Müttefiklerin Üstünlüğü ve

Türkiye’nin Batı Dünyası ile Entegrasyonu

 

Almanya’nın Yenilgisi Ufukta Görünüyor

Müttefik Üstünlüğü: Kasım 1942 - Mayıs 1945

Aralık 1941 'de Japonya'nın Pearl Harbour'a saldırması­nın ardından Amerika Birleşik Devletleri'nin savaşa katılması savaşın seyrini değiştirdi. [i]

Türkiye'nin "fiilî tarafsızlık" siyasası, Almanya'nın çıkarına sonuçlar doğurmuş bulunuyordu. Böylece, Almanya bir cephe daha açmaktan kurtulduğu gibi, Müttefikler'in Türk hava alanlarından ve hava sahasından yararlanmaları engellenmiş oluyordu. [ii]

İnönü 30-31 Ocak 1941'de, Adana yakınlarında duran bir trende Churchill'le bir görüşme yapmayı kabul etti. Adana Konferansı'nın ardından, Şubat 1943'te Türk-İngiliz askeri gö­rüşmeleri başladı. İngilizler hava ve kara müfreze birlikleri için Türki­ye'de tesis kurma planlarına başladılar ama Türkler, İngiliz kuvvetlerinin topraklarına yayılmasını geciktirmek için lojistik sorun­larını bahane ederek her seferinde geri adım attılar.[iii]

4-6 Aralık 1943 tarihle­rinde Roosevelt ve Churchill'le yeniden Kahire'de yapılan bir konfe­ransta bu teklifler İnönü'nün önüne geldi... Kahire'de alınan kararlardan sonra başlayan askeri görüşmeler çıkma­za girmişti... Ankara'ya gelen askeri heyet, bir sonuç alamayınca 4 Şubat 1944 tarihinde geri döndü ve İngilizler Türkiye'ye sağladık­ları malzemeleri göndermeyi kestiler. Aynı yılın ortalarında Sovyetler, artık Türkiye'yi savaşa dahil etmek istemediklerini bildirmişti; çünkü bu şekilde Stalin'in güneydoğu Avrupa savaş sonrası planlarını engellemiş olacaklardı.[iv]

Müttefik Üstünlüğünün İç Politikaya Yansımaları

Savaşın Almanlar lehine gözüktüğü 1941 ortalarından 1943 sonuna kadar Türkçü-Turancı hareketlere direkt ya da dolaylı destek veren, Varlık Vergisi'ni uygulayan hükümet, 1944 yılına geldiğinde Müttefiklerin savaşı kazanacağım gördü. Doğal olarak Türkiye, Balkanların da Moskova'nın egemenlik sahası olacağı endişesine kapıldı. Üstelik Moskova uzun zamandır Ankara'ya karşı açık tavır alıyordu. Belki daha endişe verici olan, müttefiklerden de savaş sonrası için rahatlatıcı bir güvence alamıyordu. Bu korkudan hareketle Türkiye, Müttefikleri ve SSCB'yi memnun edecek bir takım adımlar attı.[v]

Türk hükümeti ilk iş olarak iç siyasette Nazi rejimini çağrıştıran bazı uygulamaları düzelterek Müttefiklere mesaj gönderdi. İlk önce demokratik ülkelerin tepkisini çeken Varlık Vergisi kanununu 15 Mart 1944'te yürürlükten kaldırdı. Arkasından 1944 yılı mayıs ayında Türkçülük ve Turancılık hareketi içinde olanları tutuklatması, Sovyetler Birliği'ne görünmek adına yapıldığının bir göstergesiydi. Üstelik bununla da kalmayıp, Türkiye'ye sığınmış bir grup Azeri Türkünü de Sovyetlere geri gönderdi.[vi]

Savaşa Katılmamanın Savaş Sonrasındaki Sonuçları

Sovyetler Birliği'nin Türkiye Üzerindeki Emelleri

SSCB Almanya'nın yenilmesinde Kızıl Ordu'nun yadsınamaz katkısının ve topraklarına Alman saldırısı sırasında milyonlarca vatandaşım yitirmesinin dünyada uyandırdığı havadan yararlanarak, Türkiye'den toprak islemekte ve Boğazlar üzerinde de bazı haklar ileri sürmekte gecikmeyecekti. Türkiye'nin ise SSCB ne karşı koyacak ne askerî ve ne de ekonomik gücü yoktu.[vii]

SSCB, 1925 tarihli Türk-Sovyet Tarafsızlık ve Saldırmazlık Antlaşması'nı 19 Mart 1945'de feshettiğini bildirdi. Bu durumun ortaya çıkardığı gerginlik sürerken SSCB bu kere 7 Haziran 1945 günlü bir nota ile doğu sınırımızda kendi yararlarına bazı düzenlemeler yapılmasını, Boğazlar'da kendisine üs verilmesini ve buranın iki devletçe ortaklaşa savunulmasını, Montreux Sözleşmesi'nin ikili bir antlaşma yapılarak değiştirilmesini istedi. Türkiye, bu önerileri geri çevirdi, ancak SSCB, 7 Ağustos 1946 ve 25 Eylül 1946'da iki nota daha vererek bu isteğini yeniledi.[viii]

SSCB ile ilişkiler gittikçe gerilmeye başlıyordu. 19 Mart'ta Molotov, Türk büyükelçisi Selim Sarper'i makamına çağırarak, 20 yıllık SSCB ile Türkiye iliş kilerinin temelini oluşturan 17 Aralık 1925 tarihli Türk-Sovyet Dostluk ve Tarafsızlık Anlaşması'nın, zamanın şartlarını karşılamadığı gerekçesiyle, feshim ilişkin bir nota verdi. Ancak yeni bir anlaşma için görüşme yapabileceklerin söyledi. Türkiye, bu notaya, Molotov'a ne istediklerini sorarak cevap verdi Hâlbuki Molotov, Türkiye'nin öneri yapmasını bekliyordu. Türkiye isi daha önce korktuğu senaryo ile baş başa kaldı. Sovyetler baskı yapıyordu ama Londra ve Washington'un Türkiye'ye karşı tavrı net değildi.[ix]

7 Haziran 1945'te Molotov, Türkiye'nin Moskova büyükelçisi Selim Sarper'i tekrar davet ederek iki ülke arasındaki sorunların giderilmesi için yeni bir anlaşma yapılabileceğini söyledikten sonra, temelde iki konudaki isteklerin dile getirdi: Birincisi, Montreux'de kendi lehine düzenlemeleri içeren isteklerdi. İkincisi ise Birinci Dünya Savaşı sırasında sürülen bir buçuk milyon Ermeni'nin tekrar anavatanlarına dönmelerinde kendilerine yurt olarak verilmek üzere, daha önce Ermenilere ait olduğunu iddia ettiği Kars ve Ardahan'ın Sovyet Ermenistanı'na iade edilmesiydi.[x]

Türkiye’nin Durumu

Soğuk Sa­vaş sırasında Türkiye, liberal demokrasiye olan bağlılığı sebebiyle de­ğil, Sovyetler Birliği'nden aldığı tehditler sebebiyle batıya yaklaştı. [xi]

Türklere göre savaş sonrası dünyadaki en önemli mesele, Amerika Bir­leşik Devletleri'yle Sovyetler Birliği'nin başrol oyuncusu olduğu çift kutuplu sistemdi. Bu sebeple Türkiye 1914 yılından önce Osmanlı Hü­kümetinin yaptığı gibi, ittifaklar kurulan ve rekabet yaşanan bir sah­nede, bir Avrupa gücünü diğerine karşı kullanamıyordu. Önceki döne­me kıyasla, Türkiye'nin seçenekleri artık çok daha azdı. Tarafsız kalmayı tercih etme durumundaysa kendini korumak için yeterli ekonomik, teknik ve askeri kaynağa sahip değildi.[xii]

Stalin’e karşı koyabilmek için Türkiye’nin karşıt ve dengi bir güç bulması gerekiyordu. Askeri caydırıcılık sağlan­madığı müddetçe diplomatik çıkışların bir faydası olmayacaktı. 1939'da İngilizlerle imzalanan antlaşma hâlâ geçerliydi ve Türkiye'nin mevcut tek ittifak anlaşmasıydı. Ama Sovyetler Birliği’ne karşı Türki­ye’yi desteklemeye yetecek kadar gücü veya kaynağı olup olmadığı şüpheliydi. Bu yüzden Türki­ye, ABD desteğine başvurmak zorundaydı. İnönü Hükümetinin yap­ması gereken ilk iş, Amerika Birleşik Devletleri’yle diğer batı kuvvetlerinin Sovyet taleplerine razı olmamalarını sağlamaktı. İkinci iş olarak, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin seferberlik halini sürdürebilmek için batı­dan mali destek sağlamalı ve üçüncü olarak, Sovyetlere karşı uzun va­deli korunma sağlamak için batıyla güvenlik taahhütlerine dayalı bir ittifak kurabilmekti. [xiii]

İngiltere’nin ve ABD'nin Tutumu

1945 yılına geldiğinde Müttefikler zafere adım adım ilerlerken Türk hükümetinde karamsar bir hava hâkimdi. Hükümet, üç büyüklerin liderleri 1945'te Yalta'da savaş sonrası Avrupa'yı görüşmek için bir araya geldiklerinde Churchill'in Stalin'e Türkiye aleyhine taviz vereceğinden endişeliydi. Neredeyse bu endişeler gerçekleşecekti. İngiltere Dışişleri Bakanı Eden, konferans öncesi Türkiye'nin aleyhinde bir girişimde bulunulmayacağına dair Ankara'ya güvence vermeyi Churchill'e önerdiğinde Churchill, kızgın bir şekilde "Son iki yıldır doğru yönde adım atması için Türkiye’yi iknaya çalıştım, ama onlar reddetti, kaçırdığı trene son anda atlamasını istemem" diye cevap verir. Ancak Akdeniz'deki uzun dönem İngiliz çıkarları göz önüne alındığında Churchill'in takındığı duygusal tavra yer yoktu. Nitekim Dışişleri Bakanı Eden'in itirazları Churchill üzerinde etkili oldu.[xiv]

Yalta Konferansında Türkiye konusu 10 Şubat'ta gündeme geldi. Stalin sadece' savaş zamanında değil, barış zamanında da Türkiye'nin inisiyatifine terk edilmelerinin kabul edilemez olduğunu ve Montreux'nün günün şartlarına göre değerlendirilmesini talep etti. Roosevelt ve Churchill, Stalin'e hak vererek bu konunun üç ülkenin dışişleri bakanının yapacakları ilk toplantıda gündeme alınmasına karar verildi ama Boğazlar konusu burada gündeme alınmayacaktır.[xv]

Yalta da alınan önemli kararlardan biri de, nisan ayı sonunda San Francisco'da toplanacak Birleşmiş Milletler toplantısına, sadece 1 Mart 1945 tarihine kadar Japonya ve Almanya'ya savaş ilân eden ülkelerin kurucu üye sıfatıyla katılmaya hak kazanacak olmasıydı. Bunun üzerine Türkiye 23 Şubat 1945'te Almanya ve Japonya'ya savaş ilan etti ama bu hareket sembolik olmaktan öteye gitmedi.[xvi]

Sovyetler'in 19 Mart 1945 günlü notayla Türkiye'den toprak istemeleri karşısında da ABD'nin tutumunun ne olduğu Truman'ın anılarında açıkça ortaya konulmuş bulunuyor. Truman demektedir ki: "Toprak verme sorununun Türk ve Rusların kendi başlarına oturup çözmeleri gereken bir sorun olduğunu söyledim." [xvii]

Görülüyor ki, Türkiye'nin topraklarından bazı bölgelerin SSCB'ne geçmesi o günlerde ABD'ni ilgilendiren bir konu değildi. Bu arada anımsatmak yerinde olacaktır ki, o dönemde SSCB, Orta Avrupa'da ve Balkanlar'da kendisine bağlı bir devletler kuşağı oluşturmaktaydı ve Batılılar buna engel de olamamışlardı. [xviii]

Soğuk Savaş Şartları Oluşuyor

İkinci Dünya Savaşı sonunda, Müttefiklerle Sovyetler Birliği'nin stratejik işbirliğine dayalı ortak hareket edebilme kabiliyeti, savaş sonrası paylaşımlar söz konusu olduğunda çatışmaya dönüştü. Bu çatışmanın önemli göstergelerinden birisi de, Türkiye'nin savaşa katılış şekliydi. Türkiye'nin savaş ilan etmesini, Churchill ve Roosevelt desteklerken Stalin şiddetle eleştiriyordu. Konferanstan hemen sonra Sovyet basını her gün Türkiye'yi eleştiren ve küçülten yayınlar yapmaya başladı.[xix]

Bir yanda, Yunan İç Savaşı kızışmış, komünistler ağır basmaya başlamış, diğer yanda ise, İran krizi önemli bir tırmanış içerisine girmiştir. Orta Doğu'daki gelişmeler de buna eklenince, Amerika ve İngiltere'nin Türkiye'ye dönük tavırları değişmeye başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa’nın yıkılmış olması ve Sovyetleri dengeleyen ABD'nin Avrupa'dan çekilmesi kuvvetler dengesinin tamamen SSCB lehine bozulmasına neden olmuş ve Ruslar Avrupa'nın en güçlü devleti olarak sahneye çıkmıştır. Sovyetler, Almanya ve Japonya'nın yenilmesiyle doğusunda ve batısında meydana gelen boşlukta yayılma politikası takip etmeye başlamıştı. Kızıl Ordu’nun işgal ettiği bölgelerde oluşan rejimleri Sovyetler Birliği tayin etmekteydi. Churchill 5 Mart 1946'da ABD'de yaptığı bir konuşmasında artık Avrupa'da bir "Demir Perde" örüldüğünden bahsedecektir. [xx]

ABD'nin Sovyetler Birliği ile aynı cephede savaşmış olması, savaşın bitiminde de önceleri uzlaşmacı bir tutum takınması; başlangıçta Yunanistan'ın içişlerine ABD'nin karışması, Sovyetlerin İran'dan çıkmak istememeleri, özellikle de Orta Doğu'da artık barınamayacak ölçüde güçsüzleşmiş olan İngiltere'nin çıkarlarını ABD aracılığı ile sürdürmek istemesi gibi ve ilk kez Churchill'in kullandığı "demirperde" sözcüğü vb. nedenlerle ve Sovyetler Birliği'nin de karşı önlemler almaya başlamasıyla soğuk savaş başlayacaktı. [xxi]

1946 yılının başında Sovyetlerin İran ve diğer yerlerde yaptıkları başkan Truman'ın tutumlarında önemli bir değişikliğe neden oldu. Truman, ABD dışişleri bakanına ithafen 3 Ocak 1946 tarihli mektubunda şunları yazmıştı: Rusya’nın Türkiye’yi istilâ ederek boğazlar bölgesini ele geçirmek isteğinden artık hiç şüphem kalmadı. Eğer bu gidişe demirden bir yumruk gösterip “dur" demezsek yeni bir savaş çıkacaktır. Tek bir lisandan anlıyorlar, ’kaç tümeniniz var?" Rusya'nın ihtiyaçlarını karşılamaktan bıktım. [xxii]

Truman'ın yaptığı tahminler, Sovyetlerin İran Azerbaycan'ına asker takviyesi yaparak, hem İran'ı hem de Doğu Türkiye'yi tehdit etmesi ve Türkiye'ye ya da Yunanistan'a karşı kullanabileceği Bulgaristan kuv­vetlerini güçlendirmesiyle, Mart 1946'da gerçekleşmeye başladı. USS Missouri adlı savaş gemisinin 6 Nisan 1946'da İstanbul'a gelmesi Türk halkına büyük moral verdi. Bu sırada boğazlar konusunda yaşanan diplomatik mücadele devam edi­yordu.  [xxiii]

Türkiye’nin Batı ile Entegrasyonu

Truman Doktrini ve İlk Yardımlar

Türk-Amerikan ilişkilerinde dönüm noktası 1947’de yaşandı. ABD Başkanı Harry Truman, 12 Mart 1947’de kongrede yaptığı konuşmasında Türkiye ve Yunanistan’a, Sovyetler Birliği tehdidi altında bulundukları gerekçesiyle, ciddi ekonomik ve askerî yardım yapılmasını talep etti.[xxiv]

Truman, kendi adına izafen “Truman Doktrini” olarak anılmaya başlanan bu konuşmasında Soğuk Savaşın çerçevesini çizmiş ve bu savaşın hammadde kaynaklarının bol olduğu ve stratejik öneminin büyük olduğu Ortadoğu’da geçeceğini söylemişti.[xxv]

Truman’a göre Ortadoğu’daki düzenin sağlanması Türkiye ve Yunanistan’ın bütünlüklerinin korunması ve Komünizmden uzak tutulmasına bağlıydı.[xxvi]

Savaşın yaralarını henüz saramamış olan Yunan Hükümeti, Bulgaristan ve Yugoslavya'da Arnavutların destek verdiği komünist asilerin yenilgisine uğramak tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Truman, 12 Mart 1947'de, kongrede Türkiye ve Yunanistan'a 1948 yılının Ha­ziran ayı sonuna kadar 400.000.000 dolarlık bir yardım programının tamamlanmasını oylamaya sunmuştu. Takip eden iki ay içinde meclis çoğunluk kararıyla programı kabul etti. [xxvii]

Truman Doktrini, Soğuk Savaş tarihinde ve Türkiye'nin güvenlik ara­yışında önemli bir dönüm noktası olmuştu. Yunanistan’daki ekonomik ve siyasi durum Türkiye'dekinden daha tehlikeliydi. Bu yüzden Tru­man, kongreye hitap ederken asıl dikkati bu konuya çekmişti. Böylece 300.000.000 dolarlık yardım Yunanistan’a, 100.000.000 dolarlık yardımsa Türkiye'ye yapılacaktı. [xxviii]

Truman Doktrini’nin Önemi

Amerika Savunma Bakanı James Forestall, 1951 ’de yayımlanan günlüğünde aldıkları sonuçla ilgili şunları söylüyordu: “Türkiye ve Yunanistan’a yaptığımız yardım ve destek, dünyanın çeşitli kara parçalan ve ülkeleriyle ilgili çok daha önemli ekonomik ve politik hedefler ile planlarımızın ilk denemesiydi.”[xxix]

Özellikle Sovyetler’in Türkiye’den toprak talebi nedeniyle, Türk-Sovyet ilişkilerinin iyice bozulmasına neden olmuş ve “Batıyla bütünleşme” sürecinin önünü açmıştır. Bu kapsamda Truman Doktrini, Sovyetlerin ve komünizmin Avrupa ve Orta Doğu'ya yayılmasını önlemek için ABD'nin temel stratejilerden biri olarak ön plana çıkacaktır. Diğerleri ise, "Marshall Planı" ve NATO idi. [xxx]

Marshall Yardımı

Türkiye ve Yunanistan’dan sonra sıradaki hedef Avrupa’ydı. [xxxi]

4 Temmuz 1948’de yapılan anlaşmayla Amerika’nın Marshall Planı yürürlüğe girdi. Amerika Dışişleri Bakanı George Marshall tarafından ortaya konan plan, ikinci Dünya Savaşı’nda yıkıma uğramış Avrupa ülkelerine ekonomik yardım öngörüyordu.[xxxii]

Birleşmiş Milletler Genel Kurul toplantısında 18 Eylül 1947'de SSCB adına söz alan Vişinski'nin, daha sonra yapılacak bu antlaşmanın hükümlerine bakınca, doğrusu önemli bir gerçeği dile getirdiğini kabul etmek gerekir: "Marshall Planı başka bir siyasî silâhtır. Bu, Truman Doktrinin Avrupa'ya tatbik edilmiş şeklidir. Marshall Planı'nın hakikî manası, Avrupa'nın iktisaden Birleşik Amerika'nın tahakkümü altına girmesi ve Avrupa memleketlerine Birleşik Amerika'nın siyaseten müdahalesidir. “[xxxiii]

"Truman Doktrini" ve "Marshall Planı" Sovyet yayılmacılığına karşı alınan ekonomik içerikli temel uygulamalardı. Askeri eksen ise, Nisan 1949'da kurulan NATO ile başladı. Avrupa'da soğuk savaşın yarattığı şartlan değerlendiren Amerika, askeri ittifak politikası izleyerek Sovyetlere karşı önlem almaya başlamıştı.[xxxiv]

1948 yılında Türkiye ek olarak Marshall yardımı almaya başlamış ve Avrupa Ekonomik işbirliği Örgütü (OEEC), daha sonra Ekonomik İşbir­liği ve Kalkınma Örgütü (OECD) üyesi olmuştu. O zamandan 1950 yı­lına kadar Avrupa Kalkınma (Marshall Planı) Programı kapsamında yaklaşık 183.000.000 dolarlık ekonomik ve 200.000.000 dolarlık aske­ri yardım almıştır.  [xxxv]

NATO’ya Giden Yol

Adnan Menderes, İsmet İnönü’nün dışarıdaki denge politikasının aksine aktif bir siyaset izleme yoluna gitti. İlginçtir, Türkiye’nin NATO’ya üye olma talebi kabul edilmedi. Ancak Türkiye ısrarlıydı...[xxxvi]

Türkiye bu talebini sürekli yenilerken Soğuk Savaş da gittikçe ısınıyordu. Amerika ile Sovyetler Birliği arasındaki gerginlik had safhadaydı.[xxxvi]

Tam bu sırada, 25 Haziran 1950 tarihinde Sovyetler Birliği destekli Mareşal Çoe Yong Gun komutasındaki Kuzey Kore birlikleri, sınır olarak kabul edilen 38. paraleli geçerek Amerika yanlısı Güney Kore’ye girdi.[xxxvi]

İki gün sonra ABD Başkanı Truman, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin çağrısı doğrultusunda Amerikan Hava ve Deniz kuvvetlerine bölgeye çıkma emrini verdi.[xxxvi]

Bu durum NATO’ya girmek isteyen ama bu isteği bir türlü kabul edilmeyen Türkiye’nin Amerika’ya kendini göstermesi için bulunmaz bir fırsattı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin asker gönderme çağrısına ABD’den sonra karşılık veren ikinci ülke Türkiye oldu.[xxxvi]

Kore Savaşı başladıktan bir ay sonra Adnan Menderes Hükümeti batı kampına olan bağlılığını gösteren önemli bir işaret vererek, 4500 Türk askerinin BM kuvvetlerine katılacağını duyurdu. Kore'ye Türk askeri gönderme kararını aldıktan sadece bir hafta sonra ittifaka ka­tılmak için resmen başvuruda bulundular. [xxxvii]

Üç yıl süren Kore Savaşı’nda ağır kayıplar veren ülkelerden biri de Türkiye’ydi. Türkiye’nin Kore’ye asker göndermesinin temel amacı ABD’nin yanında olduğunu gösterip NATO’ya üye olmaktı.[xxxvi]

Şubat 1952'de Lizbon'da dü­zenlenen Kuzey Atlantik Konseyi toplantısında ittifakın genişletilme­si resmen kabul edildi. Altı yıl sonunda Türkiye'nin savaş sonrası siya­seti nihayet en büyük hedefine ulaşmıştı. [xxxviii]

Türkiye'nin batı savunma yapısıyla entegrasyonu ve batı or­dularının Türkiye'de varlık göstermesi 1950'lerde çok hızlı gelişmişti. [xxxix]

İki taraflı ve gizli yapılan birçok anlaşmanın ardından, Adana yakınlarında bulunan incirlik Ha­va Üssü ve Karamürsel, Çiğli ve Diyarbakır'daki diğer üslerle beraber, Karamürsel, Sinop, Samsun, Trabzon, Belbaşı ve Diyarbakır radar is­tasyonları da dahil olmak üzere Türkiye'de birçok ABD-NATO tesisle­ri kurulmuştu. İskenderun ve Yumurtalık'ta donanma tesisleri ve de­polama merkezleri kurulmuştu. 1957 yılında yapılan bir anlaşmanın verdiği yetkiyle ABD Hava Kuvvetleri Türk topraklarında nükleer silah­lara sahip saldırı uçakları bulunduruyordu. 1960'ların sonunda Türk topraklarında yaklaşık 24.000 ABD askeri personeli görev alıyordu. ABD yardımı, malzeme ve eğitim desteği, Türkiye'nin silahlı kuvvetlerini çağdaşlaştırmasında ve ekonomiyi düzeltmekte önemli bir rol oy­namıştı. 1948'den 1964'e kadar Türkiye'ye yapılan toplam ABD aske­ri yardımı 2.271.000.000 dolara ulaşmış, yapılan levazım fazlası mal­zeme sevkiyatıysa 328.000.000 doları bulmuştu. 1950-1962 yılları arasında batı dünyası Türkiye'ye yaklaşık 1.380.000.000 dolar tutarın­da ekonomik yardımda bulunmuştu ve bu yardımın önemli bir kısmı­nı ABD sağlamıştı. 1950'lerde Türkiye'nin yıllık ihracat rakamı 320.000.000 dolara, yıllık ithalatıysa 400.000.000 dolara ulaşmıştı. Bu yardımlar olmadan Türkiye'nin ekonomik büyüme hızını artırması ve aynı zamanda savunmasını güçlendirmesi mümkün olamazdı. [xl]

Barker Raporu

Çoğu kişinin bilmediği şey, sanırım, Dünya Bankası'ndan ilk borcun İnönü zamanında istenmiş ve bu bankanın görevlilerinin bu yüzden Türkiye'ye gelip tıpkı bugünkü gibi incelemeler yapmış olduklarıdır. CHP iktidarı döneminde Dünya Bankasından Türkiye'nin kalkınması için bir rapor istenmiştir. Kaleme alınan rapor, bu arada iktidar değişikliği olduğu için, DP iktidarına verilecektir. Rapora hazırlayan kurul başkanı, James M. Barker olduğu için, bu rapor "Baker Raporu" olarak anılacaktır. Raporu kısaca özetleyelim: "Sanayi Yatırımlarında Öncelikler" başlıklı bölümde, önceliğin sanayiye değil tarıma verilmesi gerektiği belirtildikten sonra sanayinin soba, basit pompa, pulluk, çekiç, testere vb. şeylerin üretilmesinden öteye geçmemesi, bunlarla sınırlı kalması öneriliyor. Bunun yanı sıra, sanayi olarak şunlar da olabilirmiş: Tuğlacılık, camcılık, dericilik, mobilyacılık, basit aşı ve surum yapımcılığı, sabunculuk, çanak çömlekçilik vb.... Buna karşılık, özellikle yatırım yapılmaması gereken alanlar da şunlar: Ağır makine ve metal işleme, ağır kimya, selüloz ve kağıt sanayileri.[xli]

 

Dipnotlar

[i] Türk Dış Politikası. William Hale. Mozaik: 2003

[ii]Karşı Devrim. Çetin Yetkin. Kilit:2014

[iii] Türk Dış Politikası. William Hale. Mozaik: 2003

[iv] Türk Dış Politikası. William Hale. Mozaik: 2003

[v]Türkiye’nin Politik Tarihi. Komisyon. Savaş Kitap:2014

[vi]Türkiye’nin Politik Tarihi. Komisyon. Savaş Kitap:2014

[vii]Karşı Devrim. Çetin Yetkin. Kilit:2014

[viii]Karşı Devrim. Çetin Yetkin. Kilit:2014

[ix]Türkiye’nin Politik Tarihi. Komisyon. Savaş Kitap:2014

[x]Türkiye’nin Politik Tarihi. Komisyon. Savaş Kitap:2014

[xi] Türk Dış Politikası. William Hale. Mozaik: 2003

[xii] Türk Dış Politikası. William Hale. Mozaik: 2003

[xiii] Türk Dış Politikası. William Hale. Mozaik: 2003

[xiv]Türkiye’nin Politik Tarihi. Komisyon. Savaş Kitap:2014

[xv]Türkiye’nin Politik Tarihi. Komisyon. Savaş Kitap:2014

[xvi]Türkiye’nin Politik Tarihi. Komisyon. Savaş Kitap:2014

[xvii]Karşı Devrim. Çetin Yetkin. Kilit:2014

[xviii]Karşı Devrim. Çetin Yetkin. Kilit:2014

[xix]Türkiye’nin Politik Tarihi. Komisyon. Savaş Kitap:2014

[xx]Türkiye’nin Politik Tarihi. Komisyon. Savaş Kitap:2014

[xxi]Karşı Devrim. Çetin Yetkin. Kilit:2014

[xxii] Türk Dış Politikası. William Hale. Mozaik: 2003

[xxiii] Türk Dış Politikası. William Hale. Mozaik: 2003

[xxiv]Özel Harp Tarihçesi. Ecevit Kılıç. Timaş: 2010

[xxv]Özel Harp Tarihçesi. Ecevit Kılıç. Timaş: 2010

[xxvi]Özel Harp Tarihçesi. Ecevit Kılıç. Timaş: 2010

[xxvii] Türk Dış Politikası. William Hale. Mozaik: 2003

[xxviii] Türk Dış Politikası. William Hale. Mozaik: 2003

[xxix]Özel Harp Tarihçesi. Ecevit Kılıç. Timaş: 2010

[xxx]Türkiye’nin Politik Tarihi. Komisyon. Savaş Kitap:2014

[xxxi]Özel Harp Tarihçesi. Ecevit Kılıç. Timaş: 2010

[xxxii]Özel Harp Tarihçesi. Ecevit Kılıç. Timaş: 2010

[xxxiii]Karşı Devrim. Çetin Yetkin. Kilit:2014

[xxxiv]Türkiye’nin Politik Tarihi. Komisyon. Savaş Kitap:2014

[xxxv] Türk Dış Politikası. William Hale. Mozaik: 2003

[xxxvi]Özel Harp Tarihçesi. Ecevit Kılıç. Timaş: 2010

[xxxvii] Türk Dış Politikası. William Hale. Mozaik: 2003

[xxxviii] Türk Dış Politikası. William Hale. Mozaik: 2003

[xxxix] Türk Dış Politikası. William Hale. Mozaik: 2003

[xl] Türk Dış Politikası. William Hale. Mozaik: 2003

[xli]Karşı Devrim. Çetin Yetkin. Kilit:2014

Kültür Sayfası