Müfredat Tartışmaları

Prof. Dr.M.Şevki Aydın. Bugünün İlahiyatı Nasıl Olmalıdır: Sempozyum Bildirileri (Ensar: 2014) adlı kitaptan kısaltılarak alınmıştır.

Özgeçmişine baktığımızda, bu kurumun sadece toplum nezdinde değil, devlet nezdinde de meşruiyet sorunu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. İlahiyat Fakültesi, hem devletin gözünde kendisinden hep kuşku duyulan bir kurum, hem de halkın nazarında güven telkin etmeyen bir kurum olmaya devam ediyor. İlahiyat Fakültesi, kendisi olmadan, kendini gerçekleştirmeden bu meşruiyet sorununu aşamaz.

İlahiyat fakülteleri ile ilgili değişikliklerde bizzat İlahiyat mensuplarının takındıkları tavırlara bakılırsa bu sorumluluğun üstesinden yeterince gelindiği söylenemez. 

Söz gelimi, İlahiyat fakülteleri ile ilgili değerlendirmeler yapılırken herhangi bir değişiklik oluşturulurken her birimiz kendimizi, kendi uzmanlık alanımızı merkeze koyma takıntımızdan bir türlü kurtulamıyoruz. Bizim her birimiz, kendi zaviyemizden veya kendi anabilim dalımız zaviyesinden bakıp muhtemel değişikliğin birey veya anabilim dalı olarak bize ne getirip ne götürdüğüyle ilgileniyoruz; ama bu değişikliğin bir bütün olarak özelde de fakültemizdeki eğitime, dolayısıyla üniversite eğitimine ve genelde de yüksek din eğitimine ne tür katkılar verip vermediğiyle pek ilgilenmemekteyiz. Bir bölüm veya anabilim dalı şövenizminin manyetik alanının cazibesine kendimizi öylesine kaptırmışız ki, gözümüz bunun dışını görmez hale gelmiş.

Bir de her anabilim dalının kendi varlığını hissettirmek için alan genişletmeye çalışması ve bu çerçevede fakültenin müfredatına olabildiğince fazla ders yerleştirme yarışında oluşu buna eklenince olumsuzlukların nerelere uzandığını anlamak güç olmasa gerektir.

Oysa bir bütün olarak Fakültenin kurumsal sorumlulukları hesaba katılıp her anabilim dalı ve her bir dersin bu sorumluluk bağlamında neleri nasıl üstlenmesi gerektiğinin bilimsel yaklaşımla değerlendirmesi gerekmektedir. Bu kurumsal bütüncül bakış açısı genelde ötelenmektedir. Bu hep böyle olmuş ve böyle olmaya devam etmektedir. Daha yakın zamanda bir program değişikliği vesilesiyle yazılıp çizilenler ve yapılan konuşmalarda, bir kısmı istisna edilirse aynı mantığın ablukası altında olduğumuz gayet açık seçik göründü. Bu tartışmalar, ilahiyatlı akademisyenlerin, meselelere ne kadar yüzeysel ve gayri ilmî yaklaştıklarını gözler önüne serdi.

Mevcut programı savunanlarla karşı çıkanların program anlayışları aynıydı. Yaklaşım farkları yoktu. Farklı olan, sadece konuşlandıkları köşelerdi. Her ikisine göre de program geliştirme, birtakım derslerin müfredat programına konulması, birtakım derslerin çıkarılması, bazı derslerin kredilerinin yükseltilip bazılarının düşürülmesinden ibaretti. Gerekçeler de son derece yüzeysel ve parçacı yaklaşıma dayanıyordu.

Ben şahsen İlahiyat Fakülteleri ile ilgili yapılması gerekenler konusunda şunu düşünüyorum: İlahiyat fakülteleri yeniden yapılandırılmalı. Çünkü doksan yıllık tarihinde sık sık değişikliklere maruz kalmasına rağmen İlahiyat Fakültesinin hâlâ kendisini aramakta olduğu kanaatindeyim. Şimdi bunu yapmanın tam zamanıdır. Çünkü şu anda İlahiyat Fakülteleri ile ilgili yapılması gerekenleri yapma konusunda olumlu anlamda siyasî bir irade de mevcut. Bugüne kadar göremediğimiz bir siyasî/idari imkân da var. Bu imkânı da arkamıza alarak İlahiyat Fakülteleri’ni yeniden yapılandırmalıyız diye düşünüyorum.

Prof. Dr.Asım Yapıcı. Bugünün İlahiyatı Nasıl Olmalıdır: Sempozyum Bildirileri (Ensar: 2014) adlı kitaptan kısaltılarak alınmıştır.

İlahiyat fakültelerini sadece klasik İslâmî metinlerin kuru kuruya ezberlendiği selefi bir düşünceye hapsetmek, medeniyet inşasında ciddi sorunları beraberinde getirir. Ayrıca İlahiyat Fakülteleri’nin zihniyet olarak İslâmî ilimlere dönüştürülme çabaları bir yönüyle çöküş dönemi medreselerini yeniden ihya etme anlamını taşımaktadır. Bu noktada şu ayrımı ısrarla vurgulamamız gerekir ki, çöküş dönemi medresesi ile İlahiyat aynı gayeye matuf olmakla birlikte dünya görüşü ve din algısı itibariyle iki temel hususta birbirinden farklılaşan kurumlardır: Birincisi "medreselerde insan din içindir" düşüncesi hâkimken "İlahiyatlarda din insan içindir" düşüncesi ön plandadır. İkincisi şudur: İlahiyat eğitimini medrese eğitiminden ayıran hususların başında Felsefe ve Din Bilimleri ile İslâm Tarihi ve Sanatları bölümleri gelmektedir.

15.08.2013 tarihinde YÖK Genel kurulunda kabul edilerek dayatılan ve sonra geri çekilen programın getirdiği insan modeli sığ, kalitesiz, ezberci, dünyaya kapalı, estetik zevkten yoksun, anlamadan inanan, sadece itaat kültürünü önemsemiş, dogmatik ve fanatik dindar tipidir.

Bu program mezunlarının sınırları daralmış, ufku zayıf, yorumlamadan uzak, topyekûn ezberci, entelektüel donanımı kendi gölgesini aşamayan, tarihsel din (İslâm) ve dindarlık (Müslümanlık) tecrübemizin incelik ve nezaketinden uzak, dünyadan bihaber, estetik ve edebî duyguları sorunlu, bir şeyleri bilen ama bunları ne yaşantısına geçirebilen ne de paylaşabilen, yaşamaya çalıştığı "dağ başında kırsal İslâm’ı' evrensel İslâm zanneden, ahlakı kuru kuruya tanımlayan; ama "ahlâk eğitimi nasıl yapılır?" bilmeyen, "değerler önemlidir” diyen ama duyuşsal alan eğitimi hakkında herhangi bir fikri olmayan, görünürde dindar ama içten içe ahlâkî sorunlarla boğuşan, engellenmiş ve bastırılmış fikirleriyle psikiyatristlere bol bol para kazandıran bireyler üretmeye namzetti.

Program geliştirilirken, çağın beraberinde getirdiği ihtiyaçlarla birlikte ortaya çıkan değişimler, yeni durumlar, sorunlar, çatışmalar, nihayet toplumsal ve bireysel beklentiler dikkate alınmalıdır. İlahiyat programları geliştirilirken sadece yarı dinsel yarı mitsel altın çağ özlemini yansıtan, ziyadesiyle nostaljik tutumlardan sakınmak durumundayız. Aksi halde geliştirmek istediğimiz program, çağın ihtiyaçlarına cevap vermede kısır kalabilir.

Bu ifade, Batı temelli modernitenin öngörüleri kapsamında değerlendirilmemelidir. Çünkü İlahiyat programları, dinî ve tarihî unsurlara dayanmakla birlikte varlığım devam ettirebilmek için değişen ve gelişen dünyayı da dikkate almalıdır. Neticede hem özgün şekliyle dini (İslâm) bilen, hem de dini (İslâm) felsefi, sosyolojik, psikolojik, pedagojik, estetik, tarihsel... bakımlardan yorumlayabilen, böylece ufku geniş, toplumu geleceğe taşıyabilecek, İslâm medeniyetinin yeni kazanımlarla sürekliliğini sağlayabilecek bireyler yetiştirilmelidir.

Üniversiteler, yapıları itibarıyla evrensel özellik taşıdıkları için İlahiyat Fakülteleri yerelle birlikte evrenseli kucaklayan yükseköğretim kurumları haline dönüşmelidir. Aksi halde İlahiyatçılar, günümüzün küreselleşmiş, iletişimin sınırsız bir hızla aktığı, dinlerin serbestçe yarıştığı, inançların çarpıştığı modern dünyayla boy ölçüşemeyecektir. Bu da içe kapanma ve radikalleşme riskini beraberinde getirmektedir.

Mehmet Korkmaz. Bugünün İlahiyatı Nasıl Olmalıdır: Sempozyum Bildirileri (Ensar: 2014) adlı kitaptan kısaltılarak alınmıştır.

Bugün bu programlarda yer alan derslerin ne kadarının teorik ne kadarını uygulamalı olacağı belirtilmemiştir. Dolayısıyla İlahiyat programları öğrencilere teorik bilgileri yüklemek üzere kurgulanmıştır. Oysa onlar hayatta fiili olarak bazı meslekleri ifa edeceklerdir. Şu durumda öğrenciler okulda teorik bilgi alacak mesleğin becerilerini deneme yanılmayla hayatta öğrenecektir. Tabiî ki kaşı, gözü çıkararak... şu durumda yapılması gereken işlerden birisi de bazı fakültede bazı derslerin uygulamalı hale getirilmesi ve öğrencilere görev alacakları mesleklerin becerisinin kazandırılmasıdır.

Öğrencilerin zihin dünyasında her ders ayrı kompartımanlar halindedir ve birbiriyle hiç ilişkisi yoktur. Onların zihin dünyasında sadece tefsirle psikolojinin değil, tefsirle hadisin, hadisle fıkhında arasından yeterince anlamlı bir ilişki yoktur. Şu halde bu sorunu bir nebzede olsa düzeltme adına bazı derslerin disiplinler arası hale getirilmesi faydalı olabilir.

Prof. Dr.Talip Türcan. Bugünün İlahiyatı Nasıl Olmalıdır: Sempozyum Bildirileri (Ensar: 2014) adlı kitaptan kısaltılarak alınmıştır.

İlahiyatçılar ortak bir İlahiyat zihniyetine sahip değiller. Bizde zihniyet bölünmüşlüğü var. Birbirimizi hırpalıyoruz. Yoksa ben programda var olan derslerin hepsinin lazım olduğuna, iyi bir İlahiyatçı, donanımlı bir İlahiyatçı yetiştirmek için hepsinin gerekli olduğuna inanıyorum. Bunda hiçbir şüphem yok ve bunu da ısrarla savunuyorum. Mesela din kültürü bölümlerinin ilk açıldığı zamanları düşünelim. Bunun hiçbir politik ima içermediğini; o dönemde İlahiyatlara karşı politik bir tutum olmadığını herhalde söyleyemeyiz. Yani 28 Şubat sürecinde bizi yönetenler Ankara İlahiyat’taki ve başka bir kısım hocalarımızla iş birliği yaparak “çok iyi din kültürü öğretmeni yetiştirelim” diye bu bölümleri açmamışlardır. Program zaten ortada idi. Bir benzerini şimdi yaşıyoruz. Samimi olarak düşünmezsek, fırsat bulduğumuzda aramızdan birileri politikaya bu kadar taviz verirse, bu işleri çözemeyiz. Samimi olalım.

Bu noktada ve sanki çok ciddi programlar yapmışız gibi davranmayalım. Ankara İlahiyat’ın örnek olarak hazırladığı programa tekrar baktım. 160 kredi içerisinden Temel İslâm 40 kredi kadar. Bizim fakültemizde 36 krediydi. Felsefe bölümü ise 52 kredi idi. Biz o dönemde de bir program yapmıştık; ama yürürlüğe koymayı başaramamıştık.

Demek istediğim husus şundan ibaret: Samimi olalım, ortak bir zihniyet geliştirmeye çalışalım. Ortak bir değer tanımlamaya çalışalım ki bu toplantılar buna faydalı olur diye düşünüyorum.

Bir diğer husus ise, aslında başarı her zaman kredi ile de ilgili değil. Kur’ân-ı Kerim dersleri bunun en güzel örneği. Şu anda fakültelerde 15-16 kredilik Kur’ân-ı Kerim dersi okutuluyor ve biz bu öğrencilere imamlık yapacak şekilde Kur’ân-ı Kerim öğretemiyoruz; hatta % 80’i öğrenemiyor. Peki, imkân var mı? Bence iyi bir İlahiyatçı olmak için İlahiyat Fakülteleri’nde imkân var.

Hazırlıkta derse giren hocalarım “öğrencilerin % 80’i harekeli metin okuyamıyor” dediler. Doğru. Peki, öğrenmek için imkân var mı? Var. Beni bir hoca arkadaş arıyor. Kızı bizim fakültede okuyor.

“Tebrik ederim bizim kıza Arapça öğretmişsiniz” diyor. Ben de şaşırdım, “şaka mı yapıyorsun hocam” dedim telefonda. “Hayır, şaka yapmıyorum, çocuk benimle Arapça konuşuyor” dedi. Arap hocalar getiriyoruz. Hocalarımız donanımlı. Benim fakültemde iki profesör, iki doçent, şu kadar okutman Arapça hocası var. Derslere giriyorlar, derslerini veriyorlar. Peki, öğrenci istemezse, Allah aşkına ben size soruyorum, nasıl olacak. Her öğrenciyi tekeffül edemeyiz, böyle bir yükümlülüğümüz de yok. Kendilerine imkân sunmuş muyuz? Sunmuşuz. Dolayısıyla bu açıdan da bakmalıyız. Bu program meselesini kendi bağlamından çıkartıp fazla abartmamalıyız. Yani krediyi fazla abartmamalıyız, programı fazla abartmamalıyız. Kendi başına bir şey yapmaz program. Bunu söylemek istiyorum. Teşekkür ederim.

Prof. Dr.Cağfer Karadaş. Bugünün İlahiyatı Nasıl Olmalı-Sempozyum Bildirileri (Ensar: 2014) adlı kitaptan kısaltılarak alınmıştır.

Cumhuriyet döneminde 1924 yılında medreselerin fiilen ilga edilmesiyle adeta tüm medrese yükünün/programlarının bir fakülteye yüklenmesi durumu ortaya çıkmıştır. Bugün uygulanan programa bakıldığında sanki çöken İslâm medeniyetini yeniden diriltme görevi tek başına İlahiyat Fakültesine verilmiş, bu yüzden de medeniyetin bütün kompartımanları bir ders maddesi olarak program içine yerleştirilmiştir. Aslında geçmişten bugüne bütün programlarda bu durum bariz bir şekilde görülür. Sözgelimi hali hazırda uygulanan programda fıkıhtan kelama, hadisten tefsire, sanattan edebiyata, din bilimlerinden felsefeye, tarihten güncel konulara ve uygulamalı dersler olan hitabet ve sanat alanına kadar hemen her konuda ders bulmak mümkündür. Bu kadar geniş müfredatlı fakülteler ne dün ne bugün ne doğuda ne de batıda bulunmaktadır. Sözgelimi Arap dünyasında bizdeki İlahiyat Fakültesinin programı Usulü’ddin, Şeria, Da’ve ve Adab fakülteleri ile ancak karşılanabilir. Öte yandan Edebiyat Fakültesinin tarih, sosyoloji, felsefe bölümleri ile Güzel Sanatlar Fakültesinin bazı bölümlerinde okutulan/okutulması gereken derslerin bir şekilde karşılığını İlahiyat Fakültesinin programı içinde bulmak mümkündür. Tarihî açıdan ise, fıkıh medreseleri, daru’l hadis ve tekke programları sanki bu program içine yerleştirilmiştir. Yine 1900’de kurulan Dâru’l Fünûni Şahâne’nin üç şubesi’nin bütün dersleri tek programa dönüştürülüp İlahiyat programı haline getirilmiştir.

Bu kadar geniş yelpazede hazırlanmış bir programın işlevsel olması, öğretilmesi ve uygulaması ciddi sıkıntılara sebep olmaktadır. Bazı akademisyenlerin uygulanan programlarla adeta “süper İlahiyatçı” (!) yetiştirme gibi bir amaç ve iddia güdüldüğünün ileri sürülmesi çok da haksız değildir. Bu gerçek bizi, bir dizi sorunla karşı karşıya getirmektedir. Bunların en başında da bu kadar çeşit içinde bunalan ve bocalayan öğrencinin yeterince yetişip yetişemediğidir.

Prof. Dr.Selahattin Polat. Bugünün İlahiyatı Nasıl Olmalıdır: Sempozyum Bildirileri (Ensar: 2014) adlı kitaptan kısaltılarak alınmıştır.

İlahiyatların yapılanması ve program her zaman çok netameli bir konu olageldi. Bu konular gündeme geldiğinde çoğumuz gereğinden fazla hassasiyet gösteriyoruz. Fakültelerimizde tarihsel süreçlerin belirlediği yapılar var. Akademik kadrolar buna göre oluştu. Bu günkü yapı üzerinde değişiklikler önerirken çok dikkatli olmak lazım.

Örneğin herhangi bir dersin bırakın kaldırılması, sayısının azaltılması konuşulduğunda kıyametler kopuyor. Akademik bölümlenme aynen programa yansısın, her anabilim dalı ve bilim dalının zorunlu dersi olsun isteniyor. Bu, önemli problemlerimizden birisi. Çünkü akademik bölümlenme ayrı bir şey, ders programları ayrı bir şey.

Mevcut akademik yapılanmanın hepsinin derslere yansıması, ders oranı kavgası yapılması hiç uygun değil. Hele hele her anabilim dalı için illa zorunlu ders açılması hiç gerekmez. Zorunlu ders önemli, seçimlik ders önemsiz gibi bir anlayış bence çok problemli. Her öğrenci her derse yatkın olmayabilir. Yatkın ve uygun öğrencilerle yapılacak seçimlik dersler, zorunlu derslerden daha etkili olabilir.

Meseleye pedagojik gözle bakarsak İlahiyat Fakülteleri’nde ders kredisinin çok fazla olduğunu kimse inkâr edemez. Fiilî ders yapma esasına dayanan, bu kadar ders çeşidi ve kredisi dünyanın gelişmiş hiçbir ülkesinde yok. Bu kredilerin neredeyse yarıya indirilmesi lazım. Herkesin dersinin yarıya indirilmesine razı olması lazım. Ayrıca zorunlu ders sayısının daha da azaltılıp seçimlik ders saatlerinin artırılması lazım. Bu kadar dersle eğitim olmaz.

Öğrencilerin haftalık programlarının her günü, sabahtan akşama kadar neredeyse aralıksız dolu olduğundan böyle ek faaliyetler için ya da diğer sosyal aktiviteler için boş saatleri yok. Öğrencinin kütüphaneye gidecek zamanı yok. Şimdi pedagojik formasyon derslerinin eğitim programları içine alınmasından bahsediliyor. Bu olursa program yoğunluğu, altından kalkılmaz bir hale gelir. 

Fakültelerimizin yapılanması ile ilgili başka bir sorunumuz da bütün dersler için Fakülte Kadrosuna akademisyen almamız. Bizim fakültelerdeki İslâmî İlimler dışındaki derslerin tamamı Edebiyat Fakültesinde bir bölüm olarak var. Yani Sosyal Bilimlerin Fakülte düzeyinde Lisans eğitimi veren her branşı bizde anabilim dalı ve dersi var.

Bu öneriye karşı, İlahiyat bilgisi olmayan hocaların İlahiyat öğrencisine ders vermesinin sakıncaları öne sürülüyor. İlahiyat bilgisi olmayan adamlardan kaça kaça İlahiyatın içine, çevremize kapanıyoruz, gettolaşıyoruz. Niye bu kadar içe kapanmaya meraklıyız anlamıyorum!

Bir de meslek dersleri dışındaki, felsefe, sosyoloji, psikoloji, tarih ve sanat tarihi gibi din bilimleri branşlarına sadece İlahiyat mezunlarından akademik personel alıyoruz. Lisansı dört yıl bu branşlardan birinden okumuş kişileri değil, bu branşlarda son derece az ve yetersiz alt yapısı olan İlahiyat mezunlarını akademisyen olarak alıyoruz. Ayrıca İlahiyat Fakülteleri’ne gelen öğrenciler bir yandan seçme sınavlarının çok alt basamaklarından geliyor, öte yandan fakültede temelini çok zayıf aldığı bu dinbilimleri branşlarından hoca oluyor.

Doktorayı nerede yapıyor? Yine İlahiyat Fakültesinde ve İlahiyat kökenli hocaların nezaretinde mastır, doktora yapıyor. Bu arkadaşlar bizim dışımızdaki dünyadaki hiç kimseyle ne öğrenciliklerinde, ne akademik hayatlarında yüz yüze gelmiyorlar; İlahiyatta başlıyorlar İlahiyattan emekli oluyorlar. Bu tercihimizin gerekçesi hep aynı: İlahiyat bilmeyen İlahiyat Fakültesine hoca olamaz. İlahiyat Fakültesi mezunu olmayanlara İlahiyat alt yapısı vermek mümkün değilmiş gibi bir tavır içindeyiz. Özellikle felsefe ve din bilimlerindeki arkadaşlara soruyorum. Hem lisansta hem yüksek lisansta İlahiyatın içine bu kadar kapanması çok iyi bir şey mi? Siz felsefeci ve sosyal bilimci olarak bu içe kapanmayı nasıl savunabiliyorsunuz?

 

Akademik yapılanmayı birebir ders programlarına yansıtmamız gerekmez diye düşünüyorum. Bunu söylerken şunu kastediyorum: Mevcut hocaların derslerinden bir kısmı kalkarsa bunlar ne yapacak, işinden mi olacak gibi endişeleri bir tarafa bırakarak yapılanma ve programlar meselesini ele almalıyız. Mevcut kadrolara ve akademik personele zaten hukuken kimse dokunamaz. Akademik yapılanmamızı kısa ve uzun vadeli olarak ele alabiliriz. 

Bölüm yapılanması hakkında da bir hususu belirtmeden geçemeyeceğim. İslâm Tarihi Anabilim Dalı’nın neden Temel İslâm Bilimleri bölümü dışına çıkarıldığı bir türlü benim aklımın almadığı bir şey.

İlahiyatçılar temelde tarihçi sayılır. Fıkıhcı, tefsirci, kelamcı, hepimiz tarihle günümüz arasında bağ kurmak için de olsa kaçınılmaz olarak tarihle uğraşıyoruz. Tefsir tarihi, fıkıh tarihi, hadis tarihi okutuyoruz.

Peki, İslâm Tarihçileri ne okutacak? Aynı şeyleri okutursa tekrara düşecek. O yüzden ağırlıklı siyasî tarih okutuluyor. Oysa Sosyokültürel ve sosyoekonomik tarihe ağırlık verilmeli ve İslâmî İlimler bu alanlarla bütünleşik bir şekilde verilmeli ki öğrencilerimiz mümkün olduğunca büyük tarih resmini yakalayabilsin. Bu nedenle İslâm Tarihi Anabilim Dalı’nın, İslâm Bilimleri bölümünde olması ve derslerin bölümün diğer dersleriyle eşgüdümlü olarak planlanması lazım. Sanat Tarihi de Kültür Tarihi’nin bir bölümü olarak yine İslâm Tarihi dersi içerisinde İslâm Bilimleri bölümüne geçmiş olur.

Din Bilimleri Bölümü’ne gelecek olursak, bu bölümün derslerinin seçimlik olması gerektiği kanaatindeyim. Niye diyeceksiniz? Bunun birden çok sebebi var: Her şeyden önce Felsefe ve Sosyal Bilimler temel altyapı ve yetenek isteyen alanlardır. Herkes bu alanlara yatkın değildir. Bir yanda keşke daha fazla felsefe ve din bilimleri dersi olsa diyen öğrencilerimiz, öte yandan bu dersleri, zorunlu olduğu için kerhen alan öğrencilerimiz var.

Derslerin seviyesini en alt düzeydekiler belirlediğinden motivasyon ve seviye düşüyor ve bu alanlara meraklı olan öğrenciler mağdur oluyor. Bu öğrencilere bir arada ders vermek çok yanlış. Felsefe ve Din Bilimleri’ni seçmeli yaparak, daha gönüllü daha yetenekli öğrencilerimizi daha iyi yetiştireceğimiz ve bu alanlarda daha başarılı olacağımıza inanıyorum. İslâmî İlimler zorunlu, Felsefe ve Din Bilimleri ile Uygulamalı İslâm sanatları dersleri seçmeli olacak şekilde bir ders programı öneriyorum.

Biz burada yıllardır YÖK'ün bize program dayattığını şikâyet ettik. Şu anda YÖK programı siz yapın dedi. Bundan sonra İlahiyatlar için müşterek program talebinden vazgeçelim. Her fakülte kendi programını hocalarıyla ve uzmanlarıyla istişare ederek yapsın. Buna karşı sıklıkla yatay geçişlerde sorun olacağı itirazı ileri sürülüyor. Yahu kaç kişi yatay geçiş yapıyor. Koskoca sistemi yatay geçişe göre mi yapılandıracağız? Yatay geçişlerde her fakülte kendi programına göre intibak uygulamasını yapar, yatay geçiş yapan da ona razı olur.

Fakültelerin kendi programlarını yapmaları durumunda programlarda müştereken bulunması gereken olmazsa olmaz dersler, İlahiyat Fakültesi temsilcilerinin yapacakları müşterek toplantılarda belirlenip, fakültelerin bu asgarî müşterekte birlikte uygulama yapması sağlanabilir. Bunun üstüne her İlahiyat Fakültesi kendi akademik kadro ve altyapı imkânlarına göre programın geri kalan kısmını düzenler.

Seçmeli Ders Konusu

Temel İslâm Bilimleri dersleri zorunlu, ötekiler seçimlik olsun dememden öteki dersleri önemsiz saydığım gibi bir sonuç çıkarılmış. Özellikle eğitimci arkadaşlara soruyorum: Bir dersin seçimlik olması önemsiz olması mı demektir? Asıl biz yanlış seçimlik ders uygulamalarımızla bu dersleri önemsizleştiriyoruz. Bana sorarsanız, seçimlik ders zorunlu dersten daha önemlidir. Biz seçimlik dersleri tamamen öğrencilerin istismarına açık hale getirerek mahvediyoruz. Öğrencilerimizin genellikle işin kolayına kaçan, kısa vadeli çıkarlar peşinde ders seçebilmelerine çanak tutan uygulamalar yapıyoruz. 30-40 tane karman çorman dersten öğrenci istediği gibi kolayına geleni seçerse bu dersler doğal olarak amacından sapmış olur. Oysa tek tek ders seçme yerine uzmanlaşmaya veya ilgi alanlarında derinleşmeye yönelik paketler seçmelerini sağlayabiliriz.

Mesela Sosyal Hizmet Görevlisi olmak isteyenler şu dersleri şu krediyi almak zorunda diyebiliriz. Bu paketlerin hazırlanmasında istihdam edecek kurumların görüşlerinin de alınması gerekmektedir.

İlahiyatta çekirdek ders deyin, ana ders deyin ne derseniz deyin olmazsa olmaz diye bir ders grubu olması gerektiğini kimse tartışamaz. Belki bu derslerin hangileri olduğunu ve ağırlıklarını tartışabiliriz. Ama bu dersler asla hafife alınamaz. Ben burada zorunlu derslerin mümkün olduğunca azaltılmasını, seçimlik derslerin çoğaltılmasını, ama istismara açık olmayan seçim modelleri oluşturulmasını savunuyorum.

Fakültelerde akademisyenlere yönelik olarak değil de, öğrencilere yönelik bölümler açılmasına sıcak bakmıyorum. Fakültelerimizin tarihinde öğrencilere yönelik olmak üzere farklı amaçlarla farklı bölümler açıldı ama son örneği DİKAB dâhil olmak üzere hepsi fiyaskoyla sonuçlandı. Niye? Bunun sebepleri belli. İstihdama yönelik açılan bölümlerin mezunlarına istihdam sağlanamadı. Yetiştirdiğiniz talebe oranında istihdamın garantisi yok. İstihdam garantisi olsa bile öğrenciler zamanla seçtikleri bölümlerde çalışmak istemeyebiliyorlar.

Öte yandan açılan her yeni bölüm normal İlahiyat Bölümü mezunlarının istihdam alanının kısıtlıyor ve normal İlahiyat Bölümü’nü anlamsızlaştırıyor. Öte yandan istihdama yönelik bölümlerin çoğalması Fakültelerimizi Meslek Okuluna dönüştürerek akademik seviyesini aşağı çekiyor. İlahiyat uzmanı yerine meslek adamı yetiştirme moduna geçiyoruz. Bu geçmiş tecrübemize de bakarak fakülte içinde öğrencilere farklı programlar ve bölümler açmak yerine bu işi seçimlik dersler sistemiyle yapmayı savunuyorum. Seçimlik ders sistemiyle irşad, sosyal hizmet, öğretmenlik gibi alanlarda istihdama da yönelik eğitim verebiliriz. Bu ders paketlerinde belli kredileri dolduranlara mevzuatın elverdiği yöntemlerle, belgeler verebiliriz. İhtisas ve istihdama yönelik her türlü yönelime seçimlik derslerle imkân tanıyalım diyorum. Bunun için Fakülteler arası müşterek çalışmalar yapılabilir. Ama bu mümkün olmazsa fakülteler ayrı ayrı seçimlik ders programlar yapıp, kendi tecrübelerinden yola çıkarak zaman içinde sistemlerini geliştirebilirler ve tecrübelerini birbirleriyle paylaşabilirler.

Prof. Dr.Ahmet Yaman. Bugünün İlahiyatı Nasıl Olmalıdır: Sempozyum Bildirileri (Ensar: 2014) adlı kitaptan kısaltılarak alınmıştır.

Diğer devlet kurumlarındaki çok kısıtlı istihdam imkânları dışarıda tutulursa İlahiyat Fakültesi mezunları, öğretmen olarak Millî Eğitim Bakanlığı, değişik unvanlarla din hizmetleri yürütücüsü olarak Diyanet İşleri Başkanlığı çatısı altında görev almaktadırlar. Her iki kurum da toplumsal beklentilerle uyumlu olarak belirledikleri temel ve özel yeterlilik ölçütleri ile mensuplarının belli bir niteliğe sahip olmasını öngörmüştür. Temel yeterlilikler üzerinden yürüdüğümüzde, adı geçen kurumların özellikle şu hususları önemsediği görülmektedir:

  1. Kur’ân’ı usûlüne uygun olarak okumak ve okuduğunu anlayabilmek,

  2. Kur’ân meâlini rahat kullanabilmek,

  3. Görevinin gerektirdiği düzeyde Arapça ve Osmanlıca bilmek,

  4. İslâmî ilimlerin temel kavramlarını, konularını ve kaynaklarını tanıyıp bilmek,

  5. İman, ibadet ve ahlâk ile ilgili temel kavram, ilke ve esasları bilmek,

  6. İbadetlerle ilgili uygulama becerisine sahip olmak,

  7. Toplumu din konusunda aydınlatmak ve onların dînî bilgilerle ilgili ihtiyaçlarına cevap verebilmek,

  8. İslâm tarihi ve medeniyetinin geçirdiği dönemler hakkında bilgisi olmak,

  9. Din-ahlâk ilişkisinin farkında olmak,

  10. İslâm’daki farklı dînî yorumlara anlayışla yaklaşmak,

  11. İslâm dini ile ilgili kültürel mirası değerlendirip yaşanan hayatla bağ kurabilmek,

  12. Diğer dinleri ana unsurlarıyla tanımak.

 

Aranan bu temel alan yeterliliklerinin bütünü bakımından mezunlarımızın iyi bir noktada olduğunu söylemek, herhalde zor olsa gerektir. Nitekim özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere istihdam kurumlarının yetkilileri, yetersizlik yönündeki şikâyetlerini zaman zaman dile getirmektedirler. Lisans eğitimini daha nitelikli hale getirmek gerekmektedir.

Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde görev yapacak mezunlarımızın toplumsal hayatta başarıyla yer alması; Diyanet teşkilatında görev alacak mezunlarımızın ise ifa edecekleri din hizmetinin daha nitelikli bir seviye kazanması açısından son derece gerekli olan husus, din hizmetleri uygulamasıdır.

Değişik vesilelerle dua yapmak, cemaate hitap etmek, vaaz etmek, cuma hutbesi îrâd etmek, cenazenin techîz ve defin işlemlerini deruhte etmek, dînî danışmanlık ve rehberlik yapmak gibi günlük din hizmeti uygulamaları, herhangi bir İlahiyatçının kaçamayacağı konulardır. Hal böyle olmakla birlikte, bildiğim kadarıyla birkaç fakülte dışında öğrenciye böyle bir zorunlu uygulama yaptırılmamaktadır.

Belli bir yönerge doğrultusunda fakültelerimizde icra edilmesinde ısrarlı olduğumuz bu uygulama, sadece cami merkezli bir din hizmeti vizyonuna hapsedilmemeli; bu esas olmakla birlikte hastane, hapishane, huzurevi, yetiştirme yurdu, sığınma evi vb. mekânlarda icra edilecek sosyal açılımlı din hizmetleri pratiği ile dînî tören ve merasimleri yönetme becerisini de kazandıracak bir açılıma sahip olmalıdır.

Prof. Dr.Selahattin Polat. Bugünün İlahiyatı Nasıl Olmalıdır: Sempozyum Bildirileri (Ensar: 2014) adlı kitaptan kısaltılarak alınmıştır.

Bugün İlahiyat Fakülteleri’nin arzu edilen düzeyde “İlahiyatçı” yetiştirmediği konusunda ciddi eleştiriler söz konusudur. Hakikaten öğrenciler çok yoğun bir müfredatla karşı karşıya kalmakta ancak zihinlerinde çok az bir muhteva kalmakta; bunları içselleştirip içselleştirmedikleri hiçbir şekilde ölçülmemektedir. Uzun yıllardır devam eden bu durumun neticesinde tartışmaların olması ve alternatif eğitim modellerinin aranılması kaçınılmazdır. Burada alternatif model dendiğinde ise akla gelen en yaygın yaklaşım medrese tipi eğitimdir.

Medrese modeli zaten fakültelerin dışındaki özel merkezlerde hâlâ yürürlüktedir. Bugünkü İlahiyat hocalarının bir kısmı da bu özel dersleri takip etmişlerdir ve sisteme vakıftırlar. Sistemde yüzyılların birikimine dayanan bir dizi Arapça kitap hocanın gözetiminde okunur. Öğrenci okuduğu kitabı başka öğrencilere de okuttuğu zaman bilgisi pekişmiş olur. Bütün kitaplar Arapça metinlere dayandığı için ve her bir ibare hocanın gözetiminde çözüldüğü için klasik metinlere karşı bir vukufiyet gelişir. Metinler sayfa hacmi itibariyle az, eğitim süresi ise uzundur. Konular üzerinde tartışma azdır, yeni eser üretimi ise hemen hiç yoktur (ihtiyaç da hissedilmez). Nitekim günümüz Türkiye’sinde İlahiyat Fakültesi hocasından daha fazla sayıdaki insan medrese tarzı eğitim vermekle birlikte bilimsel üretim yine İlahiyat Fakülteleri’ne, özellikle de lisansüstü programlara dayanmaktadır.

Medrese modeli İlahiyat programını tamamlayan bir destek olarak düşünülürken 2013 yılında İlahiyat Fakülteleri’ndeki derslere ve kredilerine yönelik YÖK uygulaması akademiyada medrese modeline bir dönüş yaşanıp yaşanmadığı istifhamını uyandırdı. Zira felsefe ve sosyal bilim derslerinin bir kısmı kaldırılıp kredileri düşürülürken tefsir-hadis-fıkıh kredileri artırılmaktaydı. Bu istifhamı destekleyen bir başka husus sanatla ilgili derslerdeki azalmaydı ki, medrese müfredatında zaten sanat söz konusu değildi. Ancak başta dindar aydınlar, daha sonra da İlahiyat akademiyasından gelen tepkiler üzerine YÖK geri adım attı ve YÖK kanununda belirtildiği üzere müfredatın üniversite senatolarınca belirleneceği noktasına dönüldü.

Medrese müfredatında metin merkezli bir eğitim söz konusu iken (zira dersler değil, kitaplar söz konusudur) modern eğitim konu merkezlidir. Önemli olan konunun verilmesidir; konunun yer aldığı metin ikinci plandadır. Hatta pek çok üniversite hocası tek bir metin yerine, birden çok metne dayanarak ders işlemeyi tercih etmekte; konuyu birer bir takrir etmek yerine tartışmayı arzulamaktadırlar. Olaya müfredat açısından baktığımızda bugünkü İlahiyat eğitiminin medrese eğitiminden eksiği değil, fazlası vardır. Hiçbir medrese mezunu özel çabaları hariç bu kadar geniş bir müfredat ile karşı karşıya kalmamıştır. Bugünkü usul kitaplarında eksik kalan bir konudan bahsedilemez. Dolayısıyla medrese-İlahiyat ikilemi çerçevesinde müfredat üzerinde konuşmak şu an itibariyle zaittir. Ancak bu kadar geniş bir müfredat gerekli midir sorusu tartışmaya açıktır.

Medrese modelinin öğretim yönteminin kendine has avantajları söz konusudur şüphesiz. Metin baştan sona hoca gözetiminde okunmak zorundadır, konuyu genel olarak bilip belirli bir taban puanla geçme söz konusu değildir, metin daha sonraki talebeye de okutulduğunda iyice pekiştirilir. Hoca başına düşen öğrenci sayısı azdır. Öğrenciler genelde yatılıdırlar, neredeyse bütün günleri medresede geçer. Az sayıdaki kitaba dayalı uzun ve sindire sindire bir eğitim yapılır. Oysa günümüzde çok sayıdaki öğrenciye, haftanın belirli günleri ve saatleri içinde, çok daha fazla konuyu kavratmak söz konusudur. Klasik usullerle eğitim vermek neredeyse imkânsızdır. İnsanlığın yaşadığı gelişmelerden hiç istifade etmeden eski usulleri olduğu gibi tekrar etmek herhangi bir şeye çözüm olamaz. Yapılması gereken husus mevcut eğitimin daha nitelikli hale gelmesi için uğraşmaktır; müfredatın içeriği ve ders kredileriyle oynamak günümüz Türkiye’si için ikinci planda kalmaktadır. 

Kültür Sayfası