Üniversitenin Misyonu ve
Araştırma ile Öğretmenin Farklı Tabiatları

Jose Ortega Y.Gasset'in Üniversitenin Misyonu (Birleşik Yayıncılık: 1997) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Üniversitenin Misyonu Ne Olmalıdır?

Üniversite Öğrencileri Federasyonu benden buraya gelmemi ve eğitim reformu hakkında konuşmamı rica etti. Aslında, insanların önünde konuşmaktan nefret ederim, öyle ki bunu hayatımda ancak birkaç defa başarabilmişimdir. Ancak bu kez, bir an tereddüt etmeksizin, kendimi öğrencilere kaptırdım.

Doğrusu, büyük bir şevkle fakat az bir güvenle geldim…

Bugün buraya size tam bir içtenlikle konuşmak için geldiğimden; kendime olan sadakatim ve yapmacık laflardan uzak durarak söyleyeceğimi söyleme kararlılığımdan, … üniversitenin reformunun üstesinden gelebilecek yeterlilikte bir grubun olup olmadığı hakkındaki ciddi şüphemi gizleyemem…

Temele Soru

Mesele olan teamüllerdir…bir kurum, amacı kesin olarak belirlenmeden sağlam teamüller üzerine inşa edilemez. Bir kurum, yapısı ve işlevi yerine getirmesi beklenilen hizmet doğrultusunda tasarlanması gereken bir makinedir. Başka bir ifadeyle, üniversite reformunun temeli, amacının tam bir şekilde formülasyonudur.

Bazıları çok halis niyetlerle ortaya çıkmış üniversite öğretim kadrolarının bizzat hazırladığı projeler de dahil, şimdiye kadarki ıslah girişimleri bu şartı yerine getirmedikleri için kaçınılmaz olarak boşa çıktı. Son onbeş yılın en iyi girişimleri “üniversite ne için vardır ve sonuçta ne olmalıdır?” sorusunu açıkça ortaya koymak yerine, en ucuz ve kısır şeye yapıştılar:

“Diğer milletlerin üniversitelerinde ne yapıldığını araştırmaya koyuldular.”

Ben, örnek alınabilecek komşularımızı gözlemleyerek kendimizi bilgilendirmemizi eleştirmiyorum; aksine, bu gerekli. Fakat böyle bir gözlem bizi kaderimizi kendimizin tayin etmesi zahmetine karşı mazur gösteremez. Bununla “ırk saflığı” ve bütün o aptallıkları kastetmiyorum. Hepimiz birbirimizin tıpkısı olsaydık dahi taklit ölümcül olurdu. Çünkü taklitte, sınırlan ve eksiklikleri de dahil borç aldığımız çözümün gerçek doğası hakkında bilgilenmemizi sağlayacak problem üzerinde kafa yormanın meydana getireceği zahmetten kaçınma vardır. Diğer ülkelerle aynı sonuçlara veya aynı şekillere ulaşıp ulaşmamamız herhangi bir önemi haiz değildir; önemli olan, oraya, söz konusu temel meseleyle uğraşımızın ardından kendi ayaklarımızla gidebilmemizdir.

Şimdiye kadar ortaya konan en iyi girişimlerin mantığı yanlıştı:

“İngilizlerin yaşantısı mükemmeldi ve hâlâ öyle; bu yüzden İngiliz ortaokulları modelimiz olmalıdır, çünkü İngiliz yaşamının temeli ortaokullardır. Alman bilimi mucizevî bir konumda; bu yüzden Alman üniversitesi model kurum olmalıdır, çünkü bu mucizenin sebebi üniversitedir. Öyleyse haydi Alman üniversitesini ve İngiliz ortaokulunu taklit edelim.”

Yanlış, bir bütün olarak doğrudan 19. yüzyıldan kaynaklanmaktadır: İngilizlerin bozgununa uğrayan I. Napolyon; “Waterloo savaşı Eton’un oyun alanlarında kazanılmıştır.” III. Napolyon’u ezen Bismarck: “1870 savaşı Prusya okul müdürünün ve Alman profesörünün zaferidir.”

Bu klişeler, basitçe kafamızdan atmamız gereken temel bir yanlışa dayanıyor. Yani, milletler büyüklerdir, “çünkü” okulları kalitelidir. Bu geçen yüzyılın sofu idealizminin tortusudur. Okula hiçbir zaman sahip olmadığı ve olamayacağı bir güç atfeder. Geçen yüzyıl, bir şeye istek duyabilmek veya bir şeyi sadece takdir edebilmek için bile o şeyi kahramanlık derecesinde abartmayı zorunlu gördü. Muhakkak bir millet büyükse, okulları da öyle olacaktır. Muazzam okullara sahip olmayan büyük hiçbir millet yoktur. Fakat, aynı şey bu milletin dini, devlet adamlığı, ekonomisi ve başka binlerce şeyi için de geçerlidir. Bir milletin yüceliği birçok unsurun bileşimidir. Şayet, bir halk siyasi yönden kötü bir konumdaysa, en kusursuz okullardan dahi bir şey ummak beyhudedir.

Eğitimin prensibi: Okul, milletin gerçekten işlevsel bir uzvu olduğunda, kendi içerisinde sun’î olarak oluşturulan pedagojik atmosferden daha çok içinde yer aldığı milli hayatın atmosferine dayanır. Bu iç ve dış iki baskı arasında bir denge durumu kaliteli bir okul oluşturabilmek için esastır.

Sonuç: İngiliz orta öğretiminin ve Alman yüksek eğitiminin kusursuz olduklarını kabul etsek dahi, bu kurumlar daha geniş bir kültürün sadece bir parçası oldukları için transfer edilemezler. Onların varlığı, kendilerini yaratan ve ettiren milletin bütünlüğü içindeki bir parçadan, milletten başka bir şey değildir.

Burada benim kişisel düşüncelerime hiçbir ihtiyaç yok. İngiltere’de ortaöğretimin ve Almanya’da üniversitenin bir krizle karşı karşıya bulunduğu bir gerçek. Cumhuriyet kurulduğundan beri temel eleştiri Prusya’nın ilk Milli Eğitim Bakanı Becker’den gelmiştir…

Yurt dışında bilgiyi araştıralım. Fakat bir model bulmak için çaba sarf etmeyelim.

Üniversitenin Misyonu Nedir?

Şu halde temel sorudan kaçmak imkânsız: Üniversitenin misyonu nedir?  

           

Üniversitenin misyonunun ne olduğuna karar verebilmek için, bugün üniversitenin İspanya’da veya başka bir yerde ne anlama geldiğini tanımlamaya çalışalım.  

Her şeyden önce, üniversitenin yüksek eğitim gören hemen hemen herkese bunu sağlayan kurum olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz.

Çok sayıda gence sunulan bu yüksek eğitim neden ibarettir? iki şeyden ibarettir:

  1. Bilgi alanı geniş mesleklerin öğretimi,

  2. Bilimsel araştırma ve geleceğin bilim adamlarının yetiştirilmesi.     

 

Üniversite insanlara doktor, eczacı, avukat, yargıç, ekonomist, kamu görevlisi, ortaokulda beşeri ve fennî bilimler öğretmeni vs. olmayı öğretir.

İkinci planda, bilimin kendisi araştırma ve metodlannın aktarılması yoluyla üniversitede geliştirilir.

 
Üniversitenin Bilim Fonksiyonu

İspanya’da, yaratıcı bilimin ve yaratıcı bilim adamlarının bu işlevi minimum seviyede. Bunun sebebi üniversitenin herhangi bir eksikliği değil, ırkımıza damgasını vuran araştırmaya yönelik bilimsel bir şevkin ve kabiliyetin olmamasıdır. Muhakkak, eğer İspanya’da bilim çok yaygın olsaydı, diğer ülkelerdeki aşağı yukarı hakim durum gibi, bunun yeri tercihen üniversite olacaktı.

Yakın geçmişteki tüm reformcuların üniversitelerimizdeki araştırma faaliyetlerini artırma ve bilim adamlarının eğitimini ilerletme niyetinde olduklarını açıkça beyan etmeleri yeterlidir; kısaca, kurumu bir bütün olarak bu yöne yöneltmek. Beylik ve aldatıcı hedefler…

Çelişki

… yüksek eğitim, mesleki eğitim ve araştırmadan ibarettir. Konuya girmeden, böyle birbirine hiç benzerliği olmayan iki işin bir araya getirilerek kaynaştırılmasının şaşırtıcı olduğunu da kaydedelim. Çünkü şu noktada hiçbir kuşku olamaz; bir avukat, bir yargıç, bir doktor, bir eczacı, ortaokulda bir Latince veya tarih öğretmeni olmak, bir biyokimyacı, bir fizyolojist, vs. olmaktan çok farklıdır.

Öncekiler pratik mesleklerken, sonrakiler halis bilimsel uğraşılardır. Üstelik, toplum çok sayıda doktora, eczacıya, öğretmene ihtiyaç duyarken sınırlı sayıda bilim adamına gereksinim duymaktadır. Eğer çok sayıda bilim adamına ihtiyaç duysaydık, bu bir felaket olurdu. Çünkü bilimin gerektirdiği gerçek istidat çok az rastlanan bir şeydir.

Bu açıdan, herkesi kapsayan mesleki eğitimle sadece çok az sayıda kişiyi kapsayan araştırmayı bir arada görmek şaşırtıcı. Fakat, bu meseleyi birkaç dakika için bir yana bırakalım. Yüksek eğitim sadece araştırma ve mesleki eğitimden mi ibarettir?

Yüksek Eğitiminin İçeriği ve Tarihi Temelleri

İlk bakışta başka bir şey göremiyoruz. Fakat eğitim programlarını daha yakından incelediğimizde öğrencinin hemen her zaman, meslekî eğitimi ve araştırmasından ayrı olarak, felsefe, tarih gibi genel nitelikte bazı dersleri almasının da zorunlu olduğunu keşfediyoruz. Bu gerekliliğin daha kellifelli ve ciddi bir şeyin son, sefil kalıntıları olduğunu görmek için olağanüstü bir zekâ gerekmiyor.  

Eski yüksek eğitim usulünü desteklemek amacıyla geliştirilen sebepler oldukça muğlak. Öğrencinin “genel kültür”den bazı şeyleri, -öyle söyleniyor- tahsil etmesi zorunluymuş.

 “Genel kültür” ifadesinin kullanılışı, temelinde öğrenciye bir şekilde ahlâki ve zihni yönden eğitimini sağlayacak süs mahiyetinde bazı bilgilerin verilmesi düşüncesi olduğunu gösteriyor. Bu kadar muğlak bir amaç için hemen hemen kesinlik içermeyen ve fazla teknik olmayan felsefe veya tarih veya sosyoloji gibi disiplinlerden biri, en az diğeri kadar faydalıdır. Ancak, üniversitenin zuhur ettiği Ortaçağa döndüğümüzde, elimizdekilerin o zamanın bütün ve muntazam yüksek eğitimini oluşturan öğelerin mütevazi kalıntıları olduğunu açıkça görebiliyoruz.

Ortaçağ Üniversitesi araştırma yapmaz.

Mesleklerle ilgisi çok azdır. Her şey “genel kültürdür”… teoloji, felsefe ve “sanatlar”dı.

Fakat bugün “genel kültür” olarak adlandırılan şey ortaçağ için çok farklı bir şeydi. Zihnî veya ahlaki eğitim için bir süs değildi. Aksine, o zamanın insanının dünya ve insanlık hakkında sahip olduğu fikir sistemiydi. Netice itibariyle, insan varlığının hakiki rehberi olan kanaatler bütünüydü.

Ortaçağ üniversitesiyle karşılaştırıldığında, çağdaş üniversite sadece mesleki eğitimi muazzam bir faaliyete dönüştürdü; buna araştırma işlevini de ilave etti ve kültürün öğretimini hemen hemen tamamen bir daha dönmemek üzere bir yana bıraktı.

Üniversite Eğitimin Problemi ve Çözümü

Üniversite öğretiminin şu üç işlevi kapsaması gerektiği sonucuna ulaşıyoruz:

  1. Kültürün aktarımı

  2. Mesleki eğitim

  3. Bilimsel araştırma ve yeni bilim adamlarının yetiştirilmesi.

 

Üniversitenin misyonuyla ilgili sorumuz cevaplandırılmış oldu mu?

Hiçbir suretle! Tek yaptığım, bugünün üniversitesinin işi olması gerektiğine inandığı şeyleri ve bizim yargımıza göre, yapmadığı fakat yapması gereken bir işi bir araya getirmek oldu. Soruyu ortaya koyduk; daha fazlasını değil.

Mesele şu: Eğitim, şimdi olduğu gibi, mesleki konularla ve bilimin yöntemleriyle sınırlandırıldığında dahi, derslerin abartılı derecede fazla olduğu sonucuyla karşılaşıyoruz. Sıradanlığın üzerindeki bir öğrencinin bile üniversitenin kendisine öğretmek iddiasında bulunduğu bilgi noktasında gerçek başarıya yakın bir yere gelmesi imkansızdır.

Tabiri caizse, halihazırdaki üniversiteyi baş aşağı çevirmek ve onu tam zıt ilkelerin üzerine ikame etmek bana kaçınılmaz sonuç gibi geliyor. Bazı ütopyacıların isteği doğrultusunda “öğretilmesi gerekeni” değil, sadece “öğretilebilecek olanı” öğretmeliyiz.

Öğrenme kapasitesinin sınırlılığı eğitimin ana prensibidir. Sağlanan öğretim kesinlikle öğrencinin öğrenebileceği oranda olmalıdır.

Eğitimdeki mayalanmanın 18. yüzyılın ortalarına doğru patlak vermesi ve bunun bu zamana kadar artarak devam etmesi oldukça göze çarpan bir tesadüf değil mi? Bu, neden daha önce ortaya çıkmadı? İzahı basit: Modern kültürün ilk büyük gelişmesi bu dönemde meyve verecek seviyede olgunlaşmıştı. Kısa bir süre içinde, insanın aktif bilgi hazinesi müthiş bir artışla genişledi. Bugün, teknik ve kültürel servetimiz öyle bir bolluktadır ki insanlığa bir facia getirmekle tehdit ediyor, çünkü her nesil onu özümsemeyi gittikçe daha imkânsız bulmaktadır.

Bundan dolayı öğretim bilimimizi, metotlarını ve kurumlarını öğrenen olmak durumundaki çocuğun veya gencin bilmelerini istediğimiz her şeyi öğrenemeyeceklerini belirten basit, mütevazi prensip üzerine inşa etmeliyiz. Bu abartılı dallanıp budaklanmaya isyan etmekten ve ekonomi prensibini bir balta olarak kullanmaktan başka çare yok. Her şeyden önce, şöyle adamakıllı bir budama.

Ekonomi prensibi sadece sunulacak konularda bir sınırlamaya gidilmesi gerektiğine delalet etmez. Bundan başka bir şeyi de içerir: Yüksek eğitimin organizasyonunda, üniversitenin yapısında, öğretmen veya bilgi değil öğrenci baz alınmalıdır.  

Bu yüzden, ilk adımı atmalıyız ve mutlak kesinlikle gerekli görülen konular hariç (yani iyi bir sıradan öğrencinin gerçekten öğrenebileceği konular) sıradan öğrenciyi kurumun çekirdeği, merkez ve asıl kısmı olarak kabul etmeliyiz.

Müfredatın gövdesini veya minimumunu oluşturacak konulara nasıl karar vereceğiz? Halihazırdaki yığılmayı iki teste tabi tutarak:

  1. Şu an öğrenci olan insanın hayatı için tam manasıyla gerekli görünenleri seçmeliyiz. Hayat, amansız icaplarıyla, budama bıçağının bu ilk darbesine rehberlik etmelidir.  

  2. Kesinlikle gerekli olanlara karar verildikten sonra, arta kalanlar öğrencinin tamamen ve anlayarak gerçekten öğrenebileceği kadar azaltılmalıdır.

 
Üniversite Evvela Ne Olmalıdır?

Üniversite, temel olarak ve öncelikle, sıradan insanın alması gereken yüksek eğitimden ibarettir.

Sıradan insanı iyi bir meslek adamı yapmak şarttır. Kültüre, çıraklığının dışında, üniversite ona en ekonomik, doğrudan, etkili yöntemlerle iyi bir doktor, iyi bir yargıç, iyi bir tarih veya matematik öğretmeni olmayı öğretecektir. Ancak, bu meslekî öğretimin özel karakterinin tam anlamına dair tartışmalar, bir tarafa bırakılmalıdır.

Sıradan insanın neden bir bilim adamı olmaya ihtiyaç duyduğunu ve niye bir bilim adamı olması gerektiğini açıklayacak ikna edici hiçbir sebep yoktur. Skandal sonuç: Gerçek anlamda bilimin, yani bilimsel araştırmanın üniversitenin esas işlevleri arasında, doğrudan bir bileşen olarak hiçbir yeri yoktur. O, bağımsız bir şeydir.

Meslek Sahibi Olmak ile Bilim Adamı Olmak Aynı Şey mi?

İlk önce meslek ve bilim arasında bir ayrım yapalım. Bilim, ne arzu ederseniz o değildir. Açıkçası, kendinize bir mikroskop almanız veya bir laboratuvar kurmanız bilim değildir. Bilimin içeriğini açıklamanız veya öğrenmeniz de bilim değildir. Gerçek ve otantik anlamında, bilim sadece araştırmadır: Problemleri ortaya koymak, onlar üzerinde çalışmak ve çözümlerine ulaşmaktır. Bir çözüm elde edildiği andan itibaren, çözümle sonradan yapılacak hiçbir şey bilim değildir. Ve bu, bir bilimi öğrenmenin veya öğretmenin veya uygulamanın ve kullanmanın neden bilim olmadığını da açıklıyor. Bir bilimi öğretmekle görevlendirilmiş birinin aynı zamanda bir bilim adamı olması en iyisi olabilir fakat bu ille de gerekli değil ve aslında araştırmacı, yani bilim adamı olmadığı halde bilimin mükemmel birer öğreticisi olan kişiler vardır. Onların bilimlerini bilmeleri yeterlidir. Fakat bilmek araştırmak değildir.   

Bilim insanlığın en ulvi uğraşı ve başarılarından biridir: Bir kurum olarak düşünüldüğünde üniversiteden daha ulvidir. Hoşumuza gitsin ya da gitmesin, bilim sıradan insanı hariç tutar. Bilim insan türünün sıradan gidişatına en uzak, en aykırı bir işi kapsar. Bilim adamı ise modem çağın keşişidir.

Normal öğrencinin bir bilim adamıymışçasına hareket etmesi, aynı zamanda çok nadir olarak yakalanılabilecek gülünç bir iddiadır. Ütopyacılığın günahı yüzünden, neslin felaketi tam önümüzde. Fakat bundan başka, sıradan insanın bilim adamı olması arzu edilir bir şey de değildir. Eğer bilim, insanoğlunun en yüce uğraşılarından biriyse, böyle olan sadece o değildir. Eşit derecede itibara sahip başkaları da var, tüm insanlığı bilime tahsis ederek onları feda etmek için hiçbir sebep yoktur.

Üstelik ulvilik bilimin kendisine aittir, bilim adamına değil. Burada bir bilim adamı olmanın ne anlama geldiğinin analizine girişemem. Bu konu dışı olurdu ve ayrıca söylemem gereken bazı şeyler hoş olmayabilirdi. Bunun için asıl meseleye dönerek, bir şahıs olarak düşünüldüğünde, gerçek bilim adamının, en azından zamanımıza kadar dile düşmüş bir sıklıkla, tamamen çılgınlaşmadığında, bir hayalperest ve hilkat garibesi olduğunu belirtmeme izin verin. Gerçek mucize, kıymetli şey, bu sınırlı insanın tecrit halindeyken başardığıdır. Bilim adamının ortaya çıkmasını etkilemeleri adet haline gelmiş karmaşık şartları göz önüne almadan bilim adamını idealize etmek ve onu bütün insanların taklit edeceği model olarak arz etmek abestir.

Meslek öğretimi ve gerçeği araştırma birbirlerinden ayırılmalıdır. Onlar hem öğrencinin hem de öğretmenlerin zihninde açık bir şekilde birbirlerinden ayırt edilmelidirler. Çünkü şu an onlar hakkında var olan zihin karışıklığı bilime bir engeldir. Tamam, bazı mesleklerde çıraklık birçok bilimin sistematize edilmiş içeriklerini çok önemli bir öğe olarak gerektirir; fakat bu içerik araştırmanın nihai sonucudur, araştırmanın kendisi değil. Genel bir ilke olarak, normal öğrenci bilimin bir çırağı değildir.

Doktor tedaviyi sonuca ulaştırmayı öğrenir ve bir doktor olarak daha ilerisine gitmek zorunda değildir. Meramı açısından, zamanında cari olan fizyoloji sistemini bilmek zorundadır, fakat ondan ehil bir fizyolojist olması beklenmemelidir ve aslında beklenemez. İmkansızı ummakta neden ısrar ediyoruz? Anlayamıyorum!

Arzuları baz alarak düşünmek çocuklara has bir meziyettir. Yetişkin insanın meziyeti niyet etmektir ve rolü yapmak ve başarmaktır. Şu halde ancak enerjimizi yoğunlaştırarak işlerimizin üstesinden gelebiliriz: kendimizi sınırlayarak ve hayatın gerçek ve otantik olması bu kendimizi sınırlamada yatıyor.

Şayet biri doktor olma yeteneğinden fazlasına sahip değilse, bırakın bilimle uğraşmasın. Böyle biri bilimi ancak bayağılaştırır. Onun iyi bir doktor olması yeterlidir ve aslında bu her şeydir. Kanaatimce, aynı şey bir ortaokulda iyi bir tarih öğretmeni olmak durumundaki kişi için de geçerlidir. Onu tarihçi olacağını düşünmeye zorlayarak zihnini üniversiteyle karıştırmak yanlış değil mi? Ne kazanıyorsunuz? Onu tarihçinin araştırması için gerekli fakat tarih öğretimine ilgisiz teknikler hakkında bölük pörçük bir çalışmayla vaktini çarçur etmeye zorluyorsunuz.

Bilgiçlik ve derin düşüncenin yokluğu, üniversiteyi zayıflatan “bilimciliği” meydana getiren önemli nedenlerdendir. İspanya’da, bu esef verici her iki neden de ciddi bir sıkıntı olmaya doğru gidiyor. Almanya’da ya da Kuzey Amerika’daki bir okulda veya laboratuvarda altı ay bulunmuş bir ahmak, üçüncü dereceden bilimsel bir buluş yapmış herhangi bir mukallid, bilim sahasında “nou veau riche” olarak geri dönüyor. Üniversitenin misyonu hakkında çeyrek saat kafa yormadan, en ukâla ve gülünç reformları teklif ediyor. Üstelik kendi derslerini öğretmekten de acizdir, çünkü disiplini bir bütün olarak kavramamıştır.

Bu yüzden, bilimi meslek ağacından silkip atmalıyız ve bilimin sadece öğretimleri çok vahşi bir tarzda devam eden mesleklerin kendileriyle meşgul olabilmemiz için kesinlikle gerekli kısımlarını muhafaza etmeliyiz.  

Şayet bilim ve meslek arasındaki farkı esasından gözden geçirirsek, birçok açık fikre sahip oluruz. Mesela, tıp bir bilim değil bir meslektir, bir pratik meselesidir. Özellikle, bilimin en tipik özelliğini orada bırakır: şüphe ve problematiğin geliştirilmesi. Bu, tıp ve bilimi temelden ayırmak için yeterlidir. Bilim, problemleri çözme arzusundan ibarettir; bu işle ne kadar çok meşgul olursa, misyonuna o kadar bağlı kalır. Fakat tıp, çözümleri uygulamak için vardır. Eğer bunlar bilimselse, oh, ne âlâ. Fakat ille de öyle olmak zorunda değiller. Bilimin izah etmediği veya hatta onaylamadığı binlerce yıllık bir tecrübenin sonucu olarak da ortaya çıkmış olabilirler.

Jaroslav Pelikan'ın Üniversite Fikri-Bir Yeniden Değerlendirme (Küre: 2015) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Araştırma ile Öğretmenin Farklı Tabiatları

Bu meselenin tabiatı ve felsefe tarihi, hep birlikte bizlere süregelen biçimde akademi [araştırma| ve üniversite eğitimi arasında entelektüel bir iş ayrımını tavsiye ediyor. Keşfetmek ve eğitim vermek, birbirinden farklı işlevlerdir; bunlar aynı zamanda farklı hünerlerdir ve bir arada aynı kişide sıklıkla bulunmazlar. Tüm gününü, sahip olduğu mevcut bilgisini diğerlerine dağıtmakla geçiren kişi, yeni bilgiyi elde etmek için ne vakte ne de enerjiye sahip olabilecektir. İnsanlık sağduyusu, hakikat arayışını inziva ve sükûnet ile ilişkilendirdi. En büyük düşünürler, araştırdıkları şeylere öylesine kendilerini kaptırmışlardı ki, dikkatlerinin dağılmasını kabul edemediler; bu kişiler pek çok şeyden uzakta zihinlerdi ve nevi şahsına münhasır alışkanlıklara sahiptiler ve böylece ders odası ve kamu okullarından uzak durdular.

Newman, üç itirazı arasındaki son itirazını şöyle kaleme alır: 

“En büyük düşünürler, araştırdıkları şeylere öylesine kendilerini kaptırmışlardı ki, dikkatlerinin dağılmasını kabul edemediler; bu kişiler pek çok şeyden uzakta zihinlerdi ve nevi şahsına münhasır alışkanlıklara sahiptiler ve böylece öyle ya da böyle— ders odası ve kamu okullarından uzak durdular.”

Diğer yandan Newman’ın itirazlarının en temeli, “keşfetme ile öğretmenin, birbirlerinden ayrı işlevler oldukları” varsayımıdır. Elimizdeki anekdotal veriler, bu itirazı desteklemektedir. Lisans öğrencilerinin başarılı ve zorlayıcı eğitimi, öğrenci için olduğu kadar öğretmen için de kendini vakfetmeye ihtiyaç duyar; bu aynı zamanda temel araştırma görevinden daha az uğraş gerektiren bir alan değildir. Hem sınıfta hem de sınıf dışında, rota ezberletmenin ötesine geçen eğitim, tam zamanlı bir meslektir. Üniversite araştırmasının eleştirmenlerinin ifade ettikleri gibi meslekte yükselmenin gerektirmesinden dolayı öğretmenin mesleği arasına sıkıştırılan çok fazla araştırma ve yayın faaliyeti vardır. Hâlbuki Newman’ın deyişiyle, “öğretmenin yeni bilgi edinmek için ne boş zamanı ne de enerjisi vardır.” 

“Keşfetmenin ve öğretmenin farklı işlevler oldukları” varsayımını takip ederek, Newman’a göre söylenebilir ki keşfetmek ve eğitim, “birbirinden ayrı becerilerdir ve genelde aynı kişide bir araya gelmiş biçimde bulunmazlar.” Yine de “belki Sokrates ve kesin olarak Bacon gibi bunun aksini gösteren büyük kanıtlar olduğunu inkâr etmiyorum; buna karşın bir bütün olarak ele alınırsa, eğitim alanı dışarısı ile bağ kurmayı gerektirirken, deney ve spekülasyonun doğal hanesi inzivadır. 

Her ne kadar eğitime yönelik akademisyenlerin gösterdikleri direnç, ister kamuya açık medyada olsun, isterse de eğitim dergilerinde veya lisans düzeyi basınında olsun, araştırma ölçütlerine ve öğretmenlerin yayın faaliyetlerine karşı yapılan kampanyalardan çok daha az kamuya yansıyor olsa da akademisyenlerin üniversitede profesör olmalarının ancak eğitime katılmalarıyla mümkün olduğu önerisi de hiç dikkat çekmez. 

İsveç’teki Uppsala Ünivesitesi’nde lisans düzeyi öğrencilerine eğitim verme görevi okutmanlara aittir ve profesörler ve hatta doçentler bile vakitlerini neredeyse bütünüyle lisansüstü öğrencilerine ve kendi araştırmalarına verirler. Neticede emin olmak gerekirse, bazı disiplinlerde diğerlerinden fazla olmak kaydıyla yetenekli akademisyenler için, lisans düzeyine eğitim verme seviyesine düşmeden iyi kazançlar elde etmenin alternatif yolları vardır. 

Bu ve diğer sebeplerden ötürü, günümüzdeki eğitim sahnesinin bazı ayık ve olanlardan haberdar gözlemcileri, Newman’ın “keşfetmek ve eğitim vermek, birbirinden farklı işlevlerdir; bunlar aynı zamanda farklı hünerlerdir” yargısına katılırlar ve böylece bu becerilerin sadece bir arada aynı kişide sıklıkla bulunmadıklarını” değil, aynı kurumda da sıklıkla bulunmadıklarını kabul ederler. Elbette böyle bir konumu sahiplenmek için pek çok gerekçe bulunuyor. Newman’ın “inziva ve sessizlik,” “hakikatin arayışı” olarak ifade ettiği şeyleri ve tüm disiplinlerdeki araştırma girişiminin bütünlüğünü sağlamak için akademisyenler, eğitimin mütecaviz taleplerinden korunmalıdır denebilir. 

Artık yorgun ve eski kalan ‘eğitim ile araştırma karşı karşıya’ tartışmasının ötesine geçme zamanı geldiği” inanışıyla Carnegie Eğitimin İlerletilmesi Vakfı, Akademisyenliğin Yeniden Değerlendirilmesi başlığı altında akademisyenliğin dört türünü “daha geniş, daha ferah” biçimde sınıflandıran “özel bir rapor” sunmuştu; “keşif akademisyenliği; entegrasyon akademisyenliği; uygulama akademisyenliği ve eğitim akademisyenliği.” 

Kültür Sayfası