindarların gönüllerini aydınlatan mukaddes şehirler gibi, Mekke ve Medine gibi, hayalleri nurlara gark eden bir şehirdi. İnsan orada mutlak bir hürriyet içinde tam bir şiir ve sanat hayatı yaşar ve yaşadığına kanardı. Zira gördüğümüz maddiyatı hayallerimizin maneviyatı ile yoğurur ve bundan ruhumuzun gıdalandığı bir hamur yaparız. Paris’i aşkını duyduğumuz bir vücut ve bir ruh gibi severdik.”

Quartier Latin’in bir eğitim kurumu gibi işleyen kahvehaneleri Osmanlı öğrencilerinin etkilenme kanallarından biridir. Paris’in kahvehanelerinin tarihi 17. yüzyıla kadar gitmektedir. Le Procope, dünyanın ilk kahvehanesi olarak kabul edilmektedir. Kuruluşundan itibaren de şehrin entelektüellerinin, önde gelen siyasetçilerinin, sanatçılarının bir araya geldiği bir mekân olagelmiştir. 

20. yüzyıla yaklaşılırken öğrenci gönderme uygulamasının tarihi, bir asırlık bir zaman dilimine ulaşmaktadır ve Osmanlı öğrencilerinin en çok gönderildikleri yer olarak Fransa, Paris’te Türk öğrencilerinden oluşan bir sosyal çevre oluşmuştur. Abdülhak Şinasi Hisar Quartier Latin’in ana caddesi, Boulevard Saint-Michel üstündeki Soufle ve Vachette’in Türklerin ve özellikle Jön Türklerin barınağı haline geldiğini yazmaktadır. Osmanlı öğrencilerini aynı ortamda ve fakat Fransa koşullarında bir araya getiren bu habitusun zaten yurt dışına II. Abdülhamit’e karşı muhalefet yapmak ve örgütlenmek için giden öğrenciler için bir fırsat sunmuş olduğu muhakkaktır. 

Öğrencilerin Avrupa’nın bilim ve tekniğine dair bilgi ve beceri kazanma süreçlerinde sosyal değerlerine de “maruz kalmaları”, kuşkusuz, sadece Fransa ve Quariter Latin’e has bir durum değildir. Nitekim İsviçre’de eğitim alan Tunalı Hilmi Avrupa’da Tahsil isimli risalesinde öğrencilerin genel durumunu değerlendirerek çoğunun sefahate daldıkları tespitini yapmaktadır. Yazara göre gönderilen 70 öğrenciden sadece ikisi diploma alabilmektedir. Yine Berlin elçisinin Almanya’daki öğrencilerin durumlarına ilişkin verdiği raporda, öğrencilerin çoğunun “bozguncularla” ilişki kurdukları ve bizzat “zararlı neşriyatta” bulundukları haber verilmektedir. 

Bununla birlikte 19. yüzyılda dünyanın bütün entelektüellerinin “Mekke”si haline gelen Paris’te Quartier Latin’in bu anlamda özel bir konumu vardır. Eğitim kurumlarını içinde barındıran haliyle bir “eğitim mahallesi” sayılabilecek olan Quartier Latin öğrenciler için, kültürel kurumları ve eğlence mekanlarıyla idealize edilen modern hayatın prototipi mesabesindedir. 

Yurt Dışı Eğitime Alternatif Olarak Darülfünun

Yurt dışına gönderilen öğrencilerin Avrupa’da “zararlı fikirlere” kapılmaları Osmanlı yönetiminin öğrencilerin yurtiçinde eğitimlerine yönelik tedbir almalarını hızlandıran bir faktör olmuştur. Öğrencilerin modern Osmanlı okullarında, Osmanlı Maarifinin denetiminde öğrenimlerini gerçekleştirmeleri istenmektedir. Fakat Osmanlı okulları Avrupa’ya öğrenci göndermeyi gerektirmeyecek yetkinlikte mezun verememektedir. Ve ayrıca teknik yüksek okullar açılmış olsa da düşünce üreten üniversite anlamında Darülfünun, yarım yüzyıldır, belli aralıklarla gündeme gelmekte, hayata geçirilmekte ve fakat üniversiteyi ayakta tutacak altyapı çalışmaları tamamlanamadığı için gelişimini sürdürebilecek bir istikrara kavuşamamaktadır. 

II. Abdülhamit, Osmanlı darülfünunun yeniden ve fakat önceki deneyimlerde olduğu gibi kesintiye uğramadan eğitim hayatına başlaması için çalışmaları başlatmak istemiştir. Sadrazam Said Paşa’dan üniversite ve genel olarak eğitim sistemine ilişkin rapor yazmasını talep etmiştir. Said Paşa, raporunun başında Alman eğitim sistemini incelediğini ve raporunda buna dayandığını belirtmektedir. 

Padişah, İttihat ve Terakki’nin önde gelenlerinin Tıbbiyeli olmasından hareketle öncelikle tıp öğrencilerinin geri çağırılmasını istemişse de çok geçmeden bütün öğrencilerin geri çağırılmasını ve darülfünun hazırlıklarının hızlandırılmasını emretmiştir. Öğrencilerin Osmanlı ahlakına, din ve itikadına aykırı davrandıkları gerekçesiyle süratle geri çağırılmaları ve bunun yerine Avrupa’dan ahlakı düzgün hocaların getirilmesi ve öğrencilerin Osmanlı okullarında eğitim almaları II. Abdülhamit’in önceliğidir. 

Bu çerçevede yurt dışına gönderilen kişilerin yeniden yurda dönmeleri için maaşları kesilmiştir. 

Yeterli sayıda öğretmen temini, okul müfredatının ayarlanması, fiziksel koşulların iyileştirilmesi gibi hazırlıkların yapılması birkaç yıl daha sürmüş ve Darülfünun’un açılması 01 Eylül 1900’de gerçekleşmiştir. Açılan şubeler: 

  1. Ulum-ı Aliye-i Diniye (İlahiyat Fakültesi),

  2. Ulum-ı Riyaziye (Fen Fakültesi),

  3. Edebiyat 

 

Özellikle Darülfünun’un açılmasıyla peyderpey sayıları azaltılan öğrencilerin geri çağrılmaları ve yeni öğrenci gönderilmemesi yönündeki talep yenilenmiştir. Sadrazam, dil ve fen tahsili için Avrupa’ya öğrenci göndermenin faydasına işaret etse de orada bu öğrencilerin ahlaklarının bozulması kârdan çok zarar getirdiği tespitinde bulunmuştur. Sadrazama göre Osmanlı’da gerekli okullar açıldığına göre artık öğrencilerin Avrupa’ya gitmelerinin gereği kalmamıştır. Diğer taraftan Sadrazam, Osmanlı okullarının ders programı, nicelik olarak Avrupa okullarının müfredatından daha iyi olmasına rağmen nitelik olarak bu müfredatı yakalayamadığını söylemektedir. Avrupa’daki özü esas alarak programlar yenilenmeli ve Avrupa’dan öğretmen getirmek suretiyle uygulamanın onda biri masrafla yurtdışına öğrenci göndermeye muhtaç olunmamalı; uygulamaya son verilmelidir. Sadrazama göre, İslam mekteplerinde öğrencilerin eğitilmesi sağlanmalıdır. 

Yurt dışı eğitim, gerek bilginin toplumsal yüklerinden “arındırılması” mümkün olmadığı için gerekse Avrupa bilgi-bilim-tekniğinin Avrupa’nın sosyal koşulları içinde öğrenilmesinden dolayı, modern bilginin yanı sıra Avrupa’nın sosyal değerlerinin de taşıyıcısı olmuştur. Osmanlı idaresi, Osmanlı siyasal ve sosyal düzenine muhalefeti içeren bu “sosyal bagajın” Osmanlı’ya transferini önlemek için bazı önlemler almıştır. Bu doğrultuda öğrencilerin hem “dindar” hem “gayretli” olmasını amaçlayan II. Abdülhamit dönemi özgül modernleşme anlayışı, devletin kendi toplumsal dinamiklerini harekete geçirerek kendi toplumsal değerleriyle Batı gelişmişliğini yakalamayı hedeflemiştir. Yurt dışı eğitimlilerin bu modernleşme anlayışını ne kadar benimsediği, söz konusu anlayışın başarı/başarısızlığı tartışmalarının bir parçasıdır. Dönemin edebi eserlerine yansıyan yurt dışı eğitimlilere yönelik toplumsal algı, bu öğrencilerin modernleşme anlayışlarına ayna tutacaktır.

Yeni Aydınlar

Aydın Demirtaş'ın Sosyolojik Açıdan Türk Üniversite Reformu (İstanbul Ünv.: 2018) adlı Y.Lisans Tezinden kısaltılarak alınmıştır.

Devlet klasik ve modern eğitimi başlangıçta birlikte ele almayı düşünmüş ancak modern bilimler özellikle Tanzimat sonrasında ağır basmış, bu eğitimi alan talebeler daha imtiyazlı hale gelmiş, geleneksel kültür ve Batı bilimi arasında bir fikri sentez, yapıcı entelektüel diyalog oluşmamış ortaya çıkan ikilik Tanzimat sonrasında çatışmaya dönüşmüştür. Tanzimat Dönemine kadar medreseler eğitimin merkezi önemde kurumlarıyken, Tanzimat’la birlikte yoğunlaşan batılılaşma-yenileşme hareketleri bu kurumları olumsuz yönde etkilemiştir. Sistem içerisinde gittikçe işlevsizleşen medrese çökme aşamasına gelmiştir.  

İlerde siyasi mücadeleye dönüşecek olan bu çatışmanın ortaya çıkmasında modern bilimlerle tanışma sürecinin başında pozitivist ve materyalist felsefeyle karşılaşmış olmanın da şüphesiz etkisi vardır. Modern eğitim kurumlarından mezun olanlar yabancı dil bilmenin avantajı ve toplumu değiştirme misyonlarının (pozitivizmden edindikleri) motivasyonuyla yönetici kadroları oluşturmaya başlamışlardı. Fransa ile yoğun ilişkiler içinde olunması, Fransa'dan getirilen subayların, doktorların okullarda ders veriyor olmaları, hatta bazı okulların eğitim dilinin Fransızca olması pozitivizmin etkisini daha da arttırıyordu. Bunu Niyazi Berkes'in modern okullar deyince ilk akla gelenlerden Tıbbiye hakkında yazdıklarından da izleyebiliyoruz: İlk mezunlarını 1843 de veren Tıbbiyede eğitim süresi dokuz yıla çıkarılmıştı. İlk dört yıl hazırlık eğitimi veriliyordu. Hazırlıkta matematik, fen ve Fransızca olarak Fransız edebiyatı okutuluyordu. Hocalar Avrupalı, sonradan Müslüman olmuş veya yerli gayrimüslimlerdi. Holbach, Diderot, Voltaire, Cabanis, Fenelon gibi yazarların kitapları çok okunuyordu. 1855 de Buchner’in yazdığı “und Stoff’ da Tıbbiyeliler arasında çok meşhurdu. Bu dönemde Tıbbiye bir Fransız ziyaretçi tarafından aşırı materyalist yönelimli bulunmuştur.

İlk aşamasında Tıbbiye doktordan çok yönetim, eğitim, felsefe alanlarında etkin modern kişiler yetiştirdi. Tıbbiyenin ve diğer modern okulların ilk mezunları dil bildikleri için özellikle devletin üst kademelerinde, elçiliklerde, hariciyede görevler aldılar.

Değişimin aktörleri olan modern okul mezunları, mevcut ile yeni olanı uzlaştırabilecek felsefi derinliği kazanabilecek eğitim süreçlerinden ve tarihi tecrübelerden yoksundular. Din-bilim çatışmasına dayalı bir algılama çerçevesi de bu sırada oluştu. 

Tanzimat’ın ilanıyla başlayan değişim ve yenileşme faaliyetlerinden sonra, artık geleneksel kurumlar olan medreseler ve tabii olarak İslam Hukuku, sistemdeki yerini kaybetti. Avrupa'daki okulları örnek alan yeni okullarda seküler zihniyete sahip asker- bürokrat bir elit yetişmeye başladı. Devlet tercihini bu yeni okullar lehine kullandı. Bu aynı zamanda seçkinlerin değişimi demekti. 

Batıcılar bu müesseselerin gericilik, cahillik ve asker kaçaklarının ocakları haline geldikleri gerekçesiyle derhal kapatılmasını istiyorlardı. Ziya Gökalp gibi Türkçüler ise medresenin Eğitim Bakanlığına bağlı birer orta öğretim kurumu haline çevrilmesini, yüksek öğretim veren medreselerin de işlevlerinin sona erdirilip İstanbul Üniversitesi’nin Ulum-ı Şeriye Şubesine bağlanmasını savunuyordu. Dinin uhrevi hayatla sınırlandırılmasını, dünya işlerinden uzaklaştırılmasını teklif eden Gökalp, dini kurumların sadece uhrevi gayelere hizmet etmesine izin verilmesini istiyordu...1916 yılında yapılan son kongresinde İttihat ve Terakki Partisi Ziya Gökalp'in önerileri doğrultusunda kararlar aldı. Buna göre Meşihat, yargı yetkisinden arındırılacak, bütün medreseler ve Evkaf Nezaretine bağlı bütün okullar da Maarif Nezaretine devredilecekti. Bütün bu çabalar, ulemanın kamu ve toplumsal hayattaki etki ve yetkilerinin tamamen sona erdirilmesi demekti. 

Kurulması Tanzimat’la birlikte gündeme gelen, uzun bir hazırlık dönemi geçirerek birkaç kez açılıp kapanan ve 1900 yılından beri kesintisiz olarak varlığını sürdüren Darülfünun, Osmanlının geleneksel yüksek öğretim kurumları olan medreseler yetersiz görüldüğü için Batı üniversitelerinden örnek alınarak oluşturulmuş modern bir kurumdu. Kaçınılmaz olarak buradaki öğretim üyeleri ya Avrupa'da eğitim almıştı ya Avrupalıydı, ya da 18. yüzyılın başlarından itibaren kurulan modern eğitim kurumlarının mezunlarıydı.

İlk girişimlerden başlayarak, 1933’te İstanbul Üniversitesi kurulana kadar açılıp kapanan, değişiklikler geçiren Darülfünunun biçimlenmesinde özellikle Fransa'nın model olduğu açıktır. Çünkü hem yabancı hocalar oradan getirilmekte hem de dönüşte öğretim görevlisi olmak için talebeler bu ülkeye gönderilmekteydi. Bu da milli üniversite modelinin ve Fransız Devriminin sosyal-siyasal düzen ideallerinin ülkeye girişi demekti.

Bürokrat-Aydın Kaynaşması

Aydın Demirtaş'ın Darü'l Fünun'dan Üniversiteye Öğretim Üyelerinin Toplumsal Profilleri (İstanbul Ünv.: 2018) adlı Doktora Tezinden kısaltılarak alınmıştır.

Tanzimat’tan itibaren yöneten konumundaki sivil ve askeri bürokrasiyle çoğu zaman iç içe geçmiş bir aydınlar zümresi mevcut olmuştur. Aynı okullarda benzer eğitim süreçlerinden geçmiş bu kişilerin birçoğu hayatlarına memur olarak başlamış, öğretmenlik-hocalık yapmış, üst düzey idari mevkilerde, milletvekilliği gibi siyasi pozisyonlarda bulunmuştur. Memur aydını, sivil ve askeri bürokrasiden kolayca ayırmak mümkün değildir. Üniversite hocaları da bu aydın zümrenin en etkili kısmını oluşturmuştur. Ülkenin ilk ve uzun yıllar tek üniversitesi olan İstanbul Üniversitesi uzun yıllar boyunca bürokraside, politikada, iş dünyasında, akademide, sanat ve kültür alanında en üst pozisyonlarda yer alacak olan seçkinleri yetiştirmiştir. İlk dönem üniversite hocalarının büyük çoğunluğu üniversitede ders vermenin yanında valilik, büyükelçilik, müsteşarlık vb. değişik devlet kurumlarında yöneticilik gibi görevlerde bulunmuştur.  

Erol Güngör Cumhuriyet bürokrasisinin Osmanlıdan farklı olarak yönetici seçkin pozisyonunda olduğunu vurgular. 

“Cumhuriyet bürokrasisi imparatorluktan devralınmıştı; fakat bu bürokrasi on yıllık bir harpten sonra kolunu kıpırdatamayacak hale gelmiş yorgun ve yoksul bir milletin nüfuzlu idarecileri durumuna geçmişti.”

Güngör, ayrı bir sınıf telakki ettiği aydın kesimin bürokratik seçkinlerin bir parçası olarak toplumdan kopuk olduğunu belirtir: 

“Türkiye’nin tek partili cumhuriyet devrinde münevver tabakanın bir araya geldiği yerler birkaç çatı altına inhisar etmişti: Üniversite, Dil Kurumu, Tarih Kurumu, Parti, Meclis ve büyük şehirlerde çok sayıda devlet memuru istihdam eden devlet daireleri. Üniversitede muhtariyet olmadığı için bu müessese hükümetin, dolayısiyle partinin kontrolü altındaydı. Tarih ve Dil kurumları ise partinin hem maddi hem de ideolojik kontrolü altındaydı. Münevver tabaka büyük çoğunluğuyla bir bürokratik seçkin olarak devam ediyordu ve bunlarla halk arasında açık hatta kesin farklar bulunduğu görülmekteydi. Türkiye’de münevver zümre, İkinci Dünya Harbi’ne kadar, devlet kadrolarını dolduran bir bürokratik seçkin olarak karşımıza çıkmaktadır.”

Ülgener çoğunluğu devlet bursuyla yurt dışında okumuş, yönetici bürokratik seçkin durumundaki bu münevver zümreyi ‘devletli aydını’ olarak adlandırır. 

Yöneten ve yönetilen ayrımı modern okulların kurulmasıyla farklı bir muhteva kazanarak devam etti. Modern eğitim almış seçkinlerden oluşan ordu, yargı kurumları ve üniversite siyasi iktidarı etkileyip, yönlendirebiliyordu.

Eğitimli insanların yüksek statü sahibi olmasını etkileyen bir diğer faktör de Osmanlıda Fransız etkisinin yoğunluğudur. Fransa'da Anglo-Sakson dünyaya göre aydınların statü onuru daha yüksektir. Aron'a göre Fransız aydını İngiliz, Alman ve ABD aydınına göre daha saygındır. Fransız aydınları siyasal yaşamın idari, pratik yönleriyle ilgilenmezler, toplumu daha köktenci eleştirirler. Fransa’da memur hukuk karşısında idare tarafından korunur, kamu hizmetkarı değil kamu yetkilisi olarak görülür ve kendisini entelektüel addeder. 

Aydınlarımızın Fransız tipi seçkinci entelektüele daha yakın olduğunu gözlemlediğimiz birçok örnek vardır. Tipik Alman entelektüel orta düzey devlet memuru pozisyonunda bir üniversite hocasıyken, Fransız entelektüel iktidarın koridorlarında gezinen ama bir yandan da devrimci potansiyel taşıyan bir kültürel seçkindir. Alman entelektüel sistematik, bilimsel ve kılı kırk yarmaya meyyalken, Fransız aydını bilime olduğu kadar siyasal tartışmalara heveslidir, kendisi de dahil olmak üzere her şeyi şık bir üslupla eleştirip, sorgulamada maharetli bir hatip ve yazardır.

Medrese Tahsilinin Mektep Karşısındaki Üstün Yönleri

Prof. Dr.Murat Akgündüz'ün Osmanlı Medreseleri (Beyan: 2012) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

 

Bilinen kanaatin aksine yeni kurulan mektepler karşısında medrese tahsilinin üstün olduğu yönler, eğittikleri nesillerin mukayesesiyle zaman içinde anlaşılmıştı. Yeni açılan bütün mektepler sistemsiz ve plansız bir şekilde kurulduğundan dolayı memleketin ihtiyacını karşılayacak bir mahiyete sahip değildi.  Mektepler kendilerinden bekleneni veremedikleri için medreseye olan üstünlüğünü gösteremiyordu. 

Medrese tahsilinin mektep karşısındaki üstün yönlerini kendi bakış açısıyla dile getiren Muallim Cevdet, medreseyi savunma gayesiyle yazdığı “Hayati İhtiyaçlar Karşısında Medrese ve Mektep” adlı makalesinde, medreselerin hayatın ihtiyaçlarına uymadığı ve milli şuuru yok ettiği şeklindeki yanlış hükümlerin dört sınıftan geldiğini söyler. Bunlar dinsizler, ifrata sapan dindarlar, halis medreseliler ve mekteplilerdir. Bu yanlış hükümlerin aksine Türkçeyi tekkelerle el ele vererek koruyan ve bütün İslami ilimleri halkın anlayacağı bir dille yazan yine medrese camiasıdır. Ayrıca devlet dairelerinde Türk dilini kullananlar ekseriyetle medreseden yetişen katiplerdir. 

Hayatın zorluklarına katlanma ve kendi işini görme bakımından da medreseliler mekteplilerden üstündür. Çünkü bir medrese talebesi yemeğini pişirir, odasını ısıtır, elbiselerini yıkar ve en uzak şehirlerden sırf tahsil için İstanbul’a gelmekten kaçınmaz. Halbuki mektep talebesi belli bir mekân içinde kapalı kalır ve medrese talebesinin cer mevsiminde yaptığı gibi dağ-tepe dolaşamaz. 

Medrese derslerinde hiçbir müderris diğer dersin kıymetini düşürecek bir söz söylemezdi. Yani medreselerde terbiyede vahdet esası hakimdi. Fakat mekteplerde bir yandan din dersleri görülürken, tabiiyyat dersinde talebelere inançsızlığı aşılayan fikirler anlatılabilmişti. Medrese talebeleri ruhen mesud ve hayatın şiddetlerine mukavemet kazandıran bir imanla yetişirken, mekteplilerden bazıları daha önce zikrettiğimiz Ziya Gökalp örneğinde olduğu gibi bir ikiliğe düşebilirdi.  

Halka yakınlık açısından da medreselilerin mekteplilerden çok ileri olduğu bilinen bir gerçektir. Çünkü medrese talebeleri her sene üç aylar başlamadan önce İstanbul’dan Anadolu ve Rumeli’nin muhtelif köyleri ile Kafkasya’ya kadar yayılarak halkı bilgilendirirlerdi. Onlarla irtibat kurmak için de konuştukları lehçeleriyle beraber örf ve adetlerini öğrenirlerdi. Bu yönden, medrese talebeleri halk ile daha fazla temasta bulundukları için mekteplilere göre daha rahat bir konumda bulunuyorlardı. 

Devlet hizmeti için gerekli olan memurları yetiştirme hususunda da medreselerin mekteplerden geride kalmadığı bilinmelidir. Zira medreseler devletten gerekli desteği görmedikleri halde, en azından din ilimlerde bizi dışarıya muhtaç bırakmayacak alimler yetiştirmişlerdi. Meşihat teşkilatına memur, vilayetlere kadı, köy ve kasabalara varıncaya kadar bütün mekteplere muallim yetiştiren yine medreselerdi. 

Bu hususu en iyi anlayanlardan biri olan Namık Kemal, tahsili düzenli olmadığı ve rağbet edilmediği halde medresenin en çok devletin işine yarayan adam yetiştirdiğini itiraf etmişti. Müderrislerin mevcut devlet memurlarıyla karşılaştırıldığında en bilgili şahıslar olduğunu da şu sözlerle ifade etmişti: 

“Bizim lisanımıza virdolmuş; hocalar mutaassıp, hocalar Arabi ile ifna-yı ömr eder, yine bir şey anlamaz, hocaların okuduğu şeyde dünyaya yarar ne var? der dururuz. Pek güzel, biz ne biliriz? Bizim bildiğimiz şeylerden dünyaya yarar ne var? Hocaların elinde bugün fıkıh var ki Bab-ı Alice malumat sayılan dört buçuk Fransızca sohbet ve o mübarek kitabet, yanında zerre bile değildir. Vükelamızın en malumatlısına müracaat olunsun; mesela usül-i meşveret gibi devletin esbab-ı hayatiyesinden ma'düd olan bir mesele hakkında en edna bir müderris kadar beyan-ı rey edemez. Çünkü biri karihadan söyleyecek, öteki sözünü kaideye tatbik edecek.”

Görülüyor ki, XIX. asırda devrin aydınları ne kadar medreseleri eleştirseler de mevcut mektepler yanında bu kadim müessesenin yine de iyi bir tahsil verdiğini açıkça söylemekten kaçınmamışlardı. Bunun için, medrese tahsilinde sıkı çalışmaya alışmış bir talebenin, mektebe geçtiğinde çoğunlukla sınıfının birincisi olduğu görülmüştü. 

Medrese tahsilinin en büyük faydası, her konuda hemen tasdik veya inkara sapmak yerine kitaplardan araştırmaya teşvik etmesiydi. Böylece medrese mezunu bir kişi, sıkı çalıştığı zaman her ilimde meleke sahibi olabilirdi. Nitekim Cumhuriyet dönemi tarihçilerinden Mükrimin Halil Yinanç, Tanzimat’tan Meşrutiyet’e kadarki tarihçiliği incelerken, Cevdet Paşa ve Mehmed Zihni Efendi gibi medreseden yetişen zevatın bilgi ve zihniyetleri eski olsa da sistemli ve esaslı bir tahsil gördüklerini zikreder. Ayrıca bunlar eser telifini bildikleri, kaynakları kullanabildikleri ve eski Şark dillerine vakıf oldukları için anlatıma dayalı bir tarihçilik yapabildikleri halde, yeni mekteplerden yetişenlerin tahsillerinin zayıflığı yüzünden bu özelliklere sahip olmadıklarını nazara verir. 

Ahmet Haindi Tanpınar da Cevdet Paşa’nın devrin en mütekamil tahsili olan medreseden geldiği için, Skolastiğin en iyi tarafı sayılan ve işe kelimenin manasını öğrenmekle başlayan sabırlı bir çalışma ile yetiştiğini belirtmişti. Bu yönden, medrese tahsilinin en çok tenkit edilen yönü olan Skolastik anlayış bile talebeyi sıkı çalışmaya sevk ettiğinden dolayı faydalı görülmüştü. Bu sıkı çalışmanın bir neticesini bizzat müşahede eden Halit Ziya Uşaklıgil, İzmir’de karşılaştığı medrese talebesi Fevzi Efendi’nin, bir demiryolu memurundan öğrendiği Fransızcayı çok güzel bir şekilde konuşmasına hayran kalmıştı. 

II. Meşrutiyet devrinde Aydın mebusluğu yapan Ubeydullah Efendi, 1908’den 25 sene önce yüksek okullara girenlerin yüzde sekseninin medrese çıkışlı olduğunu, münevverlerin de yüzde altmış-yetmişlik bir kısmının medreseden yetiştiğini ifade etmişti. 

Son Şeyhülislamlardan Mustafa Sabri Efendi ise, Haşim Nahid Bey ve Kazanlı Musa Carullah (1875-1949)’ın medreseler hakkındaki ağır tenkitlerine cevap verirken, Anadolu’nun saf ve fakir Türk çocuklarının okuduğu bu müesseselerde, yarım asırdır hükümetlerin ihmaline rağmen “hüda-yı nabit” bir şekilde kendini yetiştiren isimlerin çıktığını zikretmişti. Bu durumu da kendince ilmiye mesleğinin kudsiyetindeki mucizevi feyze bağlamıştı. 

Meseleye aynı açıdan bakan Mehmed Akif de çaresiz ve sahipsiz kalan medreselerin hiç olmazsa halkın din hizmetlerini karşılayan imam, hatip, vaiz ve kadı yetiştirdiğini, ama bir sürü yeni mektebin fen ve teknik konularında bizi Avrupa’ya muhtaç olmaktan kurtaramadığını şiirlerinde ifade etmişti. 

Medreseler, devlet tarafından gerekli desteği görmediği halde, her türlü masraf harcanarak yapılan mekteplerin verdiği eğitimi bazı yönlerden geçebilmişti. Çünkü bu müessese, asırlara dayanan bir tarihi geçmişe sahipken, yeni mektepler Avrupa’ya hemen ayak uydurma telaşıyla aceleci bir şekilde açılmışlardı. Böyle olunca da mektepler, kendilerinden beklenilen amaçlan yerine getirememişlerdi. Halkın samimi bir şekilde bağlı olduğu ve kendine daha yakın gördüğü medreseler karşısında mektepler, İlmi ve fikri açıdan üstünlüklerini kabul ettirememişlerdi. Belki de mektepler üzerinde medresenin tesiri hala devam ettiği için tam manasıyla yeni bir eğitim kurumu olamamışlardı. Medrese derslerine benzer konulan yine “müderris” veya “dersiam” sıfatını taşıyan hocalardan gören bir mektep talebesi, elbette eski gelenekten kopmayan bir zihin yapısına sahip olacaktı.

Kültür Sayfası