İlahiyat Fakültesinin Yeniden Açılması

Prof. Dr.İsmail Kara'nın Cumhuriyet Türkiyesi'nde Bir Mesele Olarak İslam (Dergâh: 2016) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

İlahiyatın Tekrar Açılması İçin Arayışlar

Dünya Savaşı sonrası şartlarda Türkiye’nin ne tarafa doğru ve nasıl seyredeceğiyle alakalı arayışların laiklikle, din ve diyanetle, din eğitimiyle alakalı sonuçlarından bir tanesi olarak mütalaa edilmelidir. Büyük proje tek-parti dönemi katı laiklik anlayışının, Türkiye’yi taşıma kapasitesi hayli sınırlı din politikalarının bütünüyle gözden geçirilmesi ve yeni uluslararası şartlarda tadil ve tashihe tabi tutulması, kontrolü elden bırakmadan bazı düzenlemeler yapmaktır. Bunun yanında Müslüman ve mütedeyyin Türk halkının biriken ve sıkışan taleplerinin, dinî hayatla alakalı ihtiyaçlarının yine kontrollü bir şekilde karşılanmasını da önemli bir etken, siyaseten uygun bir araç olarak zikretmek uygun olur. 

Bununla beraber büyük projenin içinde bir İlahiyat Fakültesi açılması sürecinin ortaya çıkışını, 7 Ocak 1946 tarihinde kurulan Demokrat Parti’nin programının 14. maddesine götürmek kanaatimizce yanlış olmayacaktır. Bu maddenin, İlahiyat Fakültesi’nin açıkça tasrih edildiği ikinci paragrafı şöyle düzenlenmiştir:

“Gerek dinî tedrisat meselesi ve gerekse din adamlarım yetiştirecek müesseseler kurulması hususunda mütehassıslar tarafından esaslı bir program hazırlanması zaruridir. Üniversite içinde yer alacak İlahiyat Fakültesi ve İlmî mahiyette mümasil müesseseler, Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu kabil müesseseleri gibi muhtar olmalıdır.”

Prof. Halis Ayhan'ın Türkiye’de Din Eğitimi (Ensar: 2014) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

İlâhiyat Fakültesinin Yeniden Açılması

14 Ocak 1948'de Van Milletvekili İbrahim Arvas ve arkadaşları, Türk-İslâm İlâhiyat Fakültesi açılması için bir kanun teklifi vermişlerdir. 2 Şubat 1948'de Fatin Gökmen ve arkadaşları da İslâm İlâhiyat Fakültesi açılması yönünde ayrı bir kanun teklifi daha vermişlerdir. Bu teklifler birçok milletvekili tarafından desteklenmiştir. 

Milletvekillerinden ve Diyanet İşleri Başkanlığından gelen tekliflerde açılması düşünülen fakültenin adının İslâm İlâhiyat Fakültesi olması istikametinde ise de hükümetten gelen tasarı ve Meclis'te kabul edilen kanunla Ankara Üniversite'sine bağlı olarak açılan yüksek öğretim kurumunun adı İlâhiyat Fakültesi'dir. 

TBMM'nin, 4.6.1949 tarihli birleşimde tasarı müzakere edilerek kabul edilmiştir. Tasarı üzerinde söz alan üyelerden en uzun ve en kapsamlı konuşmayı yapan Kırşehir Milletvekili İ. Hakkı Baltacıoğlu'nun yaptığı konuşma, ilâhiyat fakültesinin, daha genel anlamda yüksek din öğetimini eğitim tarihimizdeki geçmişine ve fakülte kurulduktan sonraki bir ikim tartışmalara da ışık tutmuştur. Bu fikirleri, özellikle Tevhid-i Tedrisat kanunu'nun kabulünden önceki görüşleriyle, 1924'lü yıllarda Türk yüksek öğretiminden birinci derecede sorumlu bir yerde bulunması bakımından da ilgi çekicidir. Baltacıoğlu şu görüşleri ileri sürmüştür: 

"Türkiye'de bir ilâhiyat fakültesi kurulması fikrinin bir kanun tasarısı halinde kamutaya gelmesi herkes gibi beni de çok sevindirmiştir. Böyle bir konunun büyük önemi özerinde söz söylemek fazla! Çünkü konu doğrudan doğruya bizim kültürümüzü, ölüm ve kalımımızı ilgilendirmektedir...

Bir ilahiyat fakültesi kurulmasından maksat nedir? Sorusunu soruyor ve hemen kendi kendime şu cevabı veriyorum: Medreseyi diriltmek değildir. Çünkü fakülte ile medreseyi ayıran çok temelli bir karakter vardır. O da şudur. Medrese'nin çalışması nassî, apriori, kabletecrübedir. Fakülteler, ilim evleri olduğundan, bunlar mukayeseye, müşahedeye ve en sonunda da mümkün olursa, izaha çalışmaktadırlar... Hükümetin şayanı dikkat olan isteği şudur; bütün manasıyla ilim haysiyeti ve ilim karakteri taşıyan bir fakülte meydana getirmektir. Öylesine bir fakülte ki diğer fakültelerden hiçbir surette ayrılığı olmayacaktır. Aynı vasfı ve aynı hakları haiz ve onlara sahip olacaktır...

Bu ilahiyat fakültesi bence iki türlü kurulabilir. Biri Katolik Fakültesi, Protestan Fakültesi gibi, İslâm İlahiyat Fakültesi olabilir. Biri de medrese bu mevzuu bahis değildir. Fakülte olduktan sonra, daha doğrusu fakülte tarzında kurulduktan sonra bunu iki türlü yapabiliriz.

Biri Katolik Protestan Fakültesi gibi ki, İslâmî bilgiler üzerine çalışır. Diğeri ise yine İlahiyat Fakültesi adını taşır, haddizatında ilâhiyat fakültesi değildir, felsefe fakültesidir. Bu ayrı bir şeydir. İçinde Psikoloji, Sosyoloji, Dinler Tarihi gibi, din ruhiyatı vardır. Bu ayrı bir şeydir. Bu adeta dil ve edebiyat fakültelerinin devamı gibi bir şeydir. Sosyoloji fakültesi…

Bizim istediğimiz şey nedir? Hazırlıkların başında çalışan arkadaşlarla, komisyonda uzun uzun temaslar olmuştur. Bizim istediğimiz İslâm İlâhiyat Fakültesi, ama medrese değil, İlmî karakteri taşıyan İslâm İlâhiyatı Fakültesi, İslâm dinini, İslâm mezheplerini... İlmî surette tetkik edecek bir İlmî fakülte. Tabir mazur görülsün; mahallî ihtiyaçları unutup da bilmem nasıl, mücerret bir spekülasyon zihniyetiyle, sosyoloji, metafizik içine batıp İslâm dinî bilgilerini prensipleri dışına bırakılırsa maksat hâsıl olmaz.

Bir nevi şahsiyet taaddüdü vardır. Bu bizde yoktur. Çünkü bizim formasyon, politik şeamet bir tarafa, bizim neslin formasyonu bütündür. Dinî terbiye almıştır. Formasyon bütün olmazsa bir aralık şahsiyette tezatlar, otomizm psikolojik başlar.

Ben ancak 50 yaşından sonra şu kanaate vardım, bunu bu kürsüden açıkça söylemekten çekinmem bütün ahlâkî, bediî ve lisanî kültürü aldıktan sonra bir insan, dinî formasyona tabi tutulmazsa -şu veya bu şekilde bu terbiyeyi mutlaka hükümet versin demiyorum-şahsiyette bütünlük olmuyor. İnsan dünyevî olan müesseseler dışında, dini gökten inme, semavî cebrî bir şey gibi düşünürse, realiteyi hiç anlamamıştır. İnsan, dediğimiz kültürü almazsa sosyal dediğimiz şeyi iyi anlayamıyor...

Dinî tecrübe de beşer tecrübesinin bir şekli, bir nev-i mahsusudur. Bu işin başını boş bırakırsak, yani ilim adamlarının elinden alırsak, bu ilahiyat fakültesi olmazsa, dinî kültüre ait neşriyat olmazsa nâehillerin eline düşer. Sapıklar çoğalır. Anormaller, psikopatlar hiçbir devirde bu kadar artmamıştır, hiçbir memlekette bu kadar artmamıştır.

Şimdi benim nazarı dikkati celbetmek istediğim nokta şudur. Kısaca tebarüz ettireyim. İlâhiyat fakültesi İslâmiyet'i bütün olarak tetkik etmekle beraber metotlarında, meselelerinde müspet ilimlere dayanmalıdır. 

Şimdi bir nazik noktaya daha geliyorum.

Bu İlâhiyat Fakültesi Atatürk İnkılâbı'ndan sonra ikinci defa Türkiye'de açılıyor. İlk defa İstanbul Üniversitesi içinde kurulmuştu. O İlâhiyat Fakültesi içinde benim de mesuliyetim vardı. Bir nevi sosyoloji fakültesi yaptık, fakat burada yani fakültede İslâmî bilgiler esas, sosyolojik bilgiler yardımcı olacaktır.

Sonra birinci İlâhiyat Fakültesini öldüren bir nokta var. Bu hususta hükümetin nazarı dikkatini celbederim. Efkâr-ı umumiyenin bunu bilmesi lazımdır. Fakülteler mektep değildir. Fakülte talebesiz yaşar. Fakülteler profesörler içindir. Profesör olmayan yerde ilim olmaz, yaratıcı ilim bulunmaz. Bunlar hafıza hamallarına benzemez tecrübe lazımdır. Işık ve ilim fakültedir. Evde ilim olmaz, olsa olsa evde makale yazılır, o kadar! İlim adamı diyerek ilim yaratan, ışık saçan adamı kast ediyorum. Onun için fakülte lâzım, maşerî bir feza lâzımdır, âlim için bu fakülte açılınca 10 sene daha belki talebesiz kalacaktır, yine açık kalacaktır. Yanı okulla üniversite ayrı bir şeydir. Hasan Ali'nin, Reşat Şemseddın’in zamanında talebesiz kaldı. İstanbul Üniversitesi amma, kapanmadı, hocalar çalıştı. Fena mı oldu? Eğer kapansaydı yüz kere geri atardı işi. Bunlar İçtimaî müesseselerdir, kapanmayacak, talebesiz de kalmayacaktır."

Baltacıoğlu'ndan sonra söz alan milletvekilleri genel anlamda fakültenin açılışını olumlu karşıladıklarım belirterek, daha önceki yanlışlara düşülmemesine işaret etmişlerdir... 

Hükümet adına konuşan Millî Eğitim Bakanı Tahsin Banguoğlu: 

"Kurmak istediğimiz bu müessese Atatürk inkılâbının bizi ulaştırdığı yeni medenî ve İçtimaî hayatın şartlarıyla mütenasip ve yeni cemiyetimizin hüviyetine lâyık bir müessese olacaktır. Zaten bunun içindir ki bütün garp memleketlerinde olduğu gibi bizde de ilâhiyat bilgisi veren müesseseyi üniversitenin camiası içinde kurmayı düşünmekteyiz. Bu düşünce haddizatında bazı arkadaşlarımızın endişelerine cevap verecek mahiyettedir. Biz memlekette eski medrese tarzındaki tedrisatı yeniden canlandırmak ve onun yetiştirdiği tarzdaki adamları yeniden yetiştirmek düşüncesinde değiliz... Tesisine teşebbüs ettiğimiz ilâhiyat fakültesi bu zihniyetle çalışacak bir müessese olmayacaktır. Bu İlmî camia içerisinde teşekkül edecek bu müessesenin yetiştireceği yüksek din adamları sivil ve asker bütün münevverlerimizle aynı zihniyette, aynı emelde insanlar olacaktır. Buna kuruluşunda dikkat ettiğimiz gibi, müessesenin işleyişinde, devamında da daima dikkat edeceğiz...

Bu itibarla ilâhiyat fakültesi bir İlmî camia içerisinde kurulacak ve bazı irticaî hareketlere cesaret vermek şöyle dursun, onları men etmek, onları selbetmek ve onları yok etmek fonksiyonunu icra edecektir. Tanzimat'tan bu yana kurulmuş bütün ilim müesseselerimiz gibi ilâhiyat fakültesi de bir meşale olacaktır...

Sayın Baltacıoğlu'nun ifade ettiği cihet ehemmiyetlidir. İlâhiyat başlı başına bir disiplindir. Edebiyat fakültesi ise sadece bir manevî ilimler fakültesidir. Bu itibarla kuruluşunda, İstanbul Üniversitesi'nde vaktiyle yapılmış olduğunu söyledikleri hataya düşülmeyecektir.

Talebe meselesine de temas buyurulmuştu. Arkadaşlar, ilâhiyat fakültesi İstanbul'da son zamanlarda talebe bulamamıştı. Ancak bunu o zamanın inkılâp havasından munbais sayabiliriz. Keza İmam-hatip mektepleri de o zaman talebe bulamamıştı. Fakat biz bu kursları yeniden açtık. Halen bu kurslarda 100'den fazla ortaokul mezunu genç devam etmektedir. Bu gösteriyor ki halkımız dinî hizmetlere rağbet etmektedir. İlâhiyat fakültesine gençler rağbet edeceklerdir ve bu rağbet de teşvik olunacaktır. Umumî usuller çerçevesi dahilinde."

Ankara Üniversite'sine bağlı olarak kurulan İlâhiyat Fakültesi'nin tasarısının oylandığı oylamaya 250 milletvekili katılmış, katılan üyelerin oybirliği ile, yani 250 üyenin tamamının oyu ile fakültenin kurulması için hükümetin getirdiği tasarı kabul edilmiştir. 

1933'de kapatılan İstanbul Darülfünun İlâhiyat Fakültesi'nden 16 yıl sonra açılan Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Kadro Kanunu'nun, TBMM Genel Kurulu'nda oybirliği ile kabul edilmesi oldukça anlamlıdır. 

Örgün eğitimden din öğretiminin çıkarılması sonucu, yetişmekte olan nesillerin millî ve manevî değerleri öğrenmesindeki boşluk ve ihtiyaç kendini hissettirmeye başlamıştır. Toplumun her kesiminde görülen bu ihtiyaç ve isteğe Meclis de katılmıştır. 

Prof. Dr.İsmail Kara'nın Cumhuriyet Türkiyesi'nde Bir Mesele Olarak İslam (Dergâh: 2016) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

İlahiyat Fakültesinin Kuruluş Felsefesi

Gerek Meclis’te gerekse basındaki tartışmalarda yeni kurulacak fakültenin medresenin devamı olmayacağı hususen vurgulanmaktadır. Devrin Milli Eğitim Bakam Tahsin Banguoğlu da Meclis’te “Bu fakülte medrese ruhuyla çalışmayacak, tersine irtica hareketlerine karşı çıkacaktır. Bu fakülte hurafecilerin, önünden yarasalar gibi kaçışacakları bir meşale olacaktır” demiştir. Hiç de tesadüfi olmayan ve yakın tarihin birçok problemine, tartışmasına atıflarda bulunan bu vurgular yeni fakültenin kendi tabiî tarihiyle normal bir irtibata geçmeyeceğini, dinî/şer‘î ilimler ağırlıklı bir eğitim yapmayacağını, hurafe edebiyatı üzerinden halk dindarlığını, taassup üzerinden de dinî hayatın yaşanma ve tezahür biçimlerini dönüştürmeyi hedefleyeceğini, daha da ötede teknik manasıyla din eğitimi vermeyeceğini de bir şekilde ifade etmektedir. 

Nitekim uygulama da esas itibariyle böyle olmuştur. 

Tartışmayı medrese, irtica, skolastik... gibi nazik ve istismara müsait alanlardan Türkiye’nin ihtiyaçları, gerçek bir İslâm İlahiyat Fakültesinin şartları, hoca ve talebe profili, altyapı, program/ders akışı gibi meselelere çekmeye çalışan Diyanet İşleri başkanı Ahmet Hamdi Akseki ve onu destekleyen Selâmet, Sebilürreşad gibi bazı basın-yayın organları büyük çabalar sarf etmelerine ve emek mahsulü raporlar yazıp yayınlamalarına rağmen neticede başarılı olamamışlardır. 

Kanun teklifinde ve Meclis’teki tartışmalarda Fakülte’nin kuruluş gayesi ve hedefleri arasında iki husus öne çıkmaktadır. Bunlardan biri “din meselelerinin sağlam ve ilmî esaslara göre incelenmesini mümkün kılmak”tır ki daha çok akademik eleman yetiştirmeye ve ilmî çalışmalara vurguda bulunmaktadır. “Mesleki bilgisi kuvvetli ve düşünüşünde ihatalı din adamlarının yetişebilmesi için gerekli şartları hazırlamak” ise Diyanet İşleri Başkanlığı’na her kademede (merkez teşkilatı personeli, müftü, murakıp, vaiz, imam...) eleman yetiştirmek ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın Din Dersi hocası ihtiyacını karşılamaya dönüktür. 

Fakülte’nin, bir ara tartışıldığı gibi İstanbul Üniversitesi bünyesinde değil de yeni Türkiye’nin başkentinde, Ankara Üniversitesi içinde açılması da “medrese” ve “eski”ye ait unsurlar taşıma ihtimalinden kurtarılması şeklinde açıklanacaktır. 

O yıllarda Halk Partisi’nin içinde yer almakla birlikte din eğitimi meselelerine daha yumuşak ve daha yapıcı bir şekilde bakan Hamdullah Suphi Tanrıöver’in İlahiyatın programı etrafındaki düşünceleri ve derslerin muhteviyatına dair işaretleri meselenin ne kadar dar ve daraltıcı bir çerçevede ele alındığını gösteren işaretler taşımaktadır. İlk sırada İslâm sosyolojisi dersinin zikredilmesi, tesadüfi bile olsa başlı başına anlamlıdır ve Baltacıoğlu’nun başta zikrettiğimiz ifadelerini hatırlatmaktadır. Bunun yanında Klasik dinî ilimler yok mesabesindedir. 

Ders başlıklarının akışı bize Ankara’da konuşulmuş ve kararlaştırılmış dikkate değer bir çerçeve gibi gözüküyor: 

“Yüksek dinî ilimler için kurulacak müessesemizde (...) [şu] bahislerin okutulmasında büyük fayda görürüm: İslâm sosyolojisi, Kelâm ve Kelâm tarihi, Fıkıh tarihi, İslâm felsefesi, Hıristiyan felsefesi, Luther-Kalvin-Knox gibi büyük din ıslahatçılarının hareketleri tarihi, İslâm medeniyeti tarihi, Mukayeseli dinler tarihi, İslâm güzel sanatlar tarihi, din hakkında büyük mütefekkirlerin düşüncelerine ait olan bir ders. Bu derste bütün beşeriyetin fikriyat tarihinde birinci derecede yer tutan Farabî gibi, İbn Rüşd gibi şark âlimleri de dahil olmak üzere dindar olarak ölen Newton, Pascal, Leibnitz, Descartes, Bergson gibi âlimler ne mühim ve faydalı bir yer tutabilir! (...) Programda kuvvetli bir Arapça, hatta bize şark ilimlerinin kapısını açacak kuvvetli bir Acemce [Farsça] yer tutmalıdır. Buna Hitabet derslerini ilave ediyorum. Bir de ilim ile dinin münasebetlerini ayrı bir bahis halinde okutmalıdır.”

Fakültenin hangi kurumun içinde ve ne şekilde yer alacağı, programının ve ders ağırlıklarının nasıl teşekkül edeceği meseleleri yeteri kadar tartışılmadan sonuca bağlandı. Halbuki Türkiye’nin o günkü imkânları, ihtiyaçları ve şartları yanında Avrupa’daki tecrübeleri de hesaba katarak daha doğru ve daha uygun tekliflerde bulunan yetkili kişiler de vardı. Bunlar batıda olduğu gibi biri üniversiteye, diğeri de Diyanete bağlı olmak üzere iki yüksek din eğitimi kurumu kurulmasını teklif ediyorlardı. Bu tekliflerde bulunanlardan biri de hem medrese hem mektep eğitimi alan, Rasadhane’nin kurucu müdürü Fatin Gökmendir. O sırada CHP milletvekili olarak Mecliste bulunan Fatin Hoca bir röportajında Diyanet’in ve başkan Ahmet Hamdi Akseki’nin görüşlerine yakın fikirleri dillendirmektedir: 

“Müftü, vaiz ve din âlimlerini yetiştirmek için de üniversiteye bağlı bir İlahiyat Fakültesi açılması muvafıktır. Avrupa’nın ekser darülfünunlarında (...), Amerika’da üçyüzü mütecaviz müessesede ilahiyat dersi tedris edilmektedir veya ayrı Katolik, Protestan İlahiyat Fakülteleri vardır. Kiliseye bağlı pratik din adamı yetiştiren müesseseler de ayrıdır. Binaenaleyh bizde de kurulması muvafıktır. Burası [üniversitedeki İlahiyat] dinlerin mukayesesi, tarihi, dinî ihtilaflar, mezhepler, tarikatlar ve dinin mâbadettabia [metafizik] esasları gibi hususların âlimlerini yetiştirirler. Asıl İslâm ilimleri olan Tefsir, Hadis, Usul-i fıkıh, Ehl-i sünnet akaidi ve Fıkıh gibi kolların bilginlerini [üniversite] yetiştirmez. Biz kanun teklifimizde bu noktayı düşünerek ayrıca gene Diyanet İşlerine merbut [bağlı] yüksek din öğretim müessesesinin kurulmasını istedik.”

Fakat bu makul tekliflerin ikinci kısım bazı korkular ve çekinceler yüzünden, belki kontrollü gerilimler üzerinden kabul görmedi, bu ihtimali devre-dışı bırakmak için Diyanet haksız tenkitlere muhatap edildi. Neticede Diyanet ve onun talepleri ile ona yakın duranların görüşleri tamamen devre-dışı bırakıldı ve kanun taslağı bu çerçevede hazırlandı.
 

Prof. Dr.Cağfer Kardaş- Bugünün İlahiyatı Nasıl Olmalıdır.? Sempozyum Bildirileri (Ensar: 2014) adlı kitaptan kısaltılarak alınmıştır.

Müfredat

Müfredat-1949

1949’da açılan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinin programı ilk bakışta önceki programları dikkate almaksızın sıfırdan ve tamamen pozitivist/profan bir zihniyetle hazırlanmış bir program görüntüsü vermektedir. İlk okutulan dersler şunlardan ibarettir: Arapça, Farsça, Yabancı Dil, Sosyoloji, Mantık ve İlimler Felsefesi, İslâm Dini ve Mezhepleri Tarihi, İslâm Sanatı Tarihi, Mukayeseli Dinler Tarihi.  Kayıtlara ve ilk mezunların hatıralarından edinilen bilgilere göre İkinci yıl Hadis Usulü, İslâm’da İlimler Tarihi, Din Psikolojisi, Tefsir, Hadis ve İslâm Hukuku dersleri ilave edilmiş, buna karşılık Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde takip edilmekte olan Sosyoloji dersi kaldırılmıştır. 

 

1949 yılında açılan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi din görevlisi ihtiyacını karşılamak üzere kurulması düşünülmüştür. Ancak İsmail Hakkı Baltacıoğlu gibi bu işi bilen mebusların uyarılarına rağmen profan bir anlayışla pozitivist düşünceyi yansıtan bir program ortaya çıkmıştır. İhtiyaçlar ve beklentiler büyük ve baskın gelince çok geçmeden İslâm Hukuku, Hadis, Tefsir gibi derslerin programa konulması söz konusu olmuştur. Ancak esas din görevlisinden beklenen Kur’ân okuma bilgi ve becerisi dersi düşünülmemiştir. Bu yeni program ne akademik düşüncemize ne de halkın beklentisine cevap verecek durumda olmuştur. O yüzden ortalama dindar kesim Ankara İlahiyat Fakültesinden haberdar bile olmamıştır. Ulusalcı zihniyetin istediği görüntüyü kurtarmak kaygısı yerine gelmiştir ama halkın beklentisi, talebi ve ihtiyacı karşılanmamıştır.
 

Prof. Dr.Mustafa Öcal'ın Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Din Eğitimi (Dergâh: 2017) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin ilk açılış yıllarında uygulanan programa bakıldığında, “derse göre hoca değil, hocaya göre ders” ihdas edilerek öğretime başlandığı anlaşılmaktadır. Ciddi ve düzenli bir program ancak ilk mezunların verildiği 1953 yılından sonra hazırlanıp uygulamaya konulmuştur. 

İlk dört yıllık programda hiç yer verilmemiş olan Kur’an dersinin, “Kuran ve İslâm Dini Esasları” adıyla da olsa ilk iki yılda bu programda yer almış olması olumlu bir gelişme olmuştur. Ancak hem Kur’an ve hem de İslâm Dini ve Esaslarının tek ders hâlinde, üstelik haftada 2 saatlik bir süre tahsis edilerek programa alınması ilginçtir. Belli ki, o dönem bu programı hazırlayanlar hâlâ İlâhiyat Fakültesinde Kur’an öğretimine pek sıcak bakmamışlar. Zaten 1950’li yıllarda bu fakültede öğrenim görenlerin anlatımlarına bakılırsa, her ne kadar 1953’ten itibaren programda Kur’an-ı Kerim dersi yer almış olsa da fiiliyatta ciddi bir Kur’an eğitimi verilmemiştir. Öğrenciler cami cami dolaşarak imamlardan müezzinlerden Kur’an okumasını öğrenmeye çalışmışlar. 

Müfredat-1953

1953-1954 öğretim yılında uygulamaya konulan ders programına bakıldığında ise artık epeyce “İlahiyat Fakültesi programı” denilebilecek hale gelmiş olduğu anlaşılmaktadır. 

İlk iki sene kültür dersleri okutulurken üçüncü ve dördüncü sınıflara toplam 6’şar saatlik Tefsir ve Hadis konulmuştur. Buna karşılık üçüncü sınıfta 2 saatlik Kelâm dersi yer almış ama konuları itibariyle Kelâma yakın ders olan İslâm Mezhepleri Tarihine ise, üçüncü sınıfta 2, dördüncü sınıfta 4 saat olmak üzere toplam 6 saat zaman ayrılmıştır. İslâm Hukuku dersine yalnızca üçüncü sınıfta 2 saatlik zaman tahsisi manidardır. 

Haftada 2’şer saatlik Tasavvuf Tarihi, Dinler Tarihi dersleri yanında, ikinci ve üçüncü sınıfta toplam 3 saat Din Psikolojisi, ikinci sınıfta 2 saat Din Sosyolojisi ve dördüncü sınıfta 2 saat Pedagoji dersleri programda yer bulmuştur. Bu arada birinci ve üçüncü sınıflarda 2’şerden 4 saat İslâm Felsefesi, ikinci ve üçüncü sınıfta toplam 4 saat Felsefe ve Mantık dersi olmak üzere bu gruptaki derslerin toplam saati ise 8’e ulaşmaktadır. 

Nihayet son sınıftaki 2 saatlik İnkılâp Tarihi dersi ile program son bulmaktadır. 

İkinci Programı (1953-1954):

Dersler

Dört yıl boyunca da Kuran dersi programda yer alamayacaktır. Oysa fakültenin kuruluş kanunu TBMM’de tartışılırken, o dönemde Kırşehir milletvekili olarak görev yapmakta olan Dâru’l-Fünûn Eminliği/Rektörlüğü ve 1924’te açılan İlahiyat Fakültesinde hocalık yapmış olan İsmail Hakkı Baltacıoğlu yaptığı uzunca konuşmasının bir yerinde şöyle demiştir: 

Bu İlahiyat Fakültesi Atatürk inkılabından sonra ikinci defa Türkiye’de açılıyor. İlk defa İstanbul Üniversitesi içinde kurulmuştu. O İlahiyat Fakültesi içinde benim de mesuliyetim vardı. (O fakülteyi) bir nevi Sosyoloji fakültesi yaptık. Fakat burada yani fakültede İslâmî bilgiler esas, sosyolojik bilgiler yardımcı olacaktır.

Peki yeni kurulan Ankara İlahiyat Fakültesi’nin programı gerçekten İ. Hakkı Baltacıoğlu’nun dediği gibi mi oldu? İlk yılın programına bakıldığı zaman bu soruya olumlu cevap vermek mümkün değil. Fakülteye gelen öğrenciler lise mezunlarıdır. Liselerde ise Kur’an dersi bir tarafa, o yıllara kadar ilkokullarda, ortaokul ve liselerde Din Bilgisi dersi bile olmamıştır. İlahiyat Fakültesinde Kur’an dersi öğretilmemesi için ileri sürülen gerekçe ise -ilk öğrenci ve mezunlarından bazılarının verdikleri bilgiye göre— “harf inkılâbına uygun olmadığı” imiş. Öğrenciler derslerden sonra çıkıp cami cami gezip kendilerine Kur’an okumayı öğretecek din görevlisi aramışlar. 

Arapça dersine gelince; yine ilk öğrencilerinden bazıları, fakültenin ilk yılında programda Arapça yer almakla birlikte okutulup-okutulmadığını tam hatırlayamamışlardır. Buna karşılık bazıları Arapça dersi görseler de ciddi ders yapılmadığım söylemişlerdir. Hatta ilk sene tamamen Farsça okuduklarını, Arapçayı ise fakültenin açılışının ancak 3. sınıfından itibaren okumaya başladıklarım ifade edenler de olmuştur. Bu ifadelerden anlaşılıyor ki İlahiyat Fakültesinde Kur’an dersini uygun görmeyen zihniyet, bir “dil dersi” olan Arapçaya da pek sıcak bakmamıştır. Buna karşılık Farsça ise ilk yıldan itibaren devamlı okutulmuştur. 

Fakültenin programında Arapça ve Farsçadan başka bir de Batı dili (Almanca, Fransızca ve İngilizce) mevcuttur. Bu üç dilin dışındaki dersler ise genellikle kültür dersleri olarak nitelendirilen; Sosyoloji, Mantık ve İlimler Felsefesi, İslâm Sanatları Tarihi, Mukayeseli Dinler Tarihi dersleridir. İlk yıl okutulan dersler arasında meslekî/dinî ders olarak kabul edilebilecek bir tek İslâm Dini ve Mezhepleri Tarihi yer almıştır. 

Dikkat edilirse ilk dekan ve hocalar genellikle Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi veya Hukuk Fakültesinden görevlendirilmişlerdir. O dönemde dinî yüksek tahsil yaptıran herhangi bir kurum olmadığı için “meslekçi” olarak nitelendirilebilecek hoca pek yoktur. Osmanlı döneminde medrese tahsili yapan ve fakültede hocalık yapabilecek elemanlar mevcut olmakla birlikte onlara pek iltifat edilmediği anlaşılmaktadır. Sonraki yıllarda Tayyip Okiç gibi, Haşan Hüsnü Erdem gibi bazı zatlar da hocalık yapmaya başlamıştır ama ilk yıllarda çoğunlukla hem derslerin türü ve hem de bilhassa meslekî/dinî derslerin hocaları bakımından yetersiz olduğu aşikârdır. 

Prof. Dr.İsmail Kara'nın Cumhuriyet Türkiyesi'nde Bir Mesele Olarak İslam (Dergâh: 2016) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Fakültenin Açılması, İlk Hocaları ve Mezunları

Hocalar

Kurucu kanun fakülte için bir dekan, 8 profesör, 15 doçent ve 28 asistandan oluşan bir eğitim-öğretim kadrosu öngörüyordu. Bu kadronun nasıl teşekkül edeceği Ankara Üniversitesi’nin kurduğu ve içinde hiçbir “ilahiyatçı”nın olmadığı; felsefeci, hukukçu ve tarihçilerden müteşekkil komisyondan belli olmuştu. Nitekim İlahiyat Fakültesi’ne ilk atanan hocalar arasında da -biri hariç-dinî ilimlere vakıf hiçbir “ilahiyatçı” yoktur. İlk hocalar ve okutacakları dersler şu şekilde teşekkül etmiştir: 

  • M. Esad Arsebük, Medeni Hukuk ve Borçlar Hukuku profesörü (İslâm Hukuku hocası, sonra aynı zamanda dekan… Mecelle şârihi ve Fetva Emini Ali Haydar Efendi’nin oğlu olduğu için dinî ilimler, bu arada İslâm hukuku malumatı vardı)

  • Yusuf Ziya Yörükan, İstanbul Dârülfunûn İlahiyat Fakültesi hocalarından ve Diyanet İşleri Reisliği Müşavere Heyeti azası (İslâm Mezhepleri Tarihi hocası),

  • Remzi Oğuz Ank, Etnoğrafya Müzesi müdürü ve Sanat tarihi profesörü (İslâm Sanatları Tarihi hocası),

  • Hilmi Ömer Budda, İstanbul Dârülfünûn İlahiyat Fakültesi müderris yardımcılarından ve Türk Dil Kurumu azası (Dinler Tarihi hocası)

Prof. Halis Ayhan'ın Türkiye’de Din Eğitimi (Ensar: 2014) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Fakülte'nin kurulduğu yıllarda, akademik çalışmalardan geçmiş meslek dersleri için öğretim üyesi bulunamıyordu. Hocaların büyük kısmı doğrudan doğruya İslâmî İlimler alanında yetişmiş elemanlar değildi, en popüler hocalar, eski imparatorluk yadigârı ülkelerde yetişmiş öğretim üyeleridir. İlâhiyat fakültesinin yerli öğretim kadrosu ile tam faaliyete geçebilmesi için yirmi yıla yakın bir zaman beklendi. 

Prof. Dr.Mustafa Öcal'ın Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Din Eğitimi (Dergâh: 2017) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Öğrenciler

Kuruluş kanunu yayımlanıp gerekli ön hazırlıklar tamamlandıktan sonra A. Ü. İlâhiyat Fakültesi 21 Kasım 1949 günü Hukuk Fakültesinin bir bölümünde öğretime başlamıştır. İlk yıl; 63’ü erkek, 25’i kız olmak üzere 88 öğrenci kayıt yaptırmıştır. Kendileriyle mülakat yaptığımız ilk öğrencilerinden bazılarının ifadesine göre; fakülteye kayıt yaptıranlardan bir kısmı devam etmemişler. Devam edenlerden 40 (veya 43) kişi mezun olmuştur. 

İlahiyat Fakültesi, öğrenci olarak -o dönemdeki mevzuat gereği-yalnızca (genel) lise çıkışlı öğrencileri kabul etmekteydi. Zaten o yıllarda henüz İmam-Hatip Okulları açılmamıştı. 1951 yılında İHO açılıp mezun vermeye başladıktan sonra da bu okul mezunlarını öğrenci olarak kabul etmedi. Şayet İmam-Hatip Okulu mezunu olup da İlahiyat Fakültesinde yüksek tahsil yapmak isteyen olursa, lise fark dersleri sınavlarına girip bir de oradan diploma alması gerekiyordu. [1]

Yıllardan beri bu alanda bir boşluk olmasına rağmen bir İlahiyat Fakültesi açılmış, ilk yıl (1949’da) bir umutla 88 öğrenci kayıt yaptırmıştır. Sonraki yıllarda Fakülteye daha çok sayıda öğrenci kayıt yaptırması beklenirken, tam tersi bir durum ortaya çıkmıştır:

Görüldüğü gibi, fakültenin açıldığı yıl 88 öğrenci kayıt yaptırmıştır. Ancak ikinci yıl kayıt yaptıranların sayısı birden 43 kişiye, daha sonraki yıllarda ise 38’e, 15’e, 19’a gerilemiştir. Mezunlar sayısı da kayıt yaptıranlarla doğru orantılı olarak azalmıştır. 

1954-1955 öğretim yılından itibaren kayıt yaptıran öğrencilerde bir artış gözlenmeye başlamıştır. Sonraki yıllarda tekrar düşüş olmakla birlikte 1960-1961 öğretim yılında toplam kayıt 112’ye çıkmıştır. Arkasından gelen yıllarda artık üç rakamlı olarak kayıtlar devam etmiştir. 

İlk yıl kayıt yaptıran öğrencilerin, son sınıfa gelinceye kadar neden yarıdan fazlası fire verip ancak 40 kişi mezun olabilmiştir? 

Dâru’l-Fünûn İlahiyat Fakültesi mezunları gibi bu fakülte mezunları için de istihdam alanı mı yoktu? Hayır, tam tersine geniş bir istihdam alanı oluşmuştu. Gerçekten de fakülte daha mezun vermeden 1951’de İmam-Hatip Okulları açılmış, 1951’de Köy Enstitüleri’ne, 1953’te Öğretmen Okullarına Din Bilgisi dersi konulmuş, bu şekilde çok sayıda öğretmen ihtiyacı ortaya çıkmıştı. Diğer taraftan Diyanet İşleri Başkanlığında da her tür görev alabilme imkânı vardı... Peki buna rağmen ilk yıldan sonra fakülteye karşı neden ilgi azalması olmuştur? 

Bunun birçok sebebi olabilir ama kanaatimizce en önemli sebep; -ders programlarından bahsederken ifade edildiği gibi- ilk açılış yılında programında yeterince dinî ders olmadığı gibi bilhassa Kur’an-ı Kerim dersinin bile yer almamasıdır. Bir İlahiyat Fakültesi açılacak, programında İlahiyatın olmazsa olmaz dersleri yer almayacak!.. Öyle anlaşılıyor ki, ilk açılışta gençler bir umutla gelmiş, üstelik kimi Tıp Fakültesinde başladığı tahsili bırakıp İlahiyat Fakültesine geçmiştir.  Kimi, Siyasal Bilgilerdeki, kimi Edebiyat Fakültesindeki kimi Yüksek Mühendislikteki tahsillerini bırakıp İlahiyata geçiş yapmış ama aradıklarım bulamayarak sukût-u hayale uğramışlardır. 

1953-1954 öğretim yılından itibaren uygulanmak üzere, içerisinde Kur’an-ı Kerim ve dinî (meslekî) derslerin daha yoğunlukta yer aldığı bir programın uygulamaya konulmasından sonradır ki fakülteye olan ilgi artmaya başlamıştır.

Prof. Dr.İsmail Kara'nın Cumhuriyet Türkiyesi'nde Bir Mesele Olarak İslam (Dergâh: 2016) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Yeni İlahiyat Fakültesi ile İlgili İzlenimler

Öğrencilerin Görüşleri

Fakültenin ilk talebelerinden İsmail Cerrahoğlu’nun ve 1954 yılında talebe olan Mehmed Hatiboğlu’nun dersler ve hocalar hakkında anlattıkları birçok bakımdan zikre değer: 

Cerrahoğlu: 

“Fransızcanın yanı sıra, mesleki dersler olarak Yusuf Ziya Yörükan’ın okuttuğu İslâm tarihi, Remzi Oğuz Ank’ın girdiği Sanat tarihi ve Felsefe grubu dersleri vardı. Tefsir, Hadis şöyle dursun, Kuran ve Arapça dersleri bile yoktu. Necati Lügal hocadan Arapça dersi almak için Dil-Tarih’e gidiyorduk; fakat Hocamız önce Farsça öğretmeyi uygun gördü; Arapçayı seneye öğreteceğini söyledi. Sene 1949, İlahiyatın ilk yılı; biz toplam 40 kişi kadardık (...) Rahmetli Tayyip (Okiç) Hoca bizden iki sene sonra geldi Fakülteye; müfredata Tefsir, Fıkıh, Hadis dersleri kondu ve bir program dahilinde ona bağlandı. Tefsir dersine, [daha sonra] Diyanet İşleri Başkanlığı yapmış Hasan Hüsnü Erdem gelirdi; Celâleyn okuturdu. Tabii, arkadaşların Arapçaları zayıf olduğundan, öğrenmeleri zor oluyordu (...) Fakülte, yeni kurulduğu için, binasıyla, hocalarıyla, müfredatıyla müstakil bir fakülte statüsünde değildi. Kurul toplantıları Dil-Tarih’ten, Hukuk’tan hocalarla yapılıyordu: Hukuk Fakültesi’nden Sabri Şakir Ansay -bizim İslâm hukuku dersine girerdi-, Dil-Tarih’ten Hamdi Ragıp Atademir, Bedi Ziya Egemen, Suut Kemal Yetkin. Dekanlar da onlardan olurdu”.

Hatiboğlu: 

“Biz liseyi bitirince fetret devrinden sonra açılmış bir fakülteye [İlahiyata] vardık. Önümüzde mükemmel bir eğitim kadrosu yoktu. Meselâ Ankara İlahiyat Fakültesi açıldığında Tefsir, Hadis, Kelâm gibi temel İslâmî ilimleri okutacak tek Türk profesör yoktu. Hatta bu zaviyedendir ki ilk defa [İslâmî ilimler için] 'Dogmatik İlimler’ diye bir bölüm açmışlardı ve bu bölümü Saraybosnalı Tayyip Okiç hocamıza teklif ediyorlar. Saraybosnalıdır kendisi, Türkiye’den bu vasıfta birisi çıkamamıştır.”

 

Hocaların bir kısmının dine karşı veya dinî meselelerde kayıtsız oluşları ilk mezunların hatıraları arasında en canlı ve vurgulu hususlardan biri olarak zikredilmektedir: 

 

İlk mezunlardan Hüseyin Bayram: 

“İlk yıllarda Kur’an-ı Kerim dersi olmadığı için birçok arkadaşın -ben de dahil-Kur’an-ı Kerim okumak için mahalle mahalle dolaşıp bize Kur’an-ı Kerim okutacak din görevlisi (cami imamı) aradığımızı hatırlıyorum.”

İ. Cerrahoğlu: 

“Hocalardan bir ikisi müstesna ne biz onlara uyum sağlayabildik ne de onlar bekledikleri şeyleri bizde bulabildiler. Ahirete intikal eden bu insanlar hakkında bir şeyler söylemek istemiyorum. Yüce Mevlâm kusurlarını bağışlasın”. 

Hüseyin Bayram: 

“Hocalarımızın zihniyeti birbirinden çok farklı idi. Fakültenin genel havası ile uyumlu olanlar olduğu gibi uyumsuz olanlar da vardı. Uyumsuz olanların bize karşı bakış açıları hiç de iyi değildi. Bunların başında da Dinler Tarihi hocamız Prof. Dr. Ömer Hilmi Budda geliyordu. (...) Bizim inancımızı takviye etmek şöyle dursun adeta yıkmak için elinden ne gelirse yapıyordu”

 

Prof. Dr.Mahmut Kaya- Bugünün İlahiyatı Nasıl Olmalı?-Sempozyum Bildirileri (Ensar: 2014) adlı kitaptan kısaltılarak alınmıştır.

Genç arkadaşlarımın duymasını istediğimi bir hususu anlatmak istiyorum. 1958 senesinde Peyami Sefa Tercüman’da yazıyordu. Ben o zaman yeni yetişiyorum. Onun bu köşe yazısını kesip Gadi Beyzavî tefsirinin arasına koymuşum.  

Bir oryantalist Peygami Sefa’ya gelir ve İslâmiyet hakkında kendisini aydınlatmasını ister. Bazı sorularına cevap verilmesini ister. Peyami Sefa Bey gelen oryantaliste:

“Ben Müslüman bir şahsım genel olarak İslâm dini hakkında sizlere bilgiler sunabilirim ama İslâmiyet’in esas prensipleri hakkında bir şey söyleyemem. Ankara’da bizim İlahiyat Fakültemiz var, orada değerli profesörlerimiz var, bu soruları onlara sorsanız daha iyi yaparsınız.”

 

Der. Adam tebessüm ederek:

“Ben İstanbul’a gelmezden önce Ankara’ya gittim, İlahiyat Fakültesi hocalarıyla görüştüm, -hangi hocalarla görüştü ise- şu kanaate vardım ki, değil İslâmiyet, onlar hiçbir dine mensup değil.” der. 

Peyami Sefa bunu 1958’de yazmıştır. Maalesef o günkü İlahiyat yürek yakıcı, tamamen oryantalist bir zihniyetle İslâm’a dışarıdan bakan veya mevcut rejimin arzu ve isteklerine göre din olgusunu yorumlamak için kurulan bir kurum başka bir şey değil. 

Kültür Sayfası