Tevhid-i Tedrisat Sonrası
Orta Öğretim Seviyesi Din Eğitimi (1924-30)

Prof. Dr.Mustafa Öcal'ın Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Din Eğitimi (Dergâh: 2017) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

1924-1930 İmam-Hatip Mektepleri Dönemi

3 Mart 1924 günü TBMM’den geçirilip, 6 Mart’ta yayınlanarak yürürlüğe konulan Tevhid-i Tedrisat Kanunu adlı çok önemli bir kanun vardır. Bu kanun sonradan; İnkılap Kanunları olarak belirlenecek 8 kanunun ilki olarak kabul edilmiştir. 

Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve İmam-Hatip Mekteplerinin Açılması

Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun yürürlüğe girmesi üzerine, kanun teklifini hazırlayıp TBMM Başkanlığına sunan 57 ismin başındaki Saruhan (Manisa) Mebusu Hüseyin Vasıf (Çınar) Maarif Vekili/Millî Eğitim Bakanı yapılmıştır. Vasıf göreve başlar başlamaz, kanunun ilk iki maddesi gereği Osmanlı Devleti döneminde açılmış olan bütün okulları kendi vekâletine bağlama çalışmalarını yürütürken diğer taraftan 11 Mart 1924 günü il ve ilçelere gönderdiği bir telgraf emriyle medreseleri kapattığını da birinci bölümde anlatmıştık. Buna karşılık kanunun dördüncü maddesine işlerlik kazandırma faaliyetlerini başlatmıştır. Dördüncü madde şöyle idi: 

“Maarif Vekâleti yüksek diniyat mütehassısları yetiştirmek üzere Dâru’l-Fünûn’da bir İlahiyat Fakültesi tesis ve imamet ve hitabet gibi hıdemat-ı diniyenin ifası vazifesiyle mükellef memurların yetişmesi için de ayrı mektepler küşad edecektir.”

Kanunun âmir hükmüne uyularak Mart 1924’te Maarif Vekâleti’ne bağlı İmam ve Hatip Mektepleri açılmağa başlanmıştır. Ancak bu mektepler, ilk defa açılan birer eğitim-öğretim kurumu olmaktan ziyade, Dâru’l-Hilâfe Medreselerinin isim ve program değiştirilmesi şeklinde oluşturulmuştur. Şöyle ki:

Maarif Vekili’nin medreseleri kapatan kararının 5.maddesinde; “eski Dâru’l-Hilâfe medreselerinin İbtidâ-i Hariç ve İbtida-i Dâhil kısımları ‘İmam ve Hatip Mektebi’ olarak ibka edilmiştir” ifadesi kullanılmaktaydı. Bu ifadeye göre, Dâru’l-Hilâfeti’l-‘Aliye Medreseleri kapatılmayıp İmam ve Hatip Mektebine dönüştürülecek demekti. Kapatılan ve İbtidâ-i Hariç ve İbtidâ-i Dâhil kısımları bulunan Medaris-i İlmiye’nin öğrencilerinden arzu edenler de İmam ve Hatip Mektebine geçiş yapabileceklerdi.

Medreseleri kapatma kararında ifade edildiği gibi, her bir mektebin başına açıldıkları yerin ismi eklenerek Mart 1924 itibariyle; İstanbul İmam ve Hatip Mektebi, Ankara İmam ve Hatip Mektebi, Kütahya İmam ve Hatip Mektebi, Bozok (Yozgat) İmam ve Hatip Mektebi gibi 29 yerdeki Dâru’l-Hilâfeti’l-'Aliye Medresesi İmam ve Hatip Mektebi olarak öğretime açılmıştır. 

Medreseleri kapatan “tamim’in 3. maddesindeki, “Bu medreselerin müderrisleri arzu ettikleri takdirde mekteplerimizin ulûm-ı diniye muallimliklerine tayin olunacaklardır.” ifadesine uyarak bazıları okullarda Din Bilgisi öğretmenliği görevini üstlenmişlerdir. Bazıları da yeni açılan İmam ve Hatip Mekteplerinde öğretmenlik yapmışlardır. 

[Öğrencileri] bu mekteplere yatay geçiş yapan öğrencilerdir. İlk yıl kayıt yaptıran öğrencilerin toplam sayısı

  • Başlangıçta 2268 iken, ders yılı sonunda yapılan sınav neticesinde 1822’ye düşmüştür. 

  • 1924-1925 öğretim yılındaki İmam ve Hatip Mekteplerinin öğrenci sayıları toplamı 1442’dir.

  • 1925-1926 öğretim yılında öğrenci sayısı 1009’a düşmüştür. Öğretim yılı sonunda ise mekteplerin 18’i kapatılmış ve yenileri açılmamıştır. Geriye sadece İstanbul ve Kütahya İmam ve Hatip Mektepleri açık kalabilmiştir. Bu son 2 İmam ve Hatip Mektebindeki öğrenci sayısı ise 278’dir.

  • 1926-1927 öğretim yılı itibariyle öğrenci sayısı 384’tür.

  • 1927-1928 öğretim yılında, son iki İmam ve Hatip Mektebinde; 223 öğrenci öğrenim görmüştür. 

1928-1929 öğretim yılı ve sonrasına ait öğrenci sayısı ile ilgili bilgiler verilmemektedir. [12]

 
İmam Hatip Mekteplerinin Kapatılmaları, Gerekçesi ve Haklılık Payı

Bazı yazar veya araştırmacılara göre; İmam ve Hatip Mektepleri açılmıştır ama ilgi görmemiş, yani yeterince öğrenci bulamamış ve bundan dolayı kendiliklerinden kapanmışlardır. Biz ise; araştırmalarımızla elde ettiğimiz bilgi ve bulgulardan hareketle söz konusu iddia veya görüşlerin aksine bir kanaate ulaştığımızı söylemek istiyoruz. Şöyle ki; İmam ve Hatip Mektepleri açılmıştır ama hayatiyetlerini devam ettirememeleri için ne lazımsa gerekli bütün tedbirler de alınmıştır. Bu maksatla alınan tedbirleri veya yapılan uygulamaları özetle ve maddeler halinde sıralayıp, asıl ve en önemli gerekçe olarak ileri sürülen “öğrenci ilgisizliği” ile ilgili iddiayı ise biraz irdeleyeceğiz. 

Daha açılışlarının ilk yıllarından itibaren Bakanlık; “tasarruf tedbirleri” adı altında —diğer mekteplere değil- yalnızca İmam ve Hatip Mekteplerine tahsisat ayırmamış, yani maddi yardımı kesmiştir. 

  • Mektepler açılmıştır ama devletçe mezunlarına istikbal vaat edilmemiş, yani devlet resmî ve maaşlı görev vermemiştir. Bu maksatla önce; Osmanlı Devleti döneminden beri “Tevcih-i Cihat Nizamnameleri” ile belirlenen görevleri ifa edenlere vakıflardan maaş verilmekte idi. Kasım 1926 tarihinde dönemin Diyanet İşleri Başkanı Rıfat (Börekçi)’ın imzaladığı bir genelgeyle iptal edilmiştir.

  • 15.12.1927 tarih ve 846 sayılı “Şûra-yı Devlet” (Danıştay) kararıyla ise, din görevlilikleri devlet memuriyetinden çıkarılmıştır.

  • Din görevliliği ilgi gören bir hizmet alanı olmasına rağmen, bu dönemde bazı kişi veya kesimlerce âdeta adi ve süfli bir meslek olarak değerlendirilmeye başlanmış ve görevlilere sosyal baskılar uygulanmıştır.

  • 1 Kasım 1928 tarihinde gerçekleştirilen harf inkılâbı bahane edilerek öğrencilerin bu mekteplere ilgi göstermedikleri iddia edilmiştir. Bu gerekçe pek inandırıcı değildir, üstelik harf inkılabı yalnızca son iki (İstanbul ve Kütahya) İmam ve Hatip Mekteplerini ilgilendirmektedir. Önceden kapatılan mektepler için böyle bir gerekçe söz konusu değildir. Kaldı ki, harf inkılâbı yalnızca İmam ve Hatip Mektebini değil, bütün okulları ilgilendirmektedir.

  • Birtakım bahanelerle hocalar görevden alınmışlardır.

 

Her şeye rağmen biz burada kendi kendimize bir soru sorup cevabını da vermeye çalışacağız. Soru şudur: “Alınan her tür tedbire ve diğer mektepler devamlı teşvik edilerek İmam ve Hatip Mektepleri görmezlikten gelinmesine ve önlerine çeşitli engeller çıkarılmasına rağmen bu mektepler gerçekten öğrenci bulamamışlar imdir?” Bu sorunun tek kelimelik cevabı var; hayır!

İmam ve Hatip Mektepleri yeterince hatta Tablo hâlinde verilen bilgilere bakılırsa fazlasıyla öğrenci bulmuştur. 1. 2. ve 3.senenin sonunda kapatılan İmam ve Hatip Mekteplerinin hemen hepsi de en sona kalan İstanbul ve Kütahya İmam ve Hatip Mektepleri kadar veya bazıları onların öğrenci mevcutlarından çok, bazıları da onlara yakın öğrenci bulmuşlardır. Öğrenci sayıları, zamanımızdaki okulların yüzlerle ve hatta binlerle ifade edilen öğrenci sayıları ile mukayese edildiğinde çok az gibi gözükebilir. Ancak 1920’li yılların şartlarına göre değerlendirildiğinde ve önleri açık diğer mekteplerin öğrenci sayıları ile mukayese edildiğinde İmam ve Hatip Mekteplerinin yeterince ve hatta fazlasıyla öğrenci buldukları anlaşılacaktır. 

Öte yandan daha ilk açılışlarının üzerinden 2-3 ay geçmeden 5'inin, bir yıl sonra 8’inin, iki yıl sonra da ikisi hariç tamamının kapatılması nasıl izah edilebilir? Birkaç yıllık deneme yapılmadan böylesine bir iddia gerçekten zayıf kalmakta, konu üzerinde düşünen ve araştırma yapanları ikna edici olamamaktadır. 

Anlaşılan o ki; İmam ve Hatip Mektepleri yaşatılmak için değil, yaşatılmamak için açılmıştır. Ama buna rağmen yaşamak ve hayatta kalabilmek için kapatılıncaya kadar direnmiş ve ciddi olarak eğitim ve öğretim faaliyetlerini sürdürmüştür. Fakat dönemin yetkilileri kafalarına koyduklarını yapmakta gecikmemişlerdir. Mekteplerin büyük çoğunluğunun kapılarına ilk yıllarda kilit vurulduktan sonra, alınan tedbire rağmen öğrenci bulan ve ayakta kalabilen son iki mektebin kapısına da artık kilit vurulması zamanı gelmiştir. Nihayet, 1930 yılının Eylül ayında bu da yapılmış ve İstanbul ile Kütahya İmam ve Hatip Mektepleri de resmen kapatılmıştır. 

Peki, İstanbul ve Kütahya İmam ve Hatip mekteplerinin kapatılma kararnamelerini hangi gerekçelerle hangi Maarif Vekili/Eğitim Bakanı imzalamıştır? 

Yaptığımız araştırmalar esnasında resmî kapatma kararnamesini bulamadığımız gibi başka araştırmacılar tarafından bulunduğuna dair de bilgimiz yoktur. Dolayısıyla kapatma kararındaki resmi gerekçelerin neler olduğunu burada ifade edemiyoruz. Ancak kapatılan Ankara İmam ve Hatip Mektebi için kullanılan şu ifadeler açık ve net fikir vermektedir: 

İlim ve terbiye sahasında attığı mütereddit adımlarla tesis ve küşadından matlûp gayeyi veremediği ve 19 talebesiyle devlet bütçesine hakiki bir yük teşkil etmekten başka bir semere vermediği anlaşılan İmam ve Hatip Mektebinin lağvına, mevcut muallimlerinden iktidar ve ehliyeti olanların kız ve erkek liselerindeki mahallere tayinine karar verildi.

Prof. Dr.İsmail Kara'nın Cumhuriyet Türkiyesi'nde Bir Mesele Olarak İslam (Dergâh: 2016) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

İmam-Hatip Mektepleri Hakkında Yorum

“(...) Milli maarif istiyoruz. Bu ne demektir? Bunun zıddı dinî terbiye ya da beynelmilel terbiyedir. Siz muallimler dinî ve beynelmilel değil millî terbiye vereceksiniz".

İsmet İnönü, 1925

Millî eğitimin dinî ve beynelmilel eğitimin karşısına konumlandırılması da bir aldatmacadan, bir hissiyata hitap etmekten ibaretti. Çünkü dinî eğitimden uzaklaştırılan, soyutlanan “millî” eğitimin gittiği istikamet hem niyet olarak hem de fiilen batı tarzı yani beynelmilel bir eğitimdir. Bir başka şekilde söylersek “milliliğin içi asrîlik-çağdaşlık-medenî dünya üzerinden Avrupaîlikle, batılılaşma ile dolduruluyordu.

Fakat olan olmuş, Tevhid-i Tedrisat’ın âmir hükümlerince bütün medreseler Milli Eğitim Bakanlığı’na devredilmiş ve birkaç gün sonra da hepsi kanunun maksadı aşılarak yahut menfi yorumlanarak bakanlık tarafından kapatılmıştır. Kanunu destekleyen medreseli Rasih (Kaplan) Hoca’nın ifadeleriyle “tevhid-i tedrisat ilga-yı tedrisat şeklinde tecelli” etmiş olacaktır. Aynı kanunun âmir hükmü gereğince İmam Hatip Mektepleri ve Dârülfünun bünyesinde bir İlahiyat Fakültesi de açılması gündeme gelecektir.

Bunlar olup biterken ilk, orta, lise ve muallim (öğretmen) mekteplerindeki din dersleri ve bu dersle bir şekilde irtibatlandırılabilecek Ahlâk, Arapça dersleri devam etmektedir. Fakat okullardaki din dersleri ve Arapça birkaç yıl içinde kaldırılacak, sonuncusu 1933 Üniversite reformuyla İlahiyat Fakültesi’nin kapatılması olmak üzere 10 yıla varmayan bir zaman dilimi içinde Türkiye’de ilkokuldan yüksek öğretime kadar bir şekilde din eğitimi veren resmi kurumlar ve dersler Türk eğitim sisteminden tamamen çıkartılacaktır.

Hem 1924 yılında açılan İmam Hatip Mekteplerinin hem de 1951’de eğitime başlayan İmam Hatip Okullarının II. Meşrutiyet yıllarında Evkaf Nezaretine bağlı olarak faaliyete geçirilen 1912 tarihli Medresetü’l-Vaizîn ve 1913 tarihli Medresetü’l-Eimme ve’l Huteba (İmam ve Hatip Medresesi) tecrübesiyle amaçlar ve ders programları açısından benzerlikler taşıdığı söylenebilir. Fakat unutulmaması gereken önemli husus ve farklılık 1924 öncesinde medrese sisteminin hem de kendini yenilemiş olarak ve bu okulları her bakımdan besleyecek ve destekleyecek şekilde varlığını bütünüyle sürdürüyor olmasıdır.

Hem Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na göre bir mecburiyete hem de bir geçiş sürecine işaret eder. İmam Hatip Mektepleri Talimatnamesi’ne göre ilkokuldan veya kapatılan medreselerden yatay geçiş usulüyle talebe alacak olan bu mektepler imam ve hatiplik görevi yapabilecek vasıfta kişiler yetiştirecektir. Öğretmen kadrolarının kaynakları ise kapatılan medrese hocaları ve mektep muallimleridir.

Maarif Vekâleti’ne (Milli Eğitim Bakanlığı’na) bağlı olarak açılan 4 yıllık ilk İmam Hatip Mekteplerinin sayısı kaynaklarda 29 olarak verilmektedir ve dağılımına bakılırsa bazıları ilçelerde olmak üzere memleketin her tarafında açılmıştır. O yıllarda Türkiye’deki lise sayısının sadece 23 olduğu hesaba katılırsa açılan okul sayısının önemi daha da bariz hale gelecektir. 

Fakat peş peşe gelen Cumhuriyet inkılapları ve tekparti yönetiminin din eğitimi ve dinî hayatla ilgili karar ve icraatları İmam Hatip Mekteplerinin normal eğitim kurumlan olarak faaliyet göstermesine ya fiilen veya psikolojik olarak imkân tanımamış gözüküyor. Açılıp kapanan okullar, talebe sayısındaki oynamalar, mezunların nerede ve nasıl istihdam edileceği hususundaki belirsizlikler, mezunlarının yüksek tahsil hakkının olup olmaması gibi sebepler bu okulları birkaç yıl içinde varlığını sürdürmekte zorlanır hale getirecektir. Nihayet açıldıklarından 8 yıl sonra resmi açıklamalara göre “rağbetsizlik” sebebiyle, esasta ise tükenişe doğru itilmeleri yüzünden 1931-1932’de [Fiilen] kapandılar. 

Bir yıl sonra da Darülfünun İlahiyat Fakültesi’nin kapanacağını hesaba katarak 1930’lu yılların ilk senelerinde gündeme gelen Türkçe İbadet/Türk Müslümanlığı, Güneş Dil Teorisi, Türk Tarih Tezi gibi dinî alanı daraltan, paranteze alan yahut devredışı bırakan, mahkûm eden, biçimsizleştiren projelerin ve uygulamaların da İmam Hatip Mekteplerinin kapatılmaya doğru seyretmesi ile doğrudan alakalı olduğu rahatlıkla söylenebilir. 

Falih Rıfkı Atay laiklik ve din eğitimi meselelerinin yeni bir merhaleye intikal ettiği 1952 yılında Cumhuriyet devrinin ilk yıllarının savunulamayacak icraatı için şu gerekçeleri zikredecektir:

“Yüzbinlerce, milyonlarca kişinin arkasında namaz kıldığı veya minberden vaazını dinlediği imam ve hatiplerin kendilerinden yetişmelerine imkân yoktu. Fakat inkılap taze olduğundan İmanı ve Hatip Mektepleri açılırsa bunun arkasından hemen Arap yazısı ve medrese meselelerinin çıkmasından, din işine dokunulursa gene hemen şeriatçılık tahriklerinin uyanmasından korkulmakta idi”.

Prof. Dr.Mustafa Öcal'ın Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Din Eğitimi (Dergâh: 2017) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Okullarda Din Dersleri

Okul Programlarından Din Derslerinin Çıkarılması

Cumhuriyet’in ilânından sonra, önce liselerden başlamak suretiyle yavaş yavaş ve sistematik bir şekilde okul programlarından dinî derslerin çıkarıldığını görüyoruz. Şimdi, din eğitimi ve öğretimi adına olumsuz bir gelişme olan bu konudaki uygulamalara bir göz atalım. 

Lise Programlarından Din Derslerinin Çıkarılması

Cumhuriyet’in ilânından sonra 3 Mart 1924’te kabul edilip 6 Mart 1924’te yürürlüğe konulan Tevbid-i Tedrisat Kanunu gereği, okul programlarında yeni düzenlemeler yapılmıştır. Bu düzenlemeler sonucunda liselerin programları arasında Din Bilgisi adlı veya dine ait herhangi bir derse yer verilmediğini görüyoruz.  

Ortaokul Programlarından Din Derslerinin Çıkarılması

1924 yılında 3 yıllık kız ve erkek liselerinin 1. devre programlarında (ortaokulların 1. ve 2. senelerinde) birer saatlik Din Dersleri vardır. 1927 yılına gelindiğinde “Orta Mektep ve Lise Müfredat Programlarına Zeyl (ek)” yapılmıştır. İşte bu zeyl yapılırken orta mektep programlarından da Din Bilgisi derslerinin çıkarılmış olduğunu anlıyoruz. 

İlkokul Programlarından Din Derslerinin Çıkarılması

Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kabul edildiği 1924 yılı “Erkek İlk Mekteplerinin Ders Tevzii Cetveli”ne göre: Osmanlı döneminde 6 yıl olan İlkokullar 5 yıllık olarak yeniden düzenlenmiştir. Bu yeni düzenlemeden sonraki programına baktığımızda ilkokulların 2. 3. 4. ve 5. sınıflarında haftada 2’şer saat olmak üzere Kur’an-ı Kerim ve Din Dersleri adlı bir dersin yer aldığını görüyoruz.

1927-1928 yılı başında ilkokullar için yeni bir müfredat programına geçildiğinde Din Dersleri 3. 4. ve 5. sınıflarda haftada birer saat olarak yer alabilmiştir. 

Maarif Vekâleti Talim ve Terbiye Heyetinin 30.11.1929 tarihli kararı ile ise, ilkokullarda “Müfredat programlarındaki Din Derslerinin okutulacağı, fakat öğrencilerin imtihana tabi tutulmayacakları” belirtilmiştir. 

28.10.1930 tarihinde de Bakanlıkça: “İlkokul programları içerisindeki müfredatın ancak arzu eden 5. sınıf öğrencilerine ve Perşembe günleri öğleden sonra yarım saat okutulabileceği” tamim edilmiştir. 

Keza, köy ilkokullarında ise Din Bilgisi dersi 3. sınıfta ve perşembe günleri yarım saat olarak 1939’a kadar devam edebilmiştir. Bu tarihten sonra, köy ilkokullarının programlarından da Din Bilgisi dersi çıkarılmıştır. Böylelikle ilkokul seviyesindeki okulların tamamının programlarından Din Bilgisi dersleri devre dışı bırakılmıştır. 

Kur’an Kursları

Cumhuriyet’in ilk döneminde Kuran eğitim ve öğretimi yaptıran kuramlarla ilgili farklı bazı tespitler yapılmıştır:

1. Görüş

Bir tespit ve görüşe göre; 3 Mart 1924’de kabul edilen Tevhid-i Tedrisât Kanunu gereği bütün mektep ve medreseler Millî Eğitim Bakanlığına bağlanması gerekiyordu. Kanunun gereği yapılarak bütün okullar Bakanlığa bağlanmış ama medreselerle birlikte Dâru’l-Kurrâlar kapatılmıştır. 

2. Görüş

Dâru’l-Kurrâlar “Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun 2. maddesi gereğince bütün diğer okullar gibi Maarif Vekaleti’ne bağlanmak istenmiş ise de zamanın Diyanet İşleri Başkanı Rifat Börekçinin, “bu kurumlar, birer ihtisas okulu olduğu için Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı olarak öğretime devam etmesi gerektiği” yolundaki ısrarları sonucu, Kuran Kurslarına dönüşerek varlıklarını devam ettirme imkânını elde etmiştir. Rıfat Börekçi’nin gayreti neticesinde 50 milletvekilinin takrir (önerge) vermesi üzerine, 2 Nisan 1925’te “Hâfız-ı Kuran” yetiştirmek üzere bütçeden 50 bin lira tahsisat ayrılmıştır. Bu paranın, 10 (on) Kuran öğreticisine 5’er bin liralık kadro tahsis edilmek suretiyle kullanımı kabul edilmiştir. Böylece bir okul niteliğinde olmasa bile, “Kur’an Kursu” adıyla yeni Kuran eğitim merkezleri açılmıştır. 1925-1926 öğretim yılından itibaren 6 yıl boyunca 10, 1931-1932’den itibaren 3 yıl boyunca 9 Kur’an Kursu vardır. 1934-1935 öğretim yılında sayı 7’ye düşmüştür. 1935-1936 öğretim yılından başlayarak iki yıl boyunca 14 olan Kur’an Kursu sayısı daha sonra 21 olmaktadır. 

3. Görüş

1927’den 1933’e kadar 9-10 adet Kur’an Kursu kadrosu olmasına rağmen, -fiiliyatta hiç Kur’an Kursu olmamış, 1934-1935 öğretim yılında sadece 1 (bir) adet Kur’an Kursunun faaliyette olduğu görülmüştür” denilmektedir. Bu tespite göre, 1930’lu yıllardan 1950’li yıllara kadar Kur’an Kursları sayısı şöyledir: 1934-1935 öğretim yılında 1 (bir), 1935-1936’da 2,1937-1938’de 4, 1938-1939’da 6,1941-1942’de 17,1943-1944’te 24,1945-1946’da41,1948-1949’da 101, 1950-1951 ’de ise 143 Kur’an Kursu resmî izinli olarak faaliyet göstermiştir. 

Tespitlerin Değerlendirilmesi

Yapılan farklı tespitleri verdikten sonra şunları ifade etmek isteriz: Medreselerle birlikte Dâru’l-Kurrâlar kapatılmamış olsa ve sadece 9 veya 10 hoca efendiye Kur’an Kursu açma izin ve yetkisi verilmiş ve onlar tarafından da fiilen Kur’an öğretimine başlanmış olsa bile, bu bütün Türkiye için ne ifade eder? Hemen her seviyedeki okulunun programlan arasında Kur’an-ı Kerim derslerinin yer aldığı ve ayrıca müstakilen Kur’an eğitim ve öğretimi yaptıran çok sayıdaki Dâru’l-Kurrâları olan ve bunları en ücra köy ve kasabalara varıncaya kadar yaygınlaştırmış bir ülkeden (Osmanlı Devleti’nden), birdenbire bütün bunların kapatılıp onların yerine sembolik olarak açıldığı iddia edilen 9 tane Kur’an Kursu gerçekten ne anlam ifade eder?

Yine diyelim ki bu bilgiler doğru, acaba bu kurslarda kaç öğrenci Kur’an öğrenmiştir? Kuşkusuz bunlar, sembolik kurs merkezleri olmaktan öteye bir anlam ifade etmemiştir. Öte yandan, Diyanet İşleri Riyaseti (Başkanlığı)’nın Kur’an eğitim merkezlerini yaygınlaştırma çabası da zaten uzun sürmemiştir.

Kur’an Öğretimin Yasaklanması

1 Kasım 1928’te gerçekleştirilen harf inkılâbı bahane edilerek -aslında harf inkılâbı Kuran eğitimi ve öğretimini ilgilendirmemesine rağmen-1929 yılında Kuran Kursları tümden kapatılmıştır. 

Aslında harf inkılâbı Kuran Kurslarını ilgilendirmemektedir diyoruz, çünkü bu inkılâp Arap harfleri ile Türkçe okumayı, yazmayı, eğitim ve öğretim yapmayı, bir başka ifade ile Osmanlıcayı yasaklamıştır. Kuran okumak veya Arapça öğrenmek yasaklanmamıştır. Nitekim Arapça ve Farsça 1927 yılında yapılan Lise ders programları arasındaki (Lise 12. ve 3. sınıflarda) yerini korumuş ve 1931 yılında yeniden yapılan programa kadar devam etmiş, bu tarihteki yeni düzenlemede program dışı bırakılmışlardır. Ama buna rağmen, belki harf inkılâbının amacı tam anlaşılamadığından, belki de bu bahane ile fırsattan istifade etmek isteyen bazı etkili ve yetkili kişiler Kur an Kurslarını kapat(tır)mışlardır. Ancak bunun yanlış bir uygulama olduğu anlaşılmış olacak ki 1930’lu yıllardan itibaren Kuran Kursları yeniden açılmaya başlanmış ve öncelikle İstanbul’da olmak üzere sınırlı ve şartlı bir şekilde de olsa Anadolu’nun bazı bölgelerinde Kuran öğretimine izin verilmeye başlanmıştır. 

Diyanet İşleri Reisliğinin bilgisi dâhilinde İstanbul Müftülüğünün 10.12.1930 tarihli tamimi ile; “12 yaşından küçüklere hiçbir şey öğretilmemek, 12 yaşından büyüklere ise, sadece Kur’an-ı Kerim ile namaz sure ve dualarını -sıkı kontroller altında- öğretebilmeleri için bazı hoca efendilere belli aralıklarla izin verilmeye başlanmıştır. Fakat bu şekilde de olsa, kendilerine resmen Kuran öğretimi izni verilen hoca efendilere psiko-sosyal baskılar uygulanmaktan da geri kalınmamıştır. 

O dönemde ilk defa Kur’an-ı Kerim’i öğretebilme izni alan hoca efendiler şunlardı: 1932 de Hafız Ömer (Ödem) Hocaefendi, 1934’te Hafız Haşan Akkuş Hoca efendi, 1936’da Hafız Necati Bilgin, İsmail Bayrı, Hafız İdris Okur, Hafız Mehmet Hilmi Bilge, Hafız Said Çayırlı, Hafız Mustafa Üter ve Hafız Ömer Aköz Hoca efendiler. 1939 yılına gelindiğinde Kur’ân-ı Kerim i öğretme izni alabilenler ancak 9 kişi olabilmiştir. 

Gayr-i Resmi Kur’an Öğretimi

Jaschke’nin ifadesine göre; bütün yasak ve baskılara rağmen, resmi izinli kurs merkezlerinin olmadığı yerleşim merkezlerinde ise, Kuran eğitim ve öğretimi -gayr-i resmi olarak— camilerde, eski medrese binalarında veya özel evlerde devam etmiştir. Gerçekten de Kuran kurslarının resmen kapatılmalarından sonra, Anadolu’nun her tarafında gayr-i resmi yollarla Kur’an-ı Kerim öğretimi, eksik ve yetersiz de olsa durmaksızın devam ettirilmiştir. Bazı evlerin çatı katlarında, bazı köy ve kasabalarda özel yerlerde ve hatta -yakalanma korkusundan dolayı- kış aylarında hayvan ahırlarında, samanlıklarda, yaz aylarında ise, dağlarda, mağaralarda, ormanlık bölgelerde gizli gizli devam eden Kur’an-ı Kerim öğretimi her zaman şikâyetlere de maruz kalmıştır. Şikâyetler sonucu baskınlarla yakalanan hoca efendiler, elleri kelepçelenerek karakollara götürülmüş, işkenceler yapılmış ve günlerce, aylarca hapsedilmişlerdir. Ona rağmen Kur’an-ı Kerim hamiyetli hoca efendiler tarafından devamlı öğretilegelmiştir. Ancak kabul etmek gerekir ki, bu tür Kur’an-ı Kerim öğretimi hiçbir zaman izinli Kuran Kurslarında yetkili hoca efendilerin okuttukları gibi düzenli ve başarılı olamamıştır. Arada belki çok iyi öğretebilen istisnai bazı hoca efendiler de olmakla birlikte, bu şekildeki öğretimin ilk ve asıl hedeflerinden birisi; Kur’an-ı Kerim’in okunmasının tamamen unutulmasını önlemekti. Bir diğer hedefi ise; köylerde, kasabalarda gayr-ı resmi de olsa imamlık yapabilecek elemanların yetişmesini sağlamaktı. İşte böylesine gayretler sonucu Kur’an-ı Kerim’in okunması ve okutulması 1950’li yıllara kadar devam etmiştir.

Kültür Sayfası