İstanbul Müftülüğünün Önemi

Prof.Dr. İsmail Kara ile Söyleşi (Din ve Hayat Dergisi: 24. Sayı-2015)

Osmanlı’dan Cumhuriyete geçişte bir kopuş yaşandı dediniz. İstanbul Müftülüğü bu kopuşun neticesinde ortaya çıkan en önemli kurumlardan birisi ve bu kurumun mensupları pek çok inkılaba da şahitlik etmek durumunda kalıyor: Dil devrimi, kılık kıyafetle ilgili düzenlemeler, tekke ve türbelerin kapatılması, Türkçe Kur’an-Türkçe ezan tartışmaları... İlk müftü Mehmed Fehmi Ülgener de tüm bu meselelere muhatap. Bu sürecin nasıl geçirildiğine dair sarih bilgilerimiz yok. Bu konuda siz neler söylersiniz?

Esas itibarıyla sessizler. Sessizlik onlar için bir siyaset ve korunma tarzı. İşlerine bakıyorlar olabildiğince. Konuşma mecburiyetinde kaldıkları durumlar da var. Mesela halifelik ilga ediliyor, vatandaş soruyor: “Cuma namazı kılınacak mı?” “Hutbeyi kim ve kimin adına okuyacak?” Tabii bu türden sorulara İstanbul Müftüsü cevap vermek zorundadır. Bu ve benzeri sorulara Fehmi Efendi’nin verdiği cevaplar basına da intikal ediyor. Zaten din ile alakalı devrimler yapılırken -ki Türkiye’de din ile alakalı olmayan hemen hiçbir devrim yoktur- Diyanete doğrudan ve resmen hiç danışılmıyor. Bu, işin hem hukuken, hem dinen zor taraflarından biridir. Dinle ilgili birçok karar alınırken Diyanet devrede değil. Buna isterseniz ezanın Türkçe okunma meselesinden bakın, ister Ayasofya’nın müze haline getirilmesi örneğinden bakın, hiçbirinde Diyanet’in görüşünün alındığına dair elimizde bir bilgi yok. Kırık dökük malumattan biliyoruz ki çok sıkıntılı bir dönem. Bir kısmı milletvekili, bazıları bürokrat bu insanların siyasetin içinden geldiğini hesaba katmamız lazım. İttihad ve Terakkinin, Millî Mücadele’nin içinden geliyorlar, Cumhuriyet’i kuran kadroyu şu ya da bu düzeyde tanıyorlar, bir şekilde hukukları, yakınlıkları var. Dolayısıyla kendilerine göre onlar da yüksek siyaset takip ediyorlar.

Yine dolaylı ve nakıs bazı malzemelerden anlıyoruz ki, kendilerini olabildiğince siyasî tartışmaların dışına çıkarmaya çalışıyorlar. Siyasî merkez dinî bir meseleyi doğrudan tartışma konusu yapmışsa buna herhangi bir şekilde müdahil olmamayı tercih ediyorlar. Esas olarak birinci tutumu muhkemleştiriyorlar; çünkü bu onların elinde. Bunu olabildiğince hassas bir şekilde yönetmeye çalışıyorlar. 

İstanbul Müftülüğü’nün hususen 1924 sonrası Cumhuriyet idaresi nezdinde konumu neydi?

İstanbul Müftülüğünün hakikaten çok önemli tarafları var. Öncelikle “devamlılık’a dikkat çekmeliyiz. Devamlılık açısından Diyanet İşleri'nden bile önde bence. Mesela Müftülük binası, bugün içinde bulunulan mekân, 1924 öncesinde Meşîhate evsahipliği yapıyordu… Aslında çok partili hayata geçişe kadar İstanbul Müftüsünün, Müftülüğü’nün statüsüyle Diyanet İşleri Başkanlığının ve başkanının statüsü teamül olarak aynıdır.

Bu kanaate nasıl varıyoruz?

Müftüler kaydı hayat şartıyla görev yapıyorlar. Mehmed Fehmi Efendi, Ömer Nasuhi Hoca... İktidarlar, başbakanlar değişiyor ama onlar görevde. Böyle bir mevzuat yok, fakat teamül böyle yürüyor. Görevde vefat ediyorlar. Görevden alınma, yeni tayin vs. sözkonusu değil. Ayrıca çokpartili hayata kadar, Diyanet İşleri Başkanlığı’na getirilen isimlerle İstanbul Müftülüğü’ne getirilenlere baktığımızda bu ikisinin rahatlıkla yerlerini değiştirebilirsiniz. Mehmed Fehmi Efendi, Rıfat Efendi’nin; Ömer Nasuhi Bilmen, Şerafettin Yaltkaya’nın yahut Akseki’nin yerini birikimleri, hayat hikayeleri, toplumsal itibarları bakımından kolaylıkla alabilir evsaftadırlar.

Burada esas dikkat çekmek istediğim husus Diyanet İşleri Başkanı ile İstanbul Müftüsü’nün statüsünün ve teamüllerinin aynı olduğudur. 1924 sonrası Cumhuriyet idaresi din meselelerinin alanlarını iyice daraltmış olmasına rağmen, İstanbul Müftülüğü’nün bu yönünün devam etmesine dikkat etmek gerekir. Dolayısıyla ilk İstanbul müftüleri, ilk Diyanet İşleri başkanlarıyla karşılaştırılacak önemde ve düzeydedir.

Bu tesadüfî değildir. Bunun bugün itibarıyla havsalamızın dahi almayacağı enteresan örneklerinden biri de şudur: Ömer Nasuhi Bilmenin Istılahat-ı Fıkhiye Kamusunu İstanbul Hukuk Fakültesi basıyor. Devrin rektörü ve dekanının -ki bunların hepsi devrimlere ve Cumhuriyet ideolojisine bağlı adamlardır- kitap için yazdıkları cümleler son derece calib-i dikkattir. Şimdi güya şartlar çok değişmiş olmasına rağmen hiç bir Hukuk Fakültesi dekanı ya da rektörü İstanbul Müftüsü için böyle ifadeler yazmaz, yazamaz, bir müftünün kitabını basmaz, basamaz. O gün İstanbul Üniversitesi Rektörü Sıddık Sami, dekanlar Hüseyin Nail Kubalı, Hıfzı Veldet kendisini İstanbul Müftüsü ile eşit düzeyde görüyor, hürmette kusur etmiyor ve “Hocam” diye hitap ediyor.

Bu, geldikleri kültürel çizginin benzeşmesiyle alakalı bir durum mudur?

Sıddık Sami Onar, Hüseyin Nail Kubalı, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu. Elbette Ömer Nasuhi Bilmenle aynı eğitimden gelmiyorlar, aynı mektebten yetişme değiller. Ama netice itibarıyla onlar da Osmanlı’nın içinden geliyorlar. Bu kültüre aşinalar ve Ömer Nasuhi Hoca’nın Kamus’unun önemini bugünkü ilahiyat fakültelerinden daha iyi biliyorlar. Problem bu! Hatta bugünkü İstanbul Müftülüğünden çok daha fazla biliyorlar.

İlk Müftü Mehmed Fehmi Efendinin bu göreve getirilişinin sebebi nedir? Çünkü kendisi medresede yetişmiş, üst düzey kadrolarda görev yapmış; babasının ailesi sebebiyle tekke kültürüne aşina; anne tarafından mensup olduğu aile ise son derece önemli siyasî kadrolarda bulunmuş... Böylesine birikime ve mensubiyetlere sahip birinin seçilmesi tesadüfi olamaz herhalde?

Bu gayet normal bir durum. Ankara’ya Rıfat Börekçi’nin getirilmesi neyse İstanbul'a Fehmi Ülgener’in getirilmesi de odur. Yani bu hiç şaşırtıcı değil. Ülgener kıvamında başka biri de getirilebilirdi. İstanbul’da o yıllarda bu düzeyde pek çok, evet pek çok yetişmiş, vasıflı insan vardı. Niçin Fehmi Efendi seçildi? Bunun sebeplerini bilmiyorum. İttihad Terakki ve Millî Mücadele üzerinden ilişkileriyle ilgili olabilir, ama bu konularda bir şey okuduğumu hatırlamıyorum. Yine de Mehmed Fehmi Efendi’nin İstanbul Müftülüğü görevini, yazışmalardan ve münasebetlerinden yola çıkarak, problemsiz yürüttüğünü görüyoruz.

Cumhuriyet’in ilk yılları için Diyanet sözkonusu olduğunda Ankara ile İstanbul itibar bakımından eşit düzeyde mi demek istiyorsunuz?

Hatta bazen İstanbul Ankara’dan daha önemli fonksiyonlar icra ediyor. Bir kere basın İstanbul’da. Dolayısıyla basınla bir biçimde İstanbul Müftülüğü muhatap oluyor, Diyanet, İstanbul’a havale ediyor. Hem de rahatlıkla. Matbaalar da burada olduğu için Diyanet neşriyatı İstanbul Müftülüğü üzerinden yürüyor. Ankara bir kitabın basılmasına karar verdiği zaman o İstanbul’da basılıyor, müftülük takip ediyor. Mesela Elmalılı’nın tefsiri İstanbul’da basılmıştır. Aksekili’nin eserleri İstanbul’da, bir kısmı da Ebuzziya Matbaası’nda basılmıştır. Bu nedenle -ne kadar muhafaza ediliyor bilmiyorum ama- bir sürü yazışma vardı Müftülük Arşivi’nde. Özellikle Tek Parti Dönemi’nde dinî yayıncılık ve bunun problemleri bu yazışmalar üzerinden kısmen, belki büyük ölçüde takip edilebilir.

İstanbul Müftülüğü’nün Ankara karşısındaki itibar meselesini başka hangi açılardan görebiliriz?

Teferruatını henüz öğrenemediğimiz bir husus var: 1924’te bütün müderrisler yaşına, hizmet yılına bakmadan emekliye sevkediliyor. Benim evraklardan görebildiğim bu müderrislerin emeklilik ve fahri hizmetlerini Ankara değil İstanbul Müftülüğü takip ediyor. Niçin böyle? Bunun cevabını bulamadım. Ancak emekliye sevkedilen bu müderrislerin hayat hikayelerini takip etmek bakımından İstanbul Müftülüğü ndeki evrak çok önemli. Hangi görevlere veriliyorlar, maaşları, bunlarla ilgili şikayetler, takipler, yazışmalar... Hepsi İstanbul Müftülüğü üzerinden yürüyor…

60 ihtilaliyle birlikte itibar noktasında bir kırılma yaşandığını mı söylüyorsunuz?

60 ihtilali önemli tabii. Hem İstanbul Müftülüğü açısından hem de Türkiye’de din meseleleri açısından ciddiyetle ve derinliğine değerlendirmeler yapmak lazım. Bunun için evrak ve hatırat parçacıklarına ihtiyacımız var. Çok partili hayata geçtikten sonra Ankara, din işlerini çok ciddi bir biçimde ele alıyor. Temel soru şu: Bundan sonra din işleri, dinle ilgili meseleler nasıl devam edecek? Konuyla ilgili ağırlıklı olarak askerler ve Cumhuriyet ideolojisine yakın olanlar çalışıyor gibi. Askerlerin çalışmalarının seviyesinin Türkiye’yi taşıyabilme kapasitesi bakımından yetersizliğinden, bazen basitliğinden şikayetçiyiz. Ancak meseleye kendi şartlarında ciddiyetle eğildiklerini hesaba katmalıyız. Bu ilgi aynı zamanda şu demek: Diyanet İşleri, din meseleleri yeni şartlarda nasıl kontrol altına alınacak, dağılmanın önüne nasıl geçilecek, laiklik nasıl korunacak, hangi bölgeler gevşetilecek?

60 İhtilali’nin ikinci problemi, Türkiye’de belli bir din anlayışının nasıl geliştirileceğidir. Bu nedenle o tarihte Diyanet başkan yardımcılığına enteresan bir adam getiriliyor: Emekli General Saadettin Evrin. Kendisi Arapça ve Farsça bilen bir paşa. Tefsir alanı başta olmak üzere dinî ilimlere vâkıf. Onlarca eseri, tercümeleri var. Sadettin Evrin ihtilalin bu iki problemiyle de ciddi olarak uğraşıyor. Diyanet dergisinin yayımlanması bu sırada gündeme geliyor. İlk Diyanet dergisinin tarihi 1961’dir. Maalesef bir sayı olarak çıkıyor. İçerik ve estetik bakımdan bugünkü aylık hatta akademik dergiden daha vasıflıdır. Sadettin Evrin, ihtilal sonrasında Diyanet ne tarafa doğru gidecek, hangi bakımlardan gelişecek, hangi bakımlardan sıkılaşacak meseleleri gündemdeyken, bu derginin çıkışına sebep oluyor.

Yine Diyanet’in ilk meali 60 İhtilali sonrasındaki kararların akabinde yayımlanmıştır. Elmalı tefsirinin mealini ayrı bir çerçevede kabul edersek, bu ilk mealdir. Önce üç cilt halinde sonra tek cilt olarak neşrediliyor. Kağıdı, hurufatı, baskısı devrinin şartlarında çok kalitelidir. Hüseyin Atay başta olmak üzere Ankara İlahiyat’tan hocalara hazırlatıyorlar, üç dört kişiye okutuyorlar. Dili de çok güzel ve başarılıdır. Bu hususiyetler bu meale Ankara’nın ve ihtilalcilerin, elbette hazırlayanların da ne kadar ehemmiyet verdiklerini gösterir. Yakın senelerde Diyanet bu meali basmaktan vazgeçti. Artık Hayrettin Bey’in de içinde bulunduğu komisyonun mealini basıyor. Dil olarak bence birinci meal, komisyonun hazırladığı şimdiki mealden daha başarılıdır.

Diyanet niçin vazgeçiyor?

Bilmiyoruz. Zaten komisyonun meali Diyanet için hazırlanmamıştı. Ali Özek’in projesi kapsamında, Marmara İlahiyat’ın bir meali olarak fakülte vakfı tarafından basılmıştı. Sonra Diyanet ona sahip çıktı.

Esas meseleye intikal edecek olursak, Diyanet’in, -devletin desek yanlış mı olur acaba?ilk meali 1960 İhtilali sonrasında gündeme gelmiştir ve hazırlatılıp basılmıştır. Bu dönemde tabii İstanbul Müftülüğünde Bekir Haki Efendi oturuyor ve büyük zorluklarla karşılaşıyor. Ömer Nasuhi Hoca kadar olmasa da bir itibarı var. İstanbul’da, hususen hocalar arasında tanınıyor ama Anadolu’da Ömer Nasuhi Hoca kadar tanınmıyor. Eser vermediği için Anadolu’da tanınmasını mümkün kılacak bir durum da yok.

Bekir Haki Efendi, İstanbul’da Valiliğe ve Belediye Başkanlığına getirilen general, Emniyet Müdürlüğüne getirilen subaylarla muhatap oluyor. Mesela Müftü Efendi çarşaf meselesine, çarşaflı kadınların manto giymeye teşvik edilmeleri hatta zorlanmaları işine müdahil olmak zorunda bırakılıyor. Resmî belgeler dışında bunların hiçbiri maalesef yazılmadı. Mahmut Bayram Hoca tarafından nakledilen bir iki anekdot dışında kayda geçen notların sayısı benim görebildiğim kadarıyla çok az. Bu notlardan da anlıyoruz ki ihtilalin görevlendirdiği subaylar Bekir Haki Efendi ile sık görüşüyorlar, bu görüşmelerin bir kısmı sıkıntılı geçiyor. Hoca’ya bazı şeyleri yapması, vaaz ve hutbelerden ihtilale, askerî idarelerin icraatlarına destek vermesi için ısrar ediyorlar. Bazılarına sessiz kalıyor, bazısına açıkça karşı çıkıyor. Önemli bir kısmını da yapıyor tabii.

Öyleyse 60 ihtilali İstanbul Müftülüğü tarihinde ikinci bir evre midir?

Bazı bakımlardan evet. Aslında Fikri Yavuz’a gelinceye kadar Osmanlı bakiyesi kişilerin müftü yapılması uygulaması devam ediyor. İbrahim Elmalı da, Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı da Osmanlı bakiyesi. Cumhuriyet döneminde yetişmiş birinin müftü olması Fikri Yavuz ile başlıyor. Normal şartlarda Fikri Yavuz’un müftü olmaması, olamaması lazım; çünkü yüksek tahsili yok.

1950’lere kadar Diyanet’in dolayısıyla İstanbul Müftülüğü’nün personel sıkıntısı da var. Bu açıdan dinî hizmetlerin devamlılığı nasıl sağlanmıştır?

Hizmetlerinde bir daralma var tabii. Yine de o yıllarda İstanbul’da bu faaliyetlerin azaldığını düşünmüyorum; çünkü bütün zorluklarına katlanmak kaydıyla fahri olarak bu görevleri yürüten pek çok insan var. Taşra gibi değil yani. Camilerin büyük kısmı harap vaziyette de olsa 1950’ye kadar bazı açıkları kapatıyor. Dersler okunuyor camilerde. Nispeten korunaklı yerler. Ben 1969 başında İstanbul’a geldim, okulumuza yakın olduğu için sık gittiğimiz Fatih Camii’nin birkaç köşesinde neredeyse her gün ders okutan, sohbet yapan hocalar vardı. Birçok problem olmasına rağmen İstanbul’da dindar vatandaş muhtemelen taşraya göre hoca ve dinî yetkili sıkıntısını daha az hissediyor. Kadro meselesi de ancak 1950den sonra tekrar ele alınıyor.

Bu arada tek parti iktidarının İstanbul’daki selatin camileri önemsediği söylenebilir. Selatin camilerin kadrolarında iki imam göreve devam ediyor. Müezzin ve hademesi var. Hatta bu görevlileri bazen vakıflar tayin ediyor. Bu nedenlerle nispeten daha bakımlılar. Ama o yıllarda İstanbul'da harap ve bakımsız cami çokça. Bunların bir kısmında kasıt var. Önemli bir kısmı da Türkiye’nin o yıllardaki şartlarıyla alakalı. İktisadî bakımından Türkiye bu kadar cami ve mescidi ayakta tutacak cesamette değil. Onun için bu camilerin başka kurumlara verilmesi problemli olmakla beraber bugüne gelmelerini sağlıyor.

Son olarak, Diyanet’e ve İstanbul Müftülüğü’ne halkın büyük bir teveccühü var, bunun sebebi nedir?

Bunun basit, sade bir sebebi var. Türkiye’de yaşayan insanların zihniyet dünyaları itibariyle hâlâ din ile devlet işleri birbirinden ayrı değildir. Bu hem büyük bir avantaj hem de dezavantaj. Mesela hâlâ sayıları hiç de az olmayan bazı insanlar, Diyanet mensubu olmayan hocayı benimsemez. Devletle bitişik olan dinin dışında gördüğü için bu türden hocaları kabul etmiyor veya zayıf bir statüde görüyor. Bu kültürel olarak normal ve anlaşılır bir tutumdur. Bunun esas yaslandığı şey, devletin dışında bir din anlayışına tahammülün olmamasıdır. Diyanet ve müftülükler de sosyal karşılık olarak buna yaslanıyor. Prensip itibariyle iyi bir şey bu. Karşılıklı olarak hakkı veriliyor mu, o ayrı mesele.

Kültür Sayfası