Modern Üniversitelerin Doğuşu

Talip Küçükcan ve Bekir S. Gür'ün Türkiye’de Yüksek Öğretim (Seta: 2009) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Üniversiteler, genel olarak, 18. yüzyıla kadar eski metinlere bağlı eğitim vermekle ve kendileri dışında ortaya çıkmış yeniliklerden habersiz olmakla ya da bunlardan geç bir şekilde haberdar olmakla eleştirilmişlerdir. 

Her ne kadar üniversite çok eski bir kurum olsa da bilinen haliyle üniversitenin araştırma yönü nispeten yenidir. Orta Çağ boyunca üniversite, temelde geçmişten gelen bilgilerin öğrencilere aktarıldığı bir kurumdur. 19. yüzyıldan itibaren ise üniversite, daha çok araştırma yönelimli bir kurum olma iddiasındadır. Dolayısıyla Orta Çağ kurumlarından ziyade, özellikle 19. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan araştırma yönelimli üniversiteler günümüzde bilinen haliyle üniversitelerin atası olarak kabul edilmektedir.

Prof. Dr.Taner Timur'un Toplumsal Değişim ve Üniversiteler (İmge: 2000) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Fransız Devrimi ve Modem Üniversitelerin Doğuşu

Fransız Devrimi, toplumsal hayatın her kesiminde olduğu gibi, bilim ve eğitim hayatında da bir kesinti yarattı. İhtilal, Eski Rejim’in tüm aracı kuruluşlarına ve loncalarına saldırırken, üniversiteleri de ihmal etmedi. Ve sadece üniversiteleri değil, Aydınlama’nın ünlü akademilerini de hizaya getirdi. Artık dini bir dogma statüsü kazanmış olan eşitlik ilkesi tüm bilim ve eğitim alanına egemen olacaktı. 

Cumhuriyeti ilan eden Konvansiyon ise, 15 Eylül 1793 kararnamesi ile üniversiteleri ilga etti. Aristokrasi düşmanlığının kol gezdiği bir ortamda, aristokratik ruhlu üniversitelere yer yoktu. 

Yeni Üniversite Modeli

Fransa'da İhtilal sırasında mevcut olan yirmi iki ortaçağ üniversitesi 1793'te Jakobenler tarafından ortadan kaldırılmışlardı. Napolyon Bonapart ise 1806'da Emperyal Üniversiteyi kurmuş, 1808'de de tüm eğitimi üniversite liderliğinde birleştirmişti. Napolyon'un mağlubiyetinden sonra, 1815'de, tek üniversite 17 bölgesel üniversiteye bölündü ve mali sıkıntılar yüzünden bir kısmı da kapatıldı. Artık Fransa'da üniversitelerden çok, birçok izole fakülteden söz edilebilirdi. 

1789-1799 yılları arasında Fransa'da eğitim ve öğretim peyzajı tamamen değişti. Bilim ve araştırma, günümüzde de ününü sürdüren Yüksek Okullar çerçevesinde örgütlendiler. Ayrıca bilim dünyası araştırma kolaylıklarıyla, laboratuvarlarla ve maddi olanaklarla donatıldı. "Artık, hiç olmazsa bazıları için, toplumda bilim yaparak itibarlı bir yer tutmak ve aynı zamanda zengin olmak mümkün hale gelmişti." Kısaca, bilim burjuvazinin emrine girmişti.

Yeni Üniversite 10 Mayıs 1806 kanunuyla kuruldu. Napolyon Bonapart son derece pragmatik amaçlarla bu yeni örgütlenmeye gitmişti. Bu kurumdan "çok şey bilen insanların değil, imparatorluğun iyi işlemesi için gerekli askeri ve sivil mevkileri dolduracak yetenekli insanların" çıkmasını bekliyordu. Yeni üniversite, Almanya'daki gibi öğreten bilim kurumu değil, öğreten devlet kurumu olmalıydı. 

Emperyal üniversite ilhamını geniş ölçüde Cizvit kolejlerinden aldı. Temel ilkesi sadakatti ve öğretim üyeleri, biçimi akademik derecelere göre değişen üniformalar (cüppeler) taşıyorlardı. Bununla da kalınmamış, öğretim üyelerinin sadakatleri resmiyete bağlanmıştı. "İstiyorum ki," diyordu imparator, "öğretim üyeleri, eskiden olduğu gibi dini otorite karşısında değil; fakat, noter, sulh yargıcı, vali ya da başka bir yetkili karşısında bir taahhüt imzalasınlar." 

Böyle bir model elbette ki modern üniversitelerin kökeni olarak kabul edilemezdi. Bu yüzdendir ki bugün modern üniversitelerin kaynağı başka bir modelde, Alman Üniversitesi modelinde aranmaktadır. Genel olarak çağdaş üniversitenin, bir ideal olarak, Fransız Devrimi'nin ve Napolyon Savaşlarının etkisiyle şekillenen Almanya'nın ürünü olduğu kabul edilmektedir. 

Fransa: Cumhuriyetçilik ve Pozitivist Üniversite

Fransa'da yüksek öğretimle ilişkili gelişmelerin daha sonraki halkası 1848 devriminin sonucu olarak belirdi. Ayaklanma, sonunda kanlı bir şekilde bastırılmış olsa bile ülkede esen özgürlük rüzgârları eğitimle ilgili yeni gelişmelere yol açmıştı. Bu bağlamda 1850'de kabul edilen ve Eğitim Bakanı Falloux'un adıyla anılan kanun yüksek öğretimin özgür olacağını ifade ediyor, fakat bunun mekanizmalarını düzenlemiyordu. Zaten çok geçmeden III. Napolyon'un darbesi özgürlük dalgasını durdurdu. 

Dönemin sonlarına doğru başka liberal bir Eğitim Bakanı, V. Duruy zamanında üniversite sorunu tekrar gündeme geldi. Osmanlı Devleti'nde de Galatasaray'ın açılmasına ön ayak olan V. Duruy'nin en ünlü reformu 1868'de Yüksek Etüdler Pratik Okulunu açmak olmuştu. Fakat Fransa'da daha da köklü bir üniversite reformu Louis Bonaparte'ın düşmesinden ve III. Cumhuriyet'in ilan edilmesinde sonra başlatıldı. 

Yeni üniversitenin inşasına, ancak 1885'te (1901'de tamamlanmak üzere) başlandı. 25 Temmuz 1885 Kararnamesi üniversiteyi tüzel kişilikle donatıyor ve böylece her türlü yardım, vakıf ve miras yoluyla yapılan bağışlara kapıları açıyordu. Aynı yıl sonunda çıkarılan başka bir kararname ile de özerkliği artırıcı bir biçimde, her fakülte kurulunun seçtiği ve bakan tarafından tayin edilen bir dekanlık görevi yaratılıyordu. Dekan hem fakülte tüzel kişiliğinin temsilcisi hem de merkezi otoritenin ajanı olacaktı. Fransız üniversitesinde üçüncü reform 1896 yılında yapılmıştır. 

Fransız üniversitelerinde 1968 reformuna kadar önemli bir değişiklik olmamıştır. 

Fransa'da III. Cumhuriyet'e pozitivist felsefe damgasını vurmuştur. Gerçekten bu dönemde pozitivizm, "Cumhuriyet'in resmi ideolojisi" adıyla anılacak kadar güçlüydü. Böylece modern Alman üniversitesi nasıl "idealist" bir felsefeyle kurulduysa, modern Fransız üniversitesi de "pozitivist" bir felsefeye oturtulmuştur. 

Modern Türk öğretim tarihi Fransız sisteminin soluk bir kopyasıdır.

Prof. Dr.Taner Timur'un Toplumsal Değişim ve Üniversiteler (İmge: 2000) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Alman Üniversite Modeli

XIX. Yüzyılın ikinci yarısı Batı'da kapitalizmin hızla geliştiği ve hemen tüm Avrupa'da egemen üretim biçimi haline geldiği bir dönemdir. Üniversiteler de bu gelişmelerden nasiplerini almışlardır. 

Almanya'nın sanayileşme sürecinde geri kalmış olması ve kısa sürede sömürgeci bir niteliğe dönüşen Napolyon Savaşları sırasında ve ertesinde Fransa baskısının Alman halkında yarattığı eziklik duygusu geliyordu.

Eğitimin Geleceği, Üniversitelerin ve Eğitimin Değişen Paradigması (Komisyon, Sabancı:2003) adlı kitaptan  kısaltılarak alınmıştır.

Alman Üniversite Modelinin Oluştuğu Toplumsal Şartlar
Fransa, savaşlarda da üstün konumdaydı: Napolyon orduları, Prusya Krallığını ağır bir yenilgiye uğratmıştı ve Fransızlar hem Prusya topraklarını işgal etmişler hem Prusya devletini Fransa’ya çok ağır bir tazminat ödemeye zorlamışlar hem de halkın, değersiz kâğıt para karşılığında “son çay kaşığına kadar” bütün gümüş, altın ve mücevherlerini kendilerine devretmesini emretmişlerdi. Bu durum, elbette, Prusya için çok onur kırıcı, çok büyük bir darbeydi.

Ancak böylesine ağır bir yenilgi ve aşağılanmayı, Prusya devleti, kendi kendini eleştirel biçimde sorgulayarak ve kendi devlet ve eğitim sisteminde bir değişikliğe gidilmesinin gerekli olduğu bilincine vararak hem Almanya’nın hem de genel olarak insanlığın kalıcı bir zaferine dönüştürmeyi bildi: Prusya, eğitim sistemini kökten yenilemeye karar verdi.

Talip Küçükcan ve Bekir S. Gür'ün Türkiye’de Yüksek Öğretim (Seta: 2009) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Modern üniversite denilince, temelde Alman idealistlerin kurduğu ve Wilhelm von Humbolt’un Berlin Üniversitesinde kurumsallaştırdığı Alman (Humbolt) modeli öne çıkmaktadır. 1810 yılında kurulan ve modern araştırma üniversitesinin ilk örneği sayılan Berlin Üniversitesi, yüzyılın sonlarına doğru ve 20. yüzyılda, Japonya’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne kadar birçok ülkede sayısız üniversitenin modeli haline gelmiştir. 

Modern üniversite üç fikir (idea) etrafında şekillenmiştir diyebiliriz: Kantçı akıl kavramı, Humboltçu milli kültür kavramı ve son dönemlerde özellikle Amerika’da ve Amerika’nın etkisindeki ülkelerde öne çıkan teknobürokratik mükemmeliyet nosyonu. Kant’a göre üniversite denen kurumun bütün etkinlikleri, tek bir düzenleyici fikir etrafında örgütlenmiştir ve bu fikir akıldır. 

1810 yılında Berlin Üniversitesinin kurulması da devrindeki toplumsal ve siyasal dönüşümlerle oldukça ilgilidir. Berlin Üniversitesi, Napolyon’a karşı yenilen ve toprakları işgal edilen Almanların milli reformlara girişmelerinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bu üniversite, yeni bir siyasi ortamda, askeri yenilgi sonrası tahrip olmuş milli kültürü yenileme çabasının bir parçasıdır. İşgal sonrası bir grup Alman reformcu, arkalarına Hegel, Fichte ve Schleiermacher gibi filozofları da alarak, üniversiteyi yenilemeye giriştiler. Bu yeni kurum, öğrenme ve öğretmenin ideal merkezi olacak ve aynı zamanda özerk olacaktı. Bu kurumda öğrenciler dar uzmanlaşmadan kaçınacaklardı. Berlin Üniversitesinin planını 1809 yazında çizen Wilhelm von Humboldt, siyasî becerilerini kullanarak yeni üniversitenin kurulması için kraliyet onayını aldı.

Eğitimin Geleceği, Üniversitelerin ve Eğitimin Değişen Paradigması (Komisyon, Sabancı:2003) adlı kitaptan  kısaltılarak alınmıştır.

Humboldt

Wilhelm von Humboldt’tan Prusya hükümeti, reform işini üstlenmesini istedi. 

Wilhelm von Flumboldt hem dilbilimci hem felsefe, edebiyat ve tarih konusunda uzman; hem de pek çok vesilede Prusya hükümetini temsil etmiş bir diplomat ve devlet adamıydı. Aralarında Yunanca, İspanyolca, Aztek dili, Sanskritçe, Çince, Japonca, kızılderili dillerinin bazıları, Bask dili olmak üzere 30 dili, her biri üzerinde gramer kitapları yazacak kadar iyi biliyordu. Von Humboldt, sadece dil üzerinde değil, Sokrat ve Eflâtun’dan din meselelerine, cinsiyet farklılıklarının tabiat üzerindeki etkilerinden edebiyata, şiire, ceza hukukuna kadar çok geniş bir konu yelpazesi içinde, her biri kendi içinde önemli ve günümüzde bile değer taşıyan pek çok makale ve kitap yazmış bir düşünürdü. 

Prusya devleti kendisini kültür ve eğitim işlerinden sorumlu bölümün başına getirerek eğitim sistemini yenileme işini teklif ettiğinde, von Humboldt 39 yaşında bir öğrenciydi: O sırada Rotna’da klasik dil eğitimi almaktaydı. Hoş, von Humboldt zaten her zaman ve hayatı boyunca “ögrenci”ydi. Çok isteksizce de olsa, görev ve sorumluluk duygusuyla bu işi kabul etti. 

Wilhelm von Humboldt’tan istenen, o dönem için, çok uzak görüş ve radikal kararlar alma cesareti gerektiren, zor bir işti: Genel olarak bakıldığında, o sırada aydınlanma çağının etkisiyle eğitim kurumlan üzerinde kilisenin kontrolü epeyce zayıflamış olsa da hemen her ülkede bu boşluğu siyasi iktidarın etkisi fazlasıyla doldurmaya başlamıştı. 

Wilhelm von Humboldt onaltı ay gibi kısa bir süre yürüttüğü bu görevi sırasında ilk ve orta eğitimi bir sistem bütünlüğü içinde yeni baştan düzenledi. İlk ve orta eğitimi düzene soktuktan sonra von Humboldt, Prusya Kralından yeni bir üniversitenin kurulması için izin aldı.

Humboldt’un Özgür Üniversite Fikri

1810’da eğitime başlayan bu yeni üniversite, Berlin Üniversitesi, von Humboldt’ın koyduğu üç temel ilke üzerinde biçimlenmişti: Birinci temel ilke uyarınca Berlin Üniversitesinde araştırma ve eğitim birlikte ve ayrılmaz bir bütünlük içinde yürütülecekti. Üniversite, yeni bilgi yaratmak için araştırma yapacak ve bilgiyi öğrencilerine araştırma sonuçlarına dayanarak aktaracaktı. Wilhelm von Humboldt’a göre araştırma, üniversiteyi diğer eğitim kuramlarından ayıran ana unsur olacaktı. 

Berlin Üniversitesi’nin tasarımında yer alan ikinci temel ilkeye göre beşeri bilimlerle doğa bilimleri birlikte bu üniversitedeki öğrenimin çekirdeğini oluşturuyordu. Her öğrenci önce bu alanlarda genel bir temel eğitimden geçiyor, ancak bundan sonra kendi alanında uzmanlaşmaya başlıyordu. Böylece Berlin Üniversitesi’nin her mezunu, ortak bir temel kültüre sahip olacaktı. Buna karşılık aynı dönemde Fransa’da kurulan yeni yüksek okullarda, farklı alanlarda seçkinler grubu yaratmak amacıyla bir an önce uzmanlaşmaya yönelme tercih ediliyordu. 

Von Humboldt un üçüncü temel ilkesi, “öğretme ve öğrenme özgürlüğü” sözleriyle sloganlaşan akademik özgürlük idi. Von Humboldt’a göre Berlin Üniversitesi’nde profesörler ve öğrenciler, ister dini isterse siyasi olsun, herhangi bir otorite tarafından yönlendirilmeden, etki altında kalmadan özgürce araştırma ve eğitim yapabilmeliydi.

Araştırma ve eğitim, bu üniversitede hiçbir otorite tarafından etkilenmeden sürdürülmeliydi. Berlin Üniversitesi’nde öğrenciler ders programlarını büyük ölçüde kendileri yapabiliyordu. Profesörlere emekli oluncaya kadar sağlanan iş garantisi de akademik özgürlük ilkesinin doğal bir sonucuydu.

Başka düşünürler tarafından da yapılan katkılarla yepyeni bir üniversite modeli doğdu.

Talip Küçükcan ve Bekir S. Gür'ün Türkiye’de Yüksek Öğretim (Seta: 2009) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Humboldtçu üniversitede kurgulanan öğrenme ve öğretme özgürlüğü üniversiteyi sadece devletin dış siyasi baskılarından değil, aynı zamanda loncatipi akademik fraksiyonların ve grupların baskılarından da korumak amacındaydı. Bundan dolayı Humboldt, profesörlerin üniversite tarafından değil, devlet tarafından atanmasını önermişti. 

Humboldt Modelinin Yaygınlaşması

Humboldt’un üniversite ile doğrudan ilgilenmesi bir yıldan az sürdü. Çünkü kendisi bile, Almanya ile Avrupa’daki toplumsal koşullardan dolayı Aydınlanmanın ideallerini yaşatacak üniversitenin bir geleceği olup olmadığından kuşkuluydu. Humboldt’un kurduğu üniversite uzun ömürlü bir kurum oldu. Fakat ilginç bir şekilde bu üniversite, felsefî olarak tasarlandığının aksine, dar uzmanlaşmanın mekânı oldu ve üniversitede özellikle doğa bilimleri ile sosyal bilimler arasındaki ayrışma gittikçe belirginleşti. Humboldtçu üniversitede geniş bir ilgi alanı olan bilgin yerine, uzmanlaşmış profesyonel bilim adamı ortaya çıktı. Humboldt’un ideali olmayan fakat Humboldt’un kurduğu Alman üniversitesi, ilerleyen dönemlerde başarılı olmuş ve dünyanın her tarafında model olarak öne çıkmıştır. 

Eğitimin Geleceği, Üniversitelerin ve Eğitimin Değişen Paradigması (Komisyon, Sabancı:2003) adlı kitaptan  kısaltılarak alınmıştır.

Humboldt modelini Alman üniversiteleri coşkuyla benimsedi. Birçok Avrupa ülkesindeki yükseköğretim kurumları da von Humboldt modelinden belirli ölçülerde etkilendiler. Aydınlanma çağının yeni fikirleri, von Humboldt’un temel ilkelerini benimseyen üniversiteler aracılığıyla yayıldı ve bu üniversitelerde kurumsallaştı. 

Humboldt’un fikirleri bir süre sonra başka bir kıtada, Amerika Birleşik Devletleri’nde kök salmaya başladı. Bu ülkede 1876’da açılan ve ilk defa doktora derecesi veren Johns Hopkins Üniversitesi bu derece için Almanca Dr. Phil.’den esinlenerek PhD kısaltmasını kullanmaya başladı. Sanki Berlin Üniversitesi’nin bir modeli olan Johns Hopkins’in profesörlerin hemen hepsi Alman üniversitelerinden mezun olmuşlardı.

Prof. Dr.Taner Timur'un Toplumsal Değişim ve Üniversiteler (İmge: 2000) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Alman üniversitelerindeki radikal milliyetçi dönüşüm, daha belirgin bir şekilde, Bismark'la başlatılır. Üniversite geleneğinde Humboldt'un mirasçısı Bismark olmuş ve onunla birlikte "aydınlanma ve teori egemenliğinin yerini eylem ve uygulama egemenliği" almıştır. Bu durumda "Humboldt Üniversitesi"nde "hasbi bilim aşığı" öğretim üyeleri ve öğrenciler "ender rastlanan kişiler" haline gelmeye başlamışlardır. Ne var ki üniversiteye milliyetçi esprinin egemen olmasının, araştırma ciddiyetini ve "öğrenme-öğretme özgürlüğünü" yok etmediği iddia edilmiştir. 

Humboldt Üniversitesi'ndeki değişimi sağlayan asıl unsur toplumsal ve ekonomik plandadır. Almanya'daki sanayileşme hareketi 1870'lerden itibaren üniversite öğrencilerinin sayısını hızla artırmıştı. Fakat bu gelişim, iş olanakları aynı hızla artmadığı için, 1880'lerin milliyetçiliğine de zemin hazırlamıştı. 

Anglosakson Dünyası: Ampirizm ve Pragmatizm

Anglosakson üniversiteleri, Fransızların pozitivist, Almanların idealist metotlarına karşı, ampirik ve pragmatik yaklaşımla ve bütüncü bir temelde kurdular. 

ABD'de sivil savaştan sonra, İngiltere'de de 1870'lerden itibaren üniversite öğrenci sayısında hızlı bir artış olmuştu. Her iki devletin de bu konuda kendilerine özgü nedenleri vardır. 

İngilizler üniversitelerin, Humboldt modelinin vurguladığı araştırma işlevini kabul ediyorlardı; fakat asıl öncelik verdikleri şey onların öğretim işlevleriydi. Newman'ın "eğer üniversitenin amacı bilimsel ve felsefi keşifler olsaydı, neden öğrencilere ihtiyaç duyulacaktı?" şeklindeki fikrini yayan, daha çok Marshall olmuştur. Bu konuda Halsley şu yorumu yapıyor; 

"Marshall'ın, eğitimin refahı artırma, kültürü ilerletme ve gelir farklılıklarını azaltmadaki rolüne inancı, yüz yıldan fazla bir süre eğitim reformundaki Ortodoksluğu sağladı. Eğitimin yayılması sayesinde maddi refahla cömertliğin ustaca birleştirilmesi üniversiteler ve okullar üzerindeki devlet vesayetini her türlü Viktorya rüyasının ötesinde cesaretlendirdi."

İngiliz ampirizminin ve sınıflar arası uyuşmasının eğitimde nasıl somutlaştığının bundan iyi ifadesi olabilir mi?

İngiltere: Üçüncü Bir Model mi?

İngiltere sanayi devrimini en erken ve belli bir uzlaşma içinde tamamlayan ülke oldu. Fakat işin ilginç yanı, sanayi devriminin gerçekleşmesinde rol oynayan bütün bilimsel ve teknolojik buluşların üniversite dışında cereyan etmesiydi. İngiltere'de üniversite denince akla gelen Oxford ve Cambridge, XIX. yüzyılın sonlarına kadar uygulamaya dönük araştırmalara ve teknolojiye kayıtsız kaldılar. Temel görevleri Anglikan Kilisesi'ne ve krallığa rahip ve bürokratlar (gentlemen) yetiştirmekti. Sanayinin hızla gelişmediği dönemde, sanayiciler üniversiteye pek itibar etmiyorlardı.

Sanayi öncesi toplumun büyük katedraller inşası, okyanus gemiciliği gibi en çok uzmanlık gerektiren beceri dalları dahi, eğitim sürecinin bir bölümü içinde değil, uzun bir çıraklık sonucunda öğreniliyorlardı. Fakat hızlanan sanayi devrimi, artan teknolojik ihtiyaçların bilimsel alt yapısını da kurmak zorundaydı. 

İngiltere'de yüksek öğretimi kapitalistleşme sürecine uyumlu kılan değişim iki yönlü bir gelişme şeklinde oldu. Bunlardan birincisi, Londra'da 1820'lerde kurulan iki kolejle başladı. Bu kolejlerden biri ilk kez Anglikan Kilisesi'ne bağlı olmayan bir eğitim kurumuydu. Liberal iktidar 1836'da bu kurumlan Londra Üniversitesi olarak resmileştirdi. Gerçekten, 1840’larda geleneksel üniversitelere, karşı şikâyetler egemen sınıflara kadar yayılmıştı ve artan huzursuzluk 1850'de Oxbridge için bir Kraliyet Araştırma Komisyonu'nun kurulmasına yol açacak kadar yaygınlaşmıştı. 

İkinci gelişme modeli ise, 1851'de ilk örneğini Manchester'de bulan ve şehir (burjuva) üniversiteleri olarak adlandırabileceğimiz Civic Üniversitelerin kuruluşu oldu. Hızlanan sanayi devrimine paralel bir gelişme gösteren bu üniversiteler yüzyılın sonuna kadar çoğaldılar ve üniversitelerle modern bilim ve teknolojik gelişmeler arasındaki bağı daha çok bu kurumlar gerçekleştirdiler. Manchester Üniversitesi, başlangıçta iyiliksever bir iş adamının büyük bir yardımıyla gerçekleşmişti; fakat "kısa bir kayıtsızlık döneminden sonra, 1870'lerden itibaren, sanayici sınıf eğitime büyük yatırımlar yapmaya başladı. 

Bu açıklamanın gösterdiği gibi, İngiltere, toplumsal hayatın her tarafını kapsayan bir evrim süreci içinde, üniversitelerini de kapitalizmin gereksinimlerine uyumlu kılma yoluna girdi. İlginçtir ki İngiltere'de Üniversite fikrinin gündeme gelerek tartışma konusu olması, Civic Universitelerin kurulmasıyla eşzamanlı olmuş ve bir ölçüde de Humboldt Üniversitesi fikrine tepki şeklini almıştır. Gerçekten İngiliz üniversite modelinin kurucusu sayılan J. H. Newman, 1852'de yayımlanan bir eserinde, üniversitelerin öğretim işlevini vurgulayarak "eğer üniversitenin amacı bilimsel ve felsefi buluşlar olsaydı, neden öğrencilere ihtiyacı olacaktı?" diye soruyordu. 

İngiltere'nin geleneksel üniversiteleri, Oxford ve Cambridge, İngiliz aristokrasisinin evrimine benzer bir süreç içinde değiştiler ve aristokrasi zamanla nasıl asaletini, giysilerini ve ayrıcalıklarını kaybetmeden burjuvalaştıysa, Oxbridge de aynı evrimi yaşadı. Modern espriyi özümledikleri bu zahmetli süreç içinde, devlete karşı özerkliklerini de Alman ve Fransız modellerinde göremediğimiz ölçüde korudular. 

İngiltere'de üniversitelerin gerçek misyonuyla ilgili ciddi bir tartışma, geleneksel üniversitelerin krizi içinde, 1860'larda yapılmıştır. Liberal düşünürler üniversitelerin pratik hayatın dışında kalmasından, sadece eskisi gibi "kültürlü insan" yetiştirmesinden yanaydılar. J. Stuart Mili, 1867'deki ünlü bir yazısında "Üniversitenin ne olmadığı konusunda genel bir anlaşma var," diyordu. "Mesleki bir eğitim yeri değildir. Üniversiteler insanlara, hayatlarını belli bir biçimde kazanmalarını sağlayacak bilgileri öğretmekle yükümlü değillerdir. Amaçları maharetli hukukçular, fizikçiler ya da mühendisler çıkarmak değil, yetenekli ve muktedir beşeri varlıklar yetiştirmektir."  

Burjuva üniversitelerinin kuruluşu ve başarısından sonra bu görüş değişmeye başladı. Kamu idareciliğine sınav sisteminin girmesi ve yeni kamu hizmetlerinin ortaya çıkması bu değişiklikte rol oynadı. Uygulamaya dönük üniversite eğitiminin itibar kazanmasında H. Spencer ve T. H. Huxley gibi ünlü isimler etkili oldular. 

İngiltere, sanayi devrimini ilk olarak tamamlamış ve en erken "sömürge imparatorluğu"nu kurmuş bir ülke niteliğiyle, "sömürge üniversiteleri"nin de kurucusu olmuştur. Gerçekten İngiltere'nin 1857'den itibaren, Londra modeline uygun olarak Hindistan'da (Kalküta, Bombay, Madras) kurduğu üniversiteler üniversite tarihinde yeni bir çığır açmıştır. Fakat daha da önemlisi, İngiltere'nin Amerikan kolonilerinde, henüz bunlar sömürge statüsünde iken kurmuş oldukları kolejlerdir. Daha sonra bunlardan çağımızın en ünlü üniversitelerinin doğduğu anımsanırsa, İngiliz, daha doğrusu Anglosakson modelinin önemi anlaşılır.  

ABD

Üniversitelerde büyüme, ABD'de iç savaştan sonra, fakat daha da belirgin bir biçimde geçen yüzyılın sonlarına doğru gündeme geldi. Merkezde hâlâ kolej vardı, bununla beraber mesleki ya da faydacı amaçlara dayanan öğretim, geniş ölçüde önce 'bölüm', sonunda da 'okul' olarak isimlendirilen ayrı birimlere devredildi. Bu mesleki birimlerin çoğalması üniversitelerin büyümesine önemli bir katkı teşkil etti ve gerçekte Johns Hopkins, Princeton ve bir süre Stanford gibi bu eğilime direnen kurumlar nispeten küçük kaldılar.

Hızlı bir kapitalist gelişmeye paralel olarak büyüyen Amerikan üniversitesi Batı Avrupa modelinden iki özellikle ayrılmıştır. Bunlardan birincisi öğrencilerin tercihlerinin büyük ölçüde dikkate alındığı esnek ve eklektik bir sisteminin uygulamaya konulmasıdır. Bu çerçevede öğrenciler doğa bilimleriyle toplum bilimlerinin ortak bir şekilde yer aldığı lisans programları izleyebiliyorlardı. Avrupalı bazı eğitim kuramcıları bunu klasik üniversite öğretimine bir "ihanet" olarak nitelemişlerdir. Buna karşılık aynı sistem, karmaşık bir öğrenci kitlesinin bir araya gelmesini sağlayarak "genel, teknik ve bilimsel formasyonu birleştiren kurumların devamlılığını sağlayan ve refahlarının garantisi olan otoriter iş adamı yöneticilerin çeşitli mali katkılar ve müşteriler bulduğu" bir sistem olarak da savunulmuştur. Bu savunmadaki son nokta bizi Amerikan üniversitelerinin kendine özgü ikinci özelliğine götürüyor. 

Amerikan üniversiteleri, başlangıçta kendilerine model olan Avrupalı eşlerinden, hızlı bir tempoyla kapitalistleşme süreci yaşamaları ile de ayrılıyorlardı. Bu yüzyılın başlarında M. Weber'i şaşırtan bu özellik pratikte en çok bu kuruluların yönetim biçimlerini etkilemiştir. Amerikan üniversiteleri, iş adamlarının ağırlıkta olduğu bir "mütevelli heyeti" tarafından yönetiliyorlardı. Belli bir rantabilite arayışına paralel olarak akademik özgürlükleri çiğnemekte tereddüt etmeyen bu sistem giderek Avrupa'ya (ve diğer ülkelere) de yayılmıştır. 

Üniversitelerin Küreselleşmesi: İlk Aşama

Fransız ve. Alman üniversite modellerinin, XIX. yüzyıl sonlarına kadar tüm Avrupa'ya, İngiliz modelinin de sömürgecilik yoluyla Kuzey Amerika'ya yayıldıklarına tanık oluyoruz. Güney Avrupalı ve Katolik memleketler daha ziyade Fransa'nın etkisinde kalırlarken, kuzeydeki Protestan ülkeler de Alman modelini izlemişlerdir. Örneğin İspanya ve İtalya Fransız hegemonyasına karşı Alman üniversitelerini ilham kaynağı olarak görmüşlerse de siyasal gelişmeler kendilerini Fransız modeline doğru meylettirmiştir.  

Üniversitelerin yakın tarihinde en önemli gelişme, günümüze yansıyan sonuçları itibariyle, Amerika Birleşik Devletlerindedir. Amerika'da yüksek öğretim kurumlan kolonyal çağdan itibaren, kolej modeli çerçevesinde İngilizler tarafından kurulmuşlardı. XX. yüzyıl başlarında Amerikalı filozof Whitehead de üniversitelerin işlevleriyle ilgili ünlü konferanslarında (1912-1928), Humbold'cu bir perspektifte üniversitelerin "öğretimle araştırmayı birleştirici misyonu"ndan söz ediyor; fakat Alman modelinden ayrılarak "eyleme dönük" (pragmatik) bir öğretimin övgüsünü yapıyordu.

Prof. Dr.Taner Timur'un Toplumsal Değişim ve Üniversiteler (İmge: 2000) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Türk Üniversite Modeli

29 Ekim 1923'de Cumhuriyet'in ilanıyla altı yüzyıllık bir imparatorluk tarihe gömülüyor ve ulusal sınırlar içinde Türk Devrimi'nin ikinci aşaması başlıyordu. Ne var ki Kemalizmin radikal reformlar listesinde üniversitenin sırası, nispeten anlaşılır nedenlerle, oldukça gerilerde kaldı.

Cumhuriyet Üniversitesi 1933 yılında Darülfünunun ilgası ve yeniden yapılanması şeklinde kuruldu. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip, bu vesileyle yaptığı açıklamada "1923'den 1932'ye kadar geçen dokuz yıl zarfında Türkiye'nin bütün münevverleri gözlerini Darülfünuna diktiler" diyordu. "Her sahada inkılaplar geçiren yeni Türkiye'de Darülfünunun memleket hayatının umumi gidişine uygun bir tekamül göstermesini beklediler. Memleketin hiçbir meselesi Darülfünun işi kadar umumi alaka uyandırmadı. Hiçbir müessese onun kadar tenkide uğramadı." 

Bu yoğun ilgiye rağmen reform neden bu kadar gecikti? Ve yapılan tenkitler başlıca hangi noktalarda toplanıyorlardı? 

Dönemin başka bir eğitim bakanı 1925'de Darülfünunu bir ziyaretinde, bu yüksek öğretim kurumu ile ilgili temennilerini (gizli bir eleştiriyle karışık halde) şöyle ifade etmiştir: 

"Darülfünunumuz, bazen gizli bazen aşikâr, memleketin üzerinde hâlâ mevcut olan hurafe ve dalalet kuvvetlerine karşı inkılap fikirlerinin bir mücadele cihazıdır... Kanunlarla yıkılan müesseseler hakikatte yıkılmamıştır. Kanunlarla teessüs eden (kurulan) müesseseler hakikatte tesis edilmemiştir. Müesseseler kalplerin içinde ne vakit yıkılırsa o vakit tamamen yıkılmıştır; kalplerde ne vakit istinatgâh (dayanak) bulursa o zaman tesis edilmiştir. Cumhuriyeti kuranlar cumhuriyetçiyi yetiştirmeyi sizden bekliyor."

Oysa bu temenniler bir türlü gerçekleşmeyince 1930'ların başlarında üniversite ile ilgili yoğun bir tartışma başladı. 

Osmanlı Darülfünunu ile ilgili tartışmanın 1929 Dünya buhranının Türkiye'yi sarsmaya başladığı bir sırada patlak vermesi bir rastlantı değildir. Bu yıllarda ülke her bakımdan iki kampa ayrılmaya başlamıştı. 1930 Buhranı Devrimin yeni bir atılıma ihtiyacı olduğunu ortaya koymuş ve devletçilik ilkesini gündeme getirmişti. Buna karşılık liberal düşünürler de boş durmuyor, ülkenin her alanda serbesti ilkesine duyduğu ihtiyacı dile getiriyorlardı. Öte yandan aynı yıllarda, Avrupa'da yükselen milliyetçiliğin de etkisiyle, yeni bir kimlik arayışına girilmiş ve Türklerin uygarlık tarihindeki yerini sorgulayan öneriler geliştirilmeye başlanmıştı. 

Darülfünunu Kemalistler ve onun sol kanadını oluşturma çabasında olan Kadrocular eleştiriyorlardı. Onlara göre darülfünun devrimi anlayamamış ve onun gerisinde kalmıştı. Ayrıca Darülfünun, bağımsız bir ulusal bilinç yaratmaya çalışan tarih tezini de anlayamamıştı. 

Devrimci bir Darülfünun özerk olamazdı. "Rusya, İtalya ve Almanya'da darülfünunların liberal devirdeki istiklalleri kalmadığı gibi ilimdeki hareket noktalarını da liberal görüşler teşkil etmiyordu" ve Avrupa'da "liberalizm tam bir hezimet ve tasfiye halindeydi." 

1933 Reformu

31 Mayıs 1933'de kabul edilen 2252 sayılı kanunla Darülfünun kapatılıyor ve 1 Ağustos 1933'de tekrar açılan kurum artık yepyeni bir kimlikle ortaya çıkıyordu. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip, Cumhuriyet'in bu yeni ürününü kamuoyuna şu sözlerle sunmuştur: 

"Bugün kuruluşu başlayan İstanbul Üniversitesi'nin dünkü İstanbul Darülfünun'u ile hiçbir münasebeti yoktur. Üniversite yeni bir müessesedir. Ananesi kendi ile başlayacaktır."

Yeni Üniversite ilhamını bir ölçüde yurt içindeki tartışma ve eleştirilerden almış, fakat esas olarak yurt dışı katkılarla hayat bulmuştur. Yeni kuruluşa temel teşkil eden rapor İsviçreli Profesör Albert Malche tarafından hazırlanmış ve üniversitenin yeni kadrolarını da çoğu Alman nazizminden kaçan yabancı bilim adamları oluşturmuştur. 

Prof. Malche, raporunda eski Darülfünun geleneğinden iki temelli noktada ayrılmıştır. Bunlardan birincisi, yeni kuruluşun özerklik ilkesini reddeden, devletçi ve devrimci bir temel üzerinde kurulmasıdır. İkincisi ise, üniversite kadrolarının, devrimci yöntemin başka bir uygulaması olan köklü bir tasfiye sonucu oluşturulmalarıdır. 

Devrimci yönetim henüz kendi bilim kadrolarını oluşturacak zaman ve koşulları bulamamıştı. Çoğu Alman olmak üzere, batılı bilim adamları burada devreye girdiler ve "tam zamanında gelen hayret verici ve büyük bir yardım" olarak kurtarıcı bir rol oynadılar. 

Cumhuriyet Üniversitesi köklü bir tasfiye üzerine kurulmuştur. Darülfünun ilga edilerek üniversite şeklinde yeniden hayata döndüğü zaman, mevcut 151 öğretim üyesinden sadece 59'unun yerini koruduğu anlaşılmıştı. Bu durum da doğal olarak ve kuşkusuz bir kısmı haklı eleştirilere yol açmıştır. Ne var ki yeni kadroları oluşturan ve bir kısmı uluslararası üne sahip batılı öğretim üyeleri reformun (göreli) başarısında önemli bir rol oynamışlardır. 

Günümüzden bakılınca, genç cumhuriyetin kurduğu yeni üniversitenin paradoksal bir gelişmenin ürünü olduğunu yadsımak zor görünüyor. Gerçekten 1930'lu yıllar Kemalist rejimde yeni milliyetçilik arayışlarının doğduğu, yeni tarih tezlerinin ortaya atıldığı yıllardı. Bu konuda Batı'da yükselen milliyetçiliğin, özellikle İtalyan ve Alman milliyetçiliklerinin etkisi kimse tarafından inkâr edilmiyordu. Oysa aynı yıllarda Türk Üniversitesi'ni, çoğu Nazi rejiminin iğrençliğini zamanında görmüş ve ondan kaçmış bilim adamları kuruyorlardı. Bu çelişkili durum somut hayatta nasıl bir gelişmeye yol açmıştır? 

Nazi Almanyası'nın da öfkesine neden olmuş ve Reich Hükümeti 1934'den itibaren İstanbul'daki "Yahudileşmiş göçmen kliği"ni yakından izlemeye başlamıştır. Buna karşılık, 1932 Tarih Kongresi'nden sonra Türkiye'ye egemen olan yeni milliyetçi dalga toplumsal bilimler açısından olumlu bir ortam yaratmıyordu. Bu bakımdan yabancı, batılı bilim adamlarının, bu ortamda azami verimle çalıştıkları da herhalde söylenemez. Bunlardan Ord. Prof. Philippe Schwarz, 1952'de Türkiye'den ayrılırken verdiği raporda epeyce acı gözlemlerde bulunmuştur. 1933 reformunun bekleneni vermediğini belirten Schwarz, bunun nedeninin de birçok Türk aydınındaki "yetersizlik duygusu ve bunun sonucu olarak böbürlenmek, başarılı olanları çekememek" gibi hislerle hareket etmek olduğunu ve aynı nedenlerle "bilimsel çalışmaya değil, mevki ve makamlara önem (verildiğini)" ifade etmiştir. 

Kültür Sayfası