II. Dünya Savaşı'na Girilirken Türkiye

II. Dünya Savaşına Girerken Ordunun Durumu

Türk ordusu İkinci Dünya Savaşı'na hazırlıksız yakalandı. Modem anlamda silah, araç ve gereçleri yok denecek derecede azdı. Bunun ötesinde ordunun çadır ve askerî giysi eksikliği yanında modern orduların terk ettiği atların bakımı dahi yapılamıyordu. [i]

1938 yılına gelindiğinde hükü­met, 1932-33 döneminde yüzde 23'lerde olan savunma harcamaları­nı yüzde 44'e çıkartmıştı ama silahlı kuvvetler hâlâ modern teçhizat­lardan yoksundu. Ordunun toplam kuvveti, hâlâ Birinci Dünya Savaşı'ndan kalma silahlara sahip 150.000 askerden oluşuyordu. Ordunun az sayıda tankı ve zırhlı aracı vardı ve ulaşım hâlâ atlarla veya katır­larla sağlanıyordu... donanmasın­daki en büyük kruvazör hâlâ Almanya'nın 1914'te verdiği Yavuz'du.[ii]

Savaşın başladığı sıralarda 150 bin civarında olan ordu mevcudu, seferberlik ilanı ile 1.300.000'e çıkmış; zamanla 1,5 milyonu bulmuştu.[iii]

II. Dünya Savaşı Sırasında Ekonominin Durumu

Savaşın başlaması ile birlikte Türkiye'de zorunlu olarak alınan önlemler ve izlenen iç siyasa, her giderek artan bir hoşnutsuzluk ile sonuçlanacaktı. Her şeyden önce, caydırıcılığı sağlamak için olabildiğince büyük bir ordu gerekiyordu. Ordunun donanım eksikliğinin giderilmesi için gereken kaynağın halktan sağlanması bir yana, silahaltına alınanlar ister istemez tüketici konumuna geçiyor, üstelik ekonomisi temelde tarımsal üretime bağlı olan ülkede, üretimdeki insan gücü aynı oranda da devre dışı kalıyordu. [iv]

Seferberliğin ekonomiye getirdiği yükün halka ağır bir bedel olarak yansıması kaçınılmaz olmuştu. Her şeyden önce tarımdaki faal nüfusun önemli bir kısmı silâh altındaydı. "Üretici" kesim birden "ana tüketici" hâline geldi. Üstelik Avrupa ve Akdeniz'in savaş alanı hâline gelmesi, ithal malların ülkeye girişini zorlaştırdı ve birçok mal karaborsaya düştü. Zenginler mal stokluyor, malları yerine tekrar koyamayacağını bilen tüccarlar da fahiş fiyattan satış yapıyorlardı.[v]

Halkın ama özellikle de büyük çoğunluğu oluşturan yoksul halkın ll. Dünya Savaşı boyunca nasıl giderek daha da artan bir sıkıntı ve açlık içine sürüklendiğini açıkça ortaya koyacak olan uygulama, ekmek konusundadır. Ekmek, bugün olduğu gibi o günlerde de halkın temel gıdasıydı. Şu farkla ki, o tarihlerde halkın beslenmesindeki yeri bugünkünden çok daha önemliydi. 1941 yılının Şubat ayında alınan karar uyarınca tek tip ekmek yapılması ve ekmeklik una %15'geçmeyecek oranda çavdar katılması öngörüldü. Haziran 1941'de bu kararnameye bir ek kabul edildi; buna göre de, bundan böyle ekmeğe katılan çavdar oranı %20'ye çıkarıldı ve ayrıca %30 oranında da arpa katılabilecekti. Bununla yetinilmedi: 13 Ocak 1942'de çıkarılan bir başka koordinasyon kararı ile ekmek "vesika"ya bağlandı ve kişi başına verilecek ekmek günde 7 yaşına kadar olan çocuklar için 187,5, 7 yaşından yukarı olanlar için 375, ağır işçiler için 750 gram olarak sınırlandırıldı. 2 Mart 1942'de ise ekmeklik una %25 oranında mısır unu da katılacağı bildirilmiş, 13 Nisan 1942'de de bu katkı maddelerine arpa da eklenmiş bulunuyordu.[vi]

II. Dünya Savaşı Öncesi Almanya İle İlişkiler

İkinci Dünya Savaşı kapıya dayandığında Türkiye ekonomik açıdan ciddi sıkıntı içerisindeydi ve dış desteğe ihtiyacı vardı... Türkiye'nin ihracat kalemi, krom hariç, tarım ürünlerinden oluşuyordu. Bunun tek alıcısı da Almanlardı. Almanlar, Türklerin istediği fiyattan mal alabiliyorlardı. Sömürgelerinden daha kaliteli mamul ve hammadde temin edebilen İngiltere, ya Türkiye'den mal almıyor ya da düşük fiyattan almak için ısrar ediyordu. İkinci Dünya Savaşı başlarında Almanya, Türkiye'nin en önemli ticaret ortağı haline geldi; ihracat ve ithalatının %50'sini kontrolünde tutuyordu. [vii]

Savaşın İlk Yılları

Türkiye, tüm savaş boyunca tarafsızlığını korumuştur. Bu politika Türki­ye'nin 1914'ten itibaren yaşadığı deneyimlerin, ülkenin gücünün ve uluslararası konumunun doğal bir sonucu olarak görülebilir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye'de bulunan tüm liderler bundan bir önceki dünya savaşını bizzat yaşamışlardı ve doğal olarak böylesi bir tecrübeyi tekrar yaşamak istemiyorlardı. Ülkeyi savaşın getireceği ölüm ve yıkımdan uzak tutmak asıl amaçlarıydı. Türkiye'nin silahlı kuvvetleri Almanya'dan veya Sovyetler Birliği'nden gelecek bir karşı taarruzu karşılayamayacak durumdaydı. Tür­kiye'nin savaşa katılmakla elde edebileceği hiçbir şey yoktu, ama kay­bedebileceği çok şey vardı. [viii]

1939'da İngiltere ve Fransa’yla bir üçlü ittifak anlaşması imzalamıştı. İtalya Yunanistan'a saldırınca antlaşmanın 3. Maddesinde Türkiye'nin savaşa katılmasını gerektiren haller de ortaya çıkmış oldu. Hükümet savaşa katılmama kararını duyurdu... Türkler, antlaşmayı Fransa ve İngiltere'yle imzaladıklarını ve şimdi Fransa savaştan çekildiği için savaşa girmekle yükümlü tutula­mayacaklarını iddia ediyorlardı.[ix]

Türklerin savaşa katılmama kararında İngilizlerin gösterdiği tepki be­lirsizdi. Dışişleri Baka­nı, 11 Temmuz 1941'de Lordlar Kamarası'na, İngiliz Hü­kümetinin ‘Türk Hükümetini savaşa girmekten alıkoyan nedenleri tak­dir ettiğini' söylemişti. Bir İngiliz askeri raporunda, Türkiye'nin sa­vaşa girmesi ve Almanya'nın saldırısına uğraması durumunda, Hitler ordularının ülkeyi 16 hafta içinde fethedeceği varsayımında bulunul­muştu. Aslında savaşa giren bir Türkiye İngiltere'ye faydadan çok zarar getirebilirdi. İngilizler, Türkiye'nin verdiği kararı resmi olarak ka­bul etmemiş olmalarına rağmen, daha fazla baskı yaparlarsa Türkleri Almanya'ya doğru itecekleri endişesiyle yapacak daha fazla bir şey ol­madığını fark ettiler. [x]

Modem savaş yeteneği olmayan bir orduya sahip Türkiye'nin Alman ordusu gibi zırhlı ve motorlu bir orduya karşı olası bir savaşta nasıl savaş verebileceği gerçekten düşündürücüydü. Elbette İnönü'nün dediği gibi, Türk ordusu verilen emri yerine getirecekti; ama bu, muhtemelen gerilla savaşı şeklinde olacaktı. [xi]

1941 baharında Türkler, Almanların Balkanlarda ilerlemesini kaygıyla izliyordu. Alman birlikleri Romanya'yla Bulgaristan'ı tamamen işgal etmişlerdi... 4 Mart 1941 'de Hitler, İnönü’ye şahsi bir mektup yazarak, Bulgaristan'a yapılan saldırının hiçbir surette Türkiye'ye yönelik olmadığını, tamamen Yunanistan'da bulunan İngilizlere karşı bir harekât olduğunu bildirdi.  [xii]

18 Haziran 1941' de on yıl geçerli olmak üzere imzalanan Türk-Alman Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması'nda, iki hükümet birbirlerinin toprak bütünlüğüne riayet edeceklerini ve bir­birlerine doğrudan ya da dolaylı olarak yöneltecekleri herhangi bir ha­reketten kaçınacaklarını kabul ettiler. Ama antlaşmanın önsözünde, 1939'da İngilizlerle yapılan antlaşmaya atıfta bulunularak bu taah­hütlerin “her bir tarafın mevcut anlaşmalarına bağlı olarak” gerçek­leştirileceği yazmaktaydı. [xiii]

Antlaşmanın imzalan­masıyla Türkiye tam anlamıyla tarafsız bir devlet olmuştu. El­bette Türkler, İngilizlerle kurdukları ittifaka sadık kalmaları beklenir­ken, Almanlarla anlaşmaya çalıştıkları için eleştirilebilir ama o zamanlardaki stratejik durumları göz önüne alındığında daha güvenli bir se­çenekleri olmadığı ortadadır. [xiv]

Yine de, uzun va­dede tehlikeler devam ediyordu. Savaşı Sovyetler Birliği kazanacak olursa, büyük ihtimalle Avrupa'daki tek büyük güç olacak ve boğaz­larda istediklerini yaptırabilecekti. Diğer yandan, Rusya'nın çökmesi ya da teslim olması durumunda, Hitler'in bir sonraki kurbanı Türkiye olabilirdi. [xv]

Savaş Sırasında Nazilere Karşı Beslenen Duygular

Türkiye üzerinden Ortadoğu'ya ulaşıp Britanya İmparatorluğu’nu devre dışı bırakmak yerine Sovyet ordularını devre dışı bırakmayı tercih eden Hitler, 2 Haziran 1941 tarihinde Sovyetleri işgale başladı. Bu, Türkiye kadar Mihver'e karşı henüz tek başına mücadele eden İngiltere'yi de sevindirdi. Bahardan beri teyakkuzda olan Türkiye, Nazi ordusunun rotayı Sovyetlere çevirmesiyle derin bir nefes aldı.[xvi]

Almanlar SSCB'ye saldırdıktan sonra Türkiye'nin savaşa karşı tavrı farklı bir boyut kazandı. Aslında bu sırada Türk yetkililerinin düşüncelerinin karmaşık olduğunu görüyoruz. Türkiye, sadece Alman saldırısını atlatmamış; aynı zamanda millî egemenliğini ve toprak bütünlüğünü tehdit eden ve her adım atışında acaba tepkisi ne olur diye endişe ettiği tarihî düşmanı saldırıya uğramıştı. Almanlar şimdi bu düşmanı, tarih sahnesinden silebilirdi; en azından Ankara'nın umudu böyleydi.[xvii]

İngiliz taraftarı olan milletvekilleri de savaşı Almanya'nın kazanacağına inanmaya başlamış ve Müttefik safında kalmanın yanlış olduğuna inanır olmuşlardı. Ordu içinde ve eğitimli kesimlerde de yavaş yavaş Alman yanlısı eğilimler güçlenmeye başlamıştı.[xviii]

Türkiye Diktatörlük ile mi Yönetiliyordu?

Çetin Yetkin:

İnönü’nün 1 Haziran 1936 günlü genelgesiyle İçişleri Bakanı aynı zamanda Parti Genel Sekreteri; illerin valileri aynı zamanda partinin il başkanları; denetçiler de bölgelerinde parti denetçileri yapılmış bulunuyorlardı. [xix]

En önemli olgu, Almanya'dan esinlenildiği anlaşılan parti ve devlet birliği kuramının uygulamada gerçek bir işlevi olabilmesinin, aynı Almanya'da olduğu gibi bir "führer"in, yani bir şefin, bir yol göstericinin varlığına bağlı bulunmasıydı. Gerçekten de, Alman Nasyonal Sosyalist kuramcı E.R.Huber'in belirttiği gibi, Nasyonal Sosyalist devletin 3 temel öğesi vardı: ulus, führer ve parti. İçlerinde en önemlisi de "führer"di. Atatürk, hiçbir zaman bu tür bir şefliği ya da önderliği benimsememiş ve öyle olmamıştı ama onun ölümünü hemen izleyen günlerde İnönü, “Millî Şef" unvanı ile bu rolü bütünüyle üstlenecekti. [xx]

İnönü'ye resmen "Millî Şef" ve bir de üstelik "değişmez" sözcüğü de önüne eklenerek "değişmez Millî Şef" denilmesi, Atatürk'ün ölümü üzerine 26 Aralık 1938'de toplanan CHP olağanüstü kurultayında yapılan Tüzük değişikliğiyle oldu. Değiştirilen 3.maddede CHP'nin "değişmez" Genel Başkanı'nın İnönü olduğu öngörüldü. [xxi]

Millî Şef'in neden değişmez olduğuna gelince, Tüzük değişikliğinin gerekçesinde bu da şöyle açıklanıyordu: Şef'in sık sık değişmesi parti otoritesine zarar verir. Kaldı ki, tüm ulusun şefinin, Millî Şef olmuş yüksek bir kişinin, bu şefliğinin her dört yılda bir sürdürülüp sürdürülmeyeceğinin görüşülüp tartışılması uygun değildir. Bu, şefin otoritesini sarsar. O halde, Millî Şef "değişmez" olmalıdır.[xxii]

Savaş Sırasında Konan Varlık Vergisi ve Uygulamanın İlgi Çekici Kökenleri

11 Kasım 1942 tarihinde TBMM, vergilendirilmiş servet üzerinden alınacak, görünüşte haklı gerekçelere dayanan tasarıyı onaylandı. Amaç; devlete kaynak bulmak, piyasadan para çekip enflasyonu frenlemek, karaborsacıların ve stokçuların aşırı kârını ağır vergilerle engellemekti. Ancak Başbakan Saraçoğlu'nun CHP grup toplantısında yaptığı konuşma, tasarının başka amacının da olduğu izlenimi doğurdu: "Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldıracak Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz."[xxiii]

Kanun servet ve kazanç sahiplerinin servetleri ve kazançları üzerinden bir defaya mahsus olmak üzere vergi alınmasını öngördü. Vergiler 15 gün içinde ödenecekti… ödenmediği takdirde yükümlülerin mallarına haciz gelecek, tutuklanacak ve çalışma kamplarına gönderilecekti. Bu yüzden kendisine biçilen vergi miktarını ödeyebilmek için taşınmaz mallarını ucuz fiyata elden çıkartmak zorunda kalanlar oldu.[xxiv]

Sonuçta tamamı gayrimüslim olmak üzere vergisini ödeyemeyenler Aşkale Deveboynu Geçidi, Van, Erzurum, Zigana Dağı, Bitlis, Elazığ, Kop Dağı, Diyarbakır, Siirt ve Palu'daki çalışma kamplarına gönderildiler. Bu kamplara Müslüman yükümlülerden hiç kimse gitmedi. [xxv]

Nazilerin toplama kampını çağrıştıran çalışma kamplarının varlığı, ciddi tartışmalara sebep oldu. Özellikle Müttefikler, varlık vergisi ile ilgili uygulamalara şiddetli tepki gösterdi. İngiliz ve Amerikalılar sık sık uygulamanın ırkçı niteliğine vurgu yaparak azınlıkların hedef alınmış olmasını protesto ettiler Tepkilerin artması üzerine 1943 yılı sonbaharına doğru kamplara gönderilenle: evlerine geri dönmeye başladı.[xxvi]

İşin bir ilginç yanı da, kanunun gündeme geldiği dönemlerin Nazilerin savaşta üstün olduğu dönemler olmasıdır. Talihsizlik ise, bu kanunun Hitler'in Yahudilere karşı uygulamalarını çağrıştırıyor olmasıdır.[xxvii]

 

 

Dipnotlar

[i]Türkiye’nin Politik Tarihi. Komisyon. Savaş Kitap:2014

[ii] Türk Dış Politikası. William Hale. Mozaik: 2003

[iii]Türkiye’nin Politik Tarihi. Komisyon. Savaş Kitap:2014

[iv]Karşı Devrim. Çetin Yetkin. Kilit:2014

[v]Türkiye’nin Politik Tarihi. Komisyon. Savaş Kitap:2014

[vi]Karşı Devrim. Çetin Yetkin. Kilit:2014

[vii]Türkiye’nin Politik Tarihi. Komisyon. Savaş Kitap:2014

[viii] Türk Dış Politikası. William Hale. Mozaik: 2003

[ix] Türk Dış Politikası. William Hale. Mozaik: 2003

[x] Türk Dış Politikası. William Hale. Mozaik: 2003

[xi]Türkiye’nin Politik Tarihi. Komisyon. Savaş Kitap:2014

[xii] Türk Dış Politikası. William Hale. Mozaik: 2003

[xiii] Türk Dış Politikası. William Hale. Mozaik: 2003

[xiv] Türk Dış Politikası. William Hale. Mozaik: 2003

[xv] Türk Dış Politikası. William Hale. Mozaik: 2003

[xvi]Türkiye’nin Politik Tarihi. Komisyon. Savaş Kitap:2014

[xvii]Türkiye’nin Politik Tarihi. Komisyon. Savaş Kitap:2014

[xviii]Türkiye’nin Politik Tarihi. Komisyon. Savaş Kitap:2014

[xix]Karşı Devrim. Çetin Yetkin. Kilit:2014

[xx]Karşı Devrim. Çetin Yetkin. Kilit:2014

[xxi]Karşı Devrim. Çetin Yetkin. Kilit:2014

[xxii]Karşı Devrim. Çetin Yetkin. Kilit:2014

[xxiii]Türkiye’nin Politik Tarihi. Komisyon. Savaş Kitap:2014

[xxiv]Türkiye’nin Politik Tarihi. Komisyon. Savaş Kitap:2014

[xxv]Türkiye’nin Politik Tarihi. Komisyon. Savaş Kitap:2014

[xxvi]Türkiye’nin Politik Tarihi. Komisyon. Savaş Kitap:2014

[xxvii]Türkiye’nin Politik Tarihi. Komisyon. Savaş Kitap:2014

Kültür Sayfası