Cumhuriyetin ve Diyanetin Kurucu Fikirleri

Cumhuriyet’in Kurucu Fikri

Derin Tarih dergisinin 2017 Eylül sayısından kısaltılarak alınmıştır. 

Cumhuriyet idaresinin ve ideolojisinin zor bir geçiş döneminde Fransız usulüne benzer şekilde, din-devlet ilişkilerinin mutlak olarak birbirinden ayrılması ve din işlerinin/Diyanet’in devlet çatısının dışında bırakılması istikametinde bir tercihin yapılmamış olması doğru bir karardır. Çünkü bu topraklarda ve Sünnî İslâm dünyasında din ve devlet birbirinin mütemmim cüzüdür; dinsiz (laik?) bir devletin veya devletsiz bir dinin kültürel ve toplumsal karşılığı yoktur. (Bu sebeple tek-partili yılların katı ve kaba laiklik politikaları dönemlerinde bile hiçbir üst düzey devlet yetkilisi ‘yeni Türk devletinin/Cumhuriyet’in dini yoktur’ mealinde bir cümle telaffuz etmemiş, edememiştir. Darbeci generaller de öyle.)

Bu doğru tercih doğru bir istikamette yorumlanıp yeterli ölçüde ete-kemiğe büründürülebildi mi sorusunun cevabı bugün itibariyle “hayır”dır. Diyanet’in Türkiye’yi taşıma kapasitesi hâlâ zayıftır. Bunun en derindeki sebebi 1923-24’lerden itibaren İslam’ın paranteze alınması hadisesidir. Paranteze almak üstünü örtmek, sıkıştırmak, aşağıya çekmek manasına da anlaşılabilir. Çok-partili hayata geçildikten sonra sağcıların, muhafazakârların, mütedeyyinlerin iktidara gelmesi yahut bürokraside güçlenmesi bu önemli vakıayı esasta değiştirmeyecek, belki tahkim edecektir. 

Mustafa Kemal Paşa’ya danışmanlık da yapan Ahmet Hamdi Başar’ın 30’lu yıllardaki ifadeleri hem takip edilen politikaların arkasındaki fikre hem de bunun düşük seviyesine ve pragmatizmine işaret etmesi bakımından zikre değer: 

“Bizde dini cemiyetin [ve devletin] dışına atmak değil, bilâkis inkılâbın emrine vererek yaşatmak lâzımdır. Camileri yıkıp, terk edip onların yerine halkevleri yapmak suretiyle hedefimize varamayız. Her zaman camide toplanan halka oradan sesimizi duyurmak; oraları modern halkevleri haline koymak, din sınıfını [ulema ve meşâyihi] ortadan kaldırmak, herkesi din ve dünya namına konuşturmak [dini ferdileştirmek, otorite fikrini zayıflatarak dini “herkes”in konuşabileceği bir alan haline getirmek] mümkündür. İslâmlık bu bakımdan en modern, en ileri bir dindir.”

Prof.Dr.İsmail Kara'nın Cumhuriyet Türkiye’sinde Bir Mesele Olarak İslam (Dergâh: 2016) adlı kitanından kısaltılarak alınmıştır.

Cumhuriyet ideolojisinin batılı manada bir din-devlet / siyaset ayrılığını öngörmediği hatta bunu kendisi için tehlikeli ve tehditkâr bir husus olarak telakki ettiği açıktır. Sebebi her ne olursa olsun dini devletle veya devleti dinle irtibatlı görme şeklinde özetlenebilecek bu anlayış ve yöneliş, Türk siyasî düşüncesi ve siyasî gelenekleri ile Cumhuriyet idaresinin din ve İslâmî endişe sahibi Müslüman unsurla ilişkileri açısından normal hatta stratejik olarak doğru kabul edilebilir. Fakat ilke ve tarihî tecrübeyi dikkate alma düzeyinde bize göre normal / doğru olan bu düşüncenin arkasından gelen laiklik anlayışı ve uygulaması ile Diyanet İşleri Başkanlığı organizasyonuna dair mevzuat ve uygulamalar çok alt düzeyde işlemiş, bir başka ifade ile siyasî merkezin dinî alana ve giderek dinî yaşantıya tahakküm etmesine dönüşmüştür. Dine tahakküm ve dinî alanın daraltılması, kısıtlanması şeklinde anlaşılan ve yorumlanan din-siyaset ilişkileri, neticeleri itibariyle dini toplumsal gerilim ve tehlike / tehdit alanlarından biri saymak, siyasî meşruluk araçlarından biri olarak kullanmak, yeni, seküler ve uygun bir din yorumunun (millî din, modem din) ortaya çıkması için sürekli ve etkin tedbirlere başvurmaktan öte bir yere varmamış gözükmektedir. [4]

 

Prof.Dr. İsmail Kara'nın Din ile Devlet Arasında Sıkışmış Bir Kurum: Diyanet İşleri Başkanlığı (M.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi 18: 2000) adlı makalesinden kısaltılarak alınmıştır.

Osmanlı’dan Cumhuriyete

Din-siyaset ilişkileri açısından Cumhuriyet devrinde, Osmanlı batılılaşmasına göre derin kırılmaları mümkün veya zaruri kılan, savunulabilir hale getiren şartların/sebeplerin tamamen dahilî siyasî yönelişlerden neşet etmediği açıktır. Aksi takdirde üç-dört yıl gibi kısa bir zaman içinde Ankara’nın kurumlardan, kurucu kadroya, siyasî söyleme, tavırlara, beyanatlara kadar kendini büyük bir dönüştürmeye ve tasfiyeye tabi tutmasını açıklamak zorlaşacaktır. Bu noktada, ‘kurucu kadronun kafasında, 1923 sonrasında gerçekleştirdiklerinin önceden var olduğu fakat hayata geçirebilmek için uygun zaman kolladıktan’ şeklinde özetlenebilecek açıklama tarzının da mübalağa, en azından boşluklar taşıdığını düşünüyoruz.

İstanbul-Ankara çekişmesinin ortaya çıkardığı meşruiyet problemi (unutmamak gerekir ki büyükelçilikler 30’lu yıllarda İstanbul’dan Ankara’ya taşınmıştır) ve siyasî/fikrî istikrarsızlık Ankara’yı daha çabuk, üzerinde yeterince düşünülmemiş, tartışılmamış, içerde paylaşılması zor fakat uluslararası arenada, mevzuat ve statü itibariyle kendi lehine işleyecek kararlar vermeye icbar etti.

Aslen “teceddütperver” olan fakat muhalefete düşmesinin akabinde “muhafazakâr" kisvesine büründürülen Kazım Karabekir, hatıralarında anlattığına göre, durup dururken Ankara’yı kaplayan “İslâmiyet terakkiye manidir” sloganının Lozan’dan estirildiğini düşünür ve konuyu İsmet İnönü’ye açar. Daha düne kadar Gazi’nin hutbeler okuduğunu, Kur’an’ın, Hz. Peygamber’in, hilâfetin methüsena edildiğini anlatır... İnönü’nün verdiği cevaplar şüphelerini haklı çıkaracak mahiyettedir: 

"(...) Macarlar ve Bulgarlar, aynı saflarda İtilaf devletlerine karşı harp ettikleri ve mağlup oldukları halde istiklallerini muhafaza etmiş olmaları Hristiyan olduklarından, bize istiklal verilmemesi de İslâm olduğumuzdan ileri geldiğini, bugün kendi kuvvetimizle yıllarca uğraşarak kurtulduksa da İslâm kaldıkça müstemlekeci devletlerin ve bu arada bilhassa İngilizlerin daima aleyhimizde olacaklarım ve istiklalimizin de daima tehlikede kalacağım bana anlattı.

"Ben de bu fikre iştirak etmediğimi şu mütalaalarıma dayanarak söyledim: Böyle bir fikrin doğuracağı hareket milletin başına yeniden daha korkunç ve daha meşum bir istibdat idaresi getirecektir. (...) Lozan bize istibdat ve tehlike getirmesin. (...)

"(İsmet Paşa): Hocaları toptan kaldırmadıkça hiçbir iş yapamayız"

Böyle bir ortamın ve bakış açısının ürünü olan Cumhuriyet inkılâplarına bakıldığı zaman, bunların nerede ise hepsinin doğrudan veya dolaylı olarak dinle bağlantılı olduğu görülecektir. 1982 anayasasının da 174. maddesi ile koruma altına aldığı inkılâp kanunları listesinin dinle irtibatı ek açıklamalara ihtiyaç bırakmayacak kadar açıktır. 

Diyanetin Kurucu Fikri

Derin Tarih dergisinin 2017 Eylül sayısından kısaltılarak alınmıştır. 

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın mevzuatı geçmişine göre bugün hayli gelişmiş ve iyileştirilmiş (veya teferruatlandırılmış) haldedir. Personeli ve maddî imkânları itibariyle de öyle sayılır. Türkiye sınırları dışında düzenli olarak meslekî eleman istihdam eden ve nizamî-daimî faaliyetlerde bulunan kurumlar arasında herhalde Dışişleri Bakanlığı’ndan sonra ilk akla gelebilecek büyük kurum odur. 

Yine de mühim soru ortada duruyor: Diyanet’in kurucu fikri değişti mi/değişir mi; gelişti mi/gelişir mi? Asıl görevi ve fonksiyonu bu topraklarda kurucu bir unsur olarak vücut bulan/vücut veren İslamiyet’e ve Müslümanlığa katılmak ve onu tesahüp ederek yeni şartlarda, bugünün ihtiyaçları istikametinde hem bilgi ve kurumsallaşma açısından bir yukarıya çıkarmak hem de yaşayış itibariyle göğertip genişletmek midir; yoksa Cumhuriyet ideolojisinin ve siyasî merkezin talepleri doğrultusunda dinî bilgiyi ve anlayışı değiştirip dönüştürmek, modernleştirmek, sekülerleştirmek, dinî hayat üzerindeki doğrudan ve dolaylı kontrol mekanizmalarını artırmak, din üzerinden sisteme ve laikliğe meşruluk, katılım ve itaat girdileri sağlamak mıdır? 

Soruyu, sorular manzumesini bir başka şekle büründürüp netleştirebiliriz de: Diyanet laik bir kurum mudur, yoksa dinî bir kurum mu? İki arada bir derede mi? 

Bir asra yaklaşan tarihinin ardından hâlâ uzun boylu tartışılmaya ihtiyaç gösteren ama ne hikmetse atlanıp geçilen zor bir sorudur bu. Yine de kurucu fikir etrafında bir hareket ve anlama merkezi edinmek için iki noktaya yoğunlaşılabilir diye düşünüyorum. 

Kanunlar

Bunlardan biri Diyanet’in de kurulduğu 3 Mart 1924 tarihidir. Bu tarihte Diyanet’in kurucu fikrinden ve bugününden bağımsız olarak ele alınamayacak üç büyük kanun çıkarıldı, üç büyük kırılma vuku buldu. Hem de ivedilikle... 

  • Çıkarılan kanunlardan biri Hilafeti ilga ediyordu. Bu kanun, sadece Hilafetin ilgasını değil aynı zamanda devletin “dinî” kimlikten, mânevî-metafizik unsurlardan bütünüyle tecridini ve belki daha da önemlisi Türkiye’nin îslâm dünyasıyla merkezî irtibat noktası olan, yakın tarihi 4 asırlık, uzak tarihi 13 asırlık bir makamı ortadan kaldırıyordu.

  • İkinci kanun Tevhid-i Tedrisat Kanunu idi. Bu kanun da Türk eğitim sistemini “dinî” muhtevadan/mantıktan uzaklaştırmış ve örgün din eğitimini büyük ölçüde (1933 yılında bütünüyle), yaygın din eğitimini ise tamamen ortadan kaldırmış oluyordu.

  • Üçüncü kanun tamamen Ankara’ya mahsus bir tecrübe olan Şer‘iye ve Evkaf Vekâleti’ni ilga eden ve din işlerinin tedvirini Başbakanlık’a bağlı bir başkanlık (riyaset) olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’na devreden kanundur. 

 

Diyanet’in kurucu fikri bu üç zorlu ve problemli kanunun toplamının arasında ve içinde teşekkül etmiştir. Elbette daha sonra bunlara başkaları da eklenmiştir. Bugüne kadar gelen ve devam edeceğe benzeyen köklü problemlerinin sadece kendisiyle alakalı olmayışı da bu yüzdendir. Onun için kanunun gerekçesinde ana unsur olarak yer alan ve mantık itibariyle doğru gibi gözüken “din işlerinin siyasetten arındırılması” fikren ve fiilen hiç gerçekleşmemiş bir şeydir. Söz konusu olan, “dinî alanın” 1924 öncesine göre daha fazla daraltılması, siyasî kontrol ve tahakküm altına alınması, zaman zaman istismar edilmesi ve biçimsizleştirilmesidir.

 

Görev Alanları

Kurucu fikir için bakılacak ikinci yer Diyanet’in görev ve yetki alanlarıyla ilgili düzenlemeler ve uygulamalardır. 3 Mart 1924 tarihli kanunun 1. maddesi ele verdikleri kadar gizledikleri açısından da önemli olmalı.

Diyanet’e yüklenen fetva, itikat ve ibadetle alakalı irşat (sınırlı eğitim-öğretim) ve ibadethanelerin idaresi vazifeleri 40 yıl sonra 22 Haziran 1965 tarihli “Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun”un 1. maddesi ile şöyle düzenlenmiştir: 

“İslâm dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlık’a bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.”

1961 Anayasası ile genel idare içine alınan (madde 154) Diyanet, 1982 Anayasasında müstakil bir maddeye konu olacaktır. Bu madde kuruma hem laiklik ilkesi doğrultusunda yer tayin etmekte hem de görevlerinin istikamet ve muhtevasını belirlemektedir:

“Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir” (madde 136).

Prof.Dr.İsmail Kara'nın Cumhuriyet Türkiye’sinde Bir Mesele Olarak İslam (Dergâh: 2016) adlı kitanından kısaltılarak alınmıştır.

633 sayılı Diyanet teşkilat kanununun laiklik ilkesine aykırı olduğu iddiasıyla Birlik Partisi tarafından açılan iptal davası için Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararın gerekçesinde yer alan ve bizim siyasî merkezin esas görüşü olarak alınabileceğini düşündüğümüz değerlendirmeler de tartışmaya çalıştığımız husus için önemli olmalıdır:

“Diyanet İşleri Başkanlığı, dinî bir teşkilat değil, Anayasanın 154. maddesinde saptandığı üzere genel idare içinde yer almış idari bir teşkilat durumundadır. (...) Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Anayasada yer almasının ve mensuplarının memur niteliğinde sayılmasının, (...) birçok tarihî nedenlerin, gerçeklerin ve ülke koşullarıyla ihtiyaçların doğurduğu bir zorunluk sonucu olduğunda kuşku yoktur. (...) Dinin devletçe denetiminin yürütülmesi, din işlerinde çalışacak kimselerin yetenekli olarak yetiştirilmesi yoluyla dinî taassubun önlenmesi ve dinin toplum için manevi bir disiplin olmasının sağlanması ve böylece Türk milletinin çağdaş uygarlık seviyesine erişmesi, yücelmesi ana ereğinin gerçekleştirilmesi gibi nedenlere dayan [maktadır], (...) Devletin bu alandaki yardımı ve Diyanet İşleri kuruluşu görevlilerinin memur sayılması, devletin din işlerini yürüttüğü anlamına gelmeyip ülke koşullarının zorunlu kıldığı ihtiyaca uygun bir çözüm yolu bulmak erek ve anlamını taşımaktadır.” (Haziran 1972 tarihli Resmi Gazete).

Prof.Dr.İsmail Kara'nın Cumhuriyet Türkiye’sinde Bir Mesele Olarak İslam (Dergâh: 2016) adlı kitanından kısaltılarak alınmıştır.

Diyanet’e Biçilen Yerin Seviyesi ve Kapasitesi

Gerçekten de Diyanet teşkilatı, nerede ise Cumhuriyet’le yaşıt tarihi süresince, kendisine biçilen yere ve sınırlara sadık kalarak Müslümanların din işlerine bakmaktan çok “devletin din işlerine bakan”, devletin felsefî ve siyasî temayülleri, zaman zaman baskıları doğrultusunda dinî yorumlar yapan, halkın din anlayışını, dini yaşama biçimini dönüştürmeyi amaçlayan bir kurum olagelmiştir. 1982 anayasasının ilgili maddesinde geçen; “Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir” ifadelerinin arka planında da bu vardır. 

Diyanet’in dinin algılanma ve yaşanma tarzı üzerinden halk dindarlığı ile bu tür dindarlığı besleyen cemaat ve tarikatlara karşı yürüttüğü mücadele aslında Diyanet’le veya Cumhuriyet devri ile başlamış bir şey değildir. Bunun köklerini İslâm’ın, kendisinin değilse de mevcut durumunun ıslahat hareketlerine, modernleşmeye, ilerlemeye, kurtuluşa müsait ve uygun bir manzara arz etmediğini ve “gerçek / sahih İslâm” istikametinde bir dönüşüme uğratılması gerektiğini savunan XIX ve XX. yüzyıl Müslüman aydınlarında aramak gerekecektir. Bu söylemdeki “sahih / gerçek” vurgusunun sahihlikten ziyade modernleşme süreçlerine uygunluğu ifade ettiği bugün için artık açıklığa kavuşmuş bir husustur. “Hurafe” ise terkedilmek istenen, bu yüzden de esasta dinî olup olmadıklarına bakılmadan gayrimeşru ilân edilen unsurların umumi adıdır. Burada itikadı açıdan meşru olmayan hurafe ve bâtıl inanç vurgusu bir araç olarak kullanılmakta, bunun üzerinden halk dindarlığı hatta dinin ete kemiğe bürünmüş, bir coğrafyaya, bir kültüre sinmiş hali zayıflatılmaktadır. 

Tarihi gerilere doğru gitse de Diyanet’in dergileri, kitapları, hutbeleri ve umumi söylemiyle XIX. yüzyıl potivizminin, Protestanlığın ve yeni Selefîliğin esas iddiaları ve tortularını taşıyan bu bakış açısını bugün bile halk dindarlığı üzerinde bir baskı ve dönüştürme aracı olarak kullandığı / kullanmaya icbar edildiği görülmektedir. Aslında Diyanet teşkilatı ve İlahiyat Fakülteleri bütün tarihleri boyunca dinle pozitivizm bilimcilik arasındaki derin zıtlığı felsefî bir problem olarak hissetmiş ve üzerine yoğunlaşmış değildir. Bu yüzden bilimperestlik ve rasyonalizm, hem de dini ve dindarlığı savunmak gibi esasında olmayacak bir fonksiyonla birleşerek hükümranlığını sürdürmektedir. Diyanet’in Türkiye’yi “pozitivist bir anıtkabir” haline getirmek hususundaki çabalara katılma arzusu ve oranı küçümsenemeyecek boyutlardadır. Bunun son örneklerinden biri Diyanet dergisinin, kapağında “ne çaputtan ne faldan; yardım yalnız Allah’tan” spotuyla hurafe özel sayısı çıkarmasıdır. Diğeri kurumun 2006 yılında müftülükler kanalıyla halk arasında yaygın olan hurafe ve batıl inançları tesbit etmeye çalışması (1380 hurafe tespit edilmiştir) ve bu konuyu başka yazılarla destekleyerek dergisinde hususi olarak işlemesidir. 

Siyasî merkezin ana temayülü ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tarihi boyunca isteyerek veya zorlamalar neticesinde yaptığı icraata bakıldığında Cumhuriyet ideolojisinin din-devlet ayrılığı manasında bir laiklikten çok dinin dünyevileşmesi ve siyaset-kamu alanındaki fonksiyonlarından, iddialarından tecrit edilmesi manasına bir sekülarizmden yana tavır koyduğu ve bu tavrı, alanını genişleterek bugüne kadar ısrarla sürdürdüğü neticesine varılabilir. Bir önceki Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu’nun bir beyanatında kullandığı cesur ifadeler, Protestanlık söylemini çağrıştırmaktan ötede Diyanet’le seküler din anlayışı irtibatının nerelere kadar götürülebileceğinin de açık beyanı olmalıdır: 

“Biz artık ritüel [ibadet] merkezli bir dindarlık değil ahlâk merkezli bir dindarlık, etkili ve anlamlı bir dindarlık üzerinde duruyoruz”. (Kendilerinin fıkıh ve İslâm hukuku profesörü yani muamelat ve ibadet konulan mütehassısı olduğu hesaba katıldığında bu cümleler şüphesiz daha da anlamlı hale gelecektir).

Bu kısmı bitirirken aktaracağımız satırlar ise bir önceki başkan Bardakoğlu’nun kaleminden çıkmadır ve alımlı beyanlar olmanın ötesinde maddi karşılıkları bulunabilecek bir tespite mi yoksa bir temenni ve siyasete mi işaret ettikleri meçhuldür: 

“Cumhuriyetin Osmanlı geleneği üzerine kurduğu önemli bir projesi olan Diyanet İşleri Başkanlığı, bürokratik işleyiş ve yapısı, sunduğu hizmetin kamu hizmeti niteliğinde olması yönüyle bir kamu kurumu ve devlet organıdır. Toplumu din konusunda aydınlatırken kullandığı dini bilgiyi, bilimsel metodolojiye bağlı olarak ürettiği ve laiklik gereği bu konuda yetkin ve bağımsız olduğu için bilimsel özerkliğe sahiptir. Toplumdaki din realitesinin sebebi değil sonucu olduğu, topluma din hizmeti sunarken toplumun istikrarlı dini tecrübesini, hassasiyetlerini ve beklentilerini göz önüne aldığı ve bunları din konusundaki doğru bilgi ile dengelemeye çalıştığı için de sivil ve demokratik bir tabana sahiptir.” 

Kültür Sayfası