Resmi Diyanetten Farklı Bir Diyanet Oldu mu?

Prof.Dr.İsmail Kara'nın Cumhuriyet Türkiye’sinde Bir Mesele Olarak İslam (Dergâh: 2016) adlı kitanından kısaltılarak alınmıştır.

Baştan beri tasvir etmeye ve değerlendirmeye çalıştığımız Diyanet aslında ağırlıklı olarak resmi Diyanet’tir. Bir başka deyişle Ankara’nın görmek istediği, bunun için de fikren ve fiilen inşa edip desteklediği Diyanet... Bugün için Milli Güvenlik Kurulu binasının karşısında -mimari estetikten yoksun olsa da- devasa bir binaya sahip, giriş katının iç duvarı özel olarak büyük Atatürk kabartmalarıyla süslenmiş, 100 bin civarında personeli olan, bütçesi birkaç bakanlıktan fazla, köylere ve mahallelere kadar Anadolu’nun en ücra köşelerine eleman gönderebilen/ bulundurabilen, Avrupa’da, ABD’nde, Balkanlar’da, Kıbrıs’ta ve Türki cumhuriyetlerde kurumlan ve görevlileri olan, Türkiye Diyanet Vakfı sayesinde daha “sivil”, hayrı, akademik-kültürel ve ticarî faaliyetler dc yapabilen bir manzume...

Dıştan ve uzaktan bakıldığında cesametli ve büyük bir yapı, içten ve yakından bakıldığında ise daha ziyade şişkin...

Beşerî ilimlerle biraz üst düzeyde uğraşan herkesin bildiği üzere Cumhuriyet Türkiyesi’nde birçok siyasî ve sosyal hadise tam da Ankara’nın istediği gibi/istediği istikamette bir seyir takip etmemiştir. Arzu edilen ve programlananla gerçekleşen arasındaki bu mesafe birçok başka hadisede ve kurumda olduğu gibi aslında beklenebilir hatta tabiî bir durumdur.

Dinle alakalı birçok meselenin ve işin, bu arada Diyanet’in de 80 küsür yıllık tarihi içinde ana siyasetleri değiştirmeyen ama siyasî merkezin çizgilerini aşan/zorlayan farklı yüzleri ve tecrübeleri olmuştur. Türkiye’de din-siyaset ilişkileri ve bu ilişkiler içinde Diyanet’in yerini doğruya ve gerçeğin tamamına olabildiğince yakın bir şekilde görebilmek için bunlara da bakılmalıdır. Yine de bu farklı yüzlerin ve gelişmelerin siyasî merkezin bilgisi, arzusu veya müsamahası istikametinde mi teşekkül edip geliştiği yoksa Türk halkının, Türk tarih ve kültürünün, dinî anlayış ve geleneklerimizin kontrol edilemez uzantıları -hatta zaman zaman bazı mihrakların öne çıkardığı üzere İslâm ülkelerinin, ABD’nin Türkiye’ye empoze etmek istedikleri yeşil/ılımlı İslâm politikaları olarak mı vücut buldukları sorusu çok yönlü cevaplar beklemektedir.

Bu farklı tezahürler ve resmi çizgileri aşan/zorlayan hususlar, tecrübeler, gelişmeler acaba nelerdi? sorusu birkaç noktanın altı çizilerek cevaplandırılabilir düşüncesindeyiz:

Diyanetin Osmanlı Döneminde Yetişmiş Kadroları

1968 tarihinde göreve başlayan onuncu başkan Lütfi Doğan’a kadar Diyanet İşleri Başkanlığı koltuğuna oturan zatlar (R. Börekçi, Ş. Yaltkaya, A. H. Akseki, S. Hayırlıoğlu, Ö. N. Bilmen, H. H. Erdem, T. Gerçeker, İ. Elmalı, A. R. Hakses) dahil olmak üzere 1950’li, 60’lı yıllara kadar kurumda görev alan müftü, vaiz, imam ve Kur’an Kursu hocalarının kahir ekseriyeti Osmanlı döneminde yetişmiş, o dönemin din anlayışına ve terbiyesine sahip müderris, dersiam, hafız, imam vb. kişilerdi. Bu kişiler şu veya bu düzeyde Osmanlı modernleşmesinin ve bu süreçte teşekkül eden din siyaset ilişkilerinin ve kısmen laik/seküler unsurlar da ihtiva eden yeni din anlayışlarının içinden gelmekle beraber son tahlilde halifenin, şeyhülislâmın bulunduğu, âlimlerin ve şeyhlerin yaygın ve kabul görmüş üst bir otoriteye ve itibara sahip oldukları, yaşantı, iddia, arzu ve beklentiler itibariyle -teknik manasıyla daha dinî ve manevî bir dünyaya mensup kişilerdi.

Sayılan hayli kabarık ve büyük şehirlerden memleketin en ücra köşelerine kadar varlıklarını sürdüren bu kişiler medreselerin kapatılması ve din eğitim öğretiminin büyük ölçüde devre dışı bırakılmasıyla neticelenen Tevhid-i Tedrisat Kanunu (1924) ile tekkeleri kapatan ve tasavvuf tarikat dünyasını bütün unsurlarıyla gayrimeşru ilân eden Tekke ve Türbelerin Şeddine Dair Kanun’un işsiz güçsüz, kırgın, itilmiş ve itibarsız hale getirdiği kişiler olmakla beraber kahir ekseriyeti itibariyle Cumhuriyet idaresine aktif bir muhalefette bulunmadılar. Siyasî merkez de çoğu Milli Mücadele’yi destekleyen, ilk Meclis’te ciddi oranda temsil edilen bu grubu bir blok olarak tamamen dışlamadı ve karşısına almadı (muhtemelen böyle bir dışlamayı tehlikeli gördü). Bütün müderris ve dersiamlara yaşına ve hizmetine bakılmadan emeklilik hakkı verildi; gerekli şartlan taşıyanların hakimlik ve öğretmenlik yapmalarına, Diyanet, Adliye ve Maarif teşkilatları başta olmak üzere Cumhuriyet bürokrasisine katılmalarına prensip itibariyle karşı çıkılmadı.

Aktif bir muhalefet söz konusu olmamakla beraber çok da mütecanis olmayan bu grubun Cumhuriyet ideolojisinin din politikalarından, din eğitimi ve öğretimi ile cami hizmetlerinin seviyesinden, Diyanet’in statüsünden, daha da önemlisi dindarlık, ahlâk ve maneviyat itibariyle umumi gidişten memnun olmaları beklenemezdi. Doğrudan Diyanet’te görev alanlar halk katmanlarındaki manevî otoritelerini de kullanarak siyasî merkezin onlara verdiği görevleri, muhtevasını ve sınırlanın hayli gevşeterek veya genişleterek icra ettiler; ayrıca gayrı-resmi olarak hafızlık yaptırdılar, medrese dersleri okuttular, kıraat ve medrese icazeti verdiler, eski harflerle yazı yazmayı / yazdırmayı önemseyerek sürdürdüler; kasaba ve köylerde olanlar sarık, takke ve cüppe dahil olmak üzere eski (ve yasak) kıyafetleriyle bir geleneğin ve tarzın takipçileri olarak vazifelerini yapmaya devam ettiler; camiler başta olmak üzere dinî müesseselerin (hususen Kur’an Kurslarının, İmam Hatip Okullarının, vakıf ve derneklerin) ayakta kalmasını ve yenilerinin yapılmasını bir şekilde sağladılar.

12 Eylül darbesine kadar makamında gayrı-nizami sarıkla veya takke ile oturan sakallı müftüler, makam odasına ayakkabı çıkarılarak girilen müftülükler vardı. Dış kıyafet olarak tekpartili yıllarda şapka, daha sonra kasket giyen, büyük şehirlerde kravat takan müftüler de makamlarında büyük oranda kravatsız ve takke ile otururdu. Müftülüklere Osmanlılardan kalma bir adlandırma olarak fetvahane, müftüye hürmet ifadesi olarak müftü efendi veya hocaefendi denmesi de yaygındı.

1960 İhtilâli sonrasında İstanbul müftüsü Bekir Haki Yener’i ziyaret eden Osman Öztürk şunları yazıyor: Müftülük makamında kendilerini ziyarete gittim. Her zamanki gibi mestli ayaklarını koltukta altına almış, başında takkesi ve elinde telefon ahizesi...’’; 

 

Yusuf hoca 12 Eylül sonrası şartlarda resen emekliye sevk edilecektir. Sebebi Atatürk fotoğrafının olmadığı makam odasına ayakkabıların çıkarılarak girilmesi hususunda ısrarlı olması. “Fetvahane"ye gelişigüzel girilecek değil ya!

12 Eylül yönetimi ve Tayyar Altıkulaç başkanlığındaki Diyanet, devam edegelen bu teamüllere bir daha geri gelmeyecek şekilde son verdi. Bugün Diyanet İşleri Başkanlığı ve müftülükler binaları, personelleri, kıyafetleri, teamülleri itibariyle nerede ise kendilerine mahsus hiçbir dinî / manevi sembol ve kimlik işareti taşımayan, tarihî kişilikten yoksun sıradan bürokratik kişilikler, mekânlar halitası haline gelmiştir.

Fahri Din Adamları

Esas itibariyle Diyanet’e ait hizmetlerin önemli bir kısmı (imamlık, vaizlik, Kur’an Kursu hocalığı...) 1950’li yıllara kadar umumiyetle, 1980’lere kadar da azımsanamayacak ölçüde resmi görevli / memur statüsünde olmayan, maaşı halk tarafından ödenen veya geçimini başka işler yaparak kendisi sağlayan çoğu hizmet ehli ve tavır sahibi hocalar tarafından yürütülmüştür. (Unutmamak gerekir ki 1950 gibi geç bir tarihte bile Diyanet’e bağlı cami görevlilerinin -imam, hatip, müezzin, kayyım- sayısı sadece 4503’tür. 1927 yılında bu rakamın 5668 olduğu hesaba katılırsa geçen çeyrek yüzyıl içinde, nüfus ve imam ihtiyacı arttığı halde resmi cami görevlilerinin sayılarının artmadığı, bilâkis azaldığı görülecektir).

Mesleğe sadakat ve hizmete bağlılık açısından önceki maddede zikrettiğimiz grupla benzerlikleri fazla olan bu insanların nispeten daha serbest şartlarda çalıştıkları ve arzulu bir şekilde, “Allah rızası için” dinî hizmetler verdikleri hesaba katılmalıdır. “Allah rızası”nın içinde vazife ve mesuliyet anlayışından daha ötede sistemin hiç değilse din politikalarını elden geldiğince değiştirmek ve dönüştürmek, en azından boşluklardan yararlanarak elden geleni yapmak iradesi ve tavrı da vardır. Ulaşım, iletişim ve haberleşme imkânlarının, basın-yayın organlarının, bunlara bağlı olarak siyasî nüfuzun bugüne göre hayli sınırlı olması da farklı ve döneminin şartları içinde verimli bir din hizmeti anlayışının ortaya çıkıp serpilmesini mümkün kılmıştır.

Cemaat Yapıları

1924 ve 1925 yıllarında alınan radikal kararlar sonrasında cemaat ve tarikat yapılarının bir kısmı ciddi bir statü ve itibar kaybına uğrayıp zayıflarken veya tamamen ortalıktan çekilirken diğer bir kısmı -tabir caizse- yarı resmi kuruluşlar haline gelmeye doğru seyretmiştir. Anlaşılan o ki "yarı resmileşme” dediğimiz bu süreç hem tarikat ve cemaatların hem de siyasî merkezin farklı sebeplerle de olsa bir şekilde benimseyip sahip çıktığı açık veya örtük bir ilişkiler manzumesine dönüşmüştür.

Çok partili hayata geçildikten sonra ise parti tercihleri dahil olmak üzere karşılıklı ilişkiler büyük ölçüde aleniyete dökülecek ve süreç biraz daha normalleşecektir86. Bu sürecin Diyanet’e yansıyan tarafları çoğunlukla uyum içinde veya karşı tarafı zora sokmayacak bir çerçevede cereyan etmiş, cemaat ve tarikat mensupları rahatlıkla Diyanet çatısı altında çalışma ve kendi meşreplerini sürdürme imkânı bulabilmiştir. Meselâ müstakil tekkesi olmayan tarikat gruplarının 28 Şubat sürecine kadar ayin ve zikirlerini Diyanet’e bağlı camilerde icra etmeleri umumiyetle müsamaha ile karşılanmış, hatta resmiyete intikal etmeyen izinlerle, belki biraz da kontrol amaçlı olarak bu türden faaliyetlere kapı açılmıştır.

Çatışmanın öne çıktığı dönemler ve gruplar da elbette olmuştur; 70’li yıllarda Süleyman Hilmi Tunahan cemaatı ile Hüseyin Hilmi Işık cemaatı, yayınlara ve basına yansıyacak ölçüde Diyanet’le sert bir üslupla ve açıkça çatışma halindedir. “Diyanet imamları”nın arkasında namaz kılmamak boyutlarına kadar varacak olan bu çatışmanın, dinî hassasiyet farklılıklarından ötede başkaca siyasî ve maddî sebepleri de elbette vardır.

Hukuken gayrimeşru olan fakat siyaseten ve fiilen varlıkları devam eden cemaat ve tarikatlarla siyasî merkez arasındaki ilişkiler Diyanet’le de irtibatlı olarak 12 Eylül sonrasında yeniden gözden geçirilmiş, tadil ve tashihlerde bulunulmuş, çatışma alanları olabildiğince giderilmiştir. O yıllarda Diyanet İşleri Başkanı olan Tayyar Altıkulaç’ın, 70’li yıllardaki çatışmaların merkezindeki kişilerden biri olarak bu yeni düzenlemelerde aktif ve belirleyici rolleri olmuştur.

Doğu Medreseleri

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaygın olan ve -hoca ve talebe kadrosu itibariyle hepsi Kürt olmamakla beraber- daha ziyade Kürt medreseleri/Doğu/Şark medreseleri adıyla bilinen müesseseler, söz konusu etmeye çalıştığımız konu açısından daha hususi bir yere ve öneme sahiptir. Bu müesseselerin başında bulunan zatlar, biraz da bölgenin özellikleri gereği hem müderris/imam, hem tarikat mensubu/şeyh (çoğu Halidî Nakşî, bir kısmı Kadirî) hem de bazen ağa/mal-mülk sahibidir. Onların bu konumları ihmale uğramış din eğitimi ve öğretimi ile dinî hizmetlerin, gayrı-resmi olarak ve güçlü maneviyat unsurları da taşıyacak şekilde ısrarla yürütülmesinde çok etkili olmuştur. İç göç sebebiyle nispeten büyük şehirlere ve Anadolu’nun diğer bölgelerine de intikal eden bu gelenek ve anlayış 80’li yılların ortalarından itibaren bölgede ciddi sosyal problemlere kaynaklık eden hadiseler ve terör sebebiyle zaafa uğramış, yer yer tamamen ortadan kalkmıştır.

Kur’an Kursları

50’li yılların ikinci yarısından itibaren Nakşî ve müderris Süleyman Hilmi Tunahan’ın talebeleri tarafından açılıp organize edilen Süleymancı kursları da medrese eğitimi, tarikat irtibatı, eski yazının kullanılması ve kısmen hafızlık konularında Doğu medreselerine benzer bir fonksiyon icra etmiş, medrese dersleri okutan, hafızlık yaptıran, gayrı-resmi olarak cami hizmetlerinde bulunan birçok kişi yetiştirmiştir. (Süleymancı kurslarının medrese eğitimi seviyesinin Doğu medreselerine göre zayıf olduğu bir gerçektir).

1965 yılında çıkarılan Diyanet teşkilat kanunu, o tarihten itibaren kadrolu imam olmak isteyenler için asgari olarak İmam Hatip Okulu'nun 4 yıllık birinci devre mezuniyeti şartını getirmiştir. Fakat aynı kanun bir de sadece ilkokul mezuniyeti ve müftülüklerdeki imtihanla tespit edilecek mesleki bilgi yeterliliği isteyen vekil imamlık statüsü ihdas etmiş ve bu yolla birçok imam tayin edilmiştir. 24 Mart 1977 tarihli bir düzenleme ile tamamı (12 bin kişi) kadrolu/asil hale gelecek bu vekil imamlar yoluyla, buraya kadar özetlediğimiz şartlarda yetişen, din ve hizmet anlayışları nispeten farklı, yer yer merkezî teşkilatı zorlayacak özelliklere sahip cami görevlileri Diyanet teşkilatının içine dahil olmuştur. Süreç içinde hafızlık yapmış, medrese eğitimi almış, özel şartlarda yetişmiş birçok kişi de dışarıdan İmam Hatip Okulu’nu bitirme imtihanlarına girerek Diyanet içindeki statüsünü tahkim edip yükseltmiş veya bu yolla teşkilat içine girme hakkını kazanmıştır.

Diyanetin Kararları

Cumhuriyet tarihi boyunca siyasî merkezin dinî meselelerle alakalı taleplerini karşılamak, modernleşme istikametinde yeni dinî yorumların önünü açmak / yapılan yeni yorumlan meşrulaştırmak ve halkın dini algılama ve yaşama biçimini sönükleştirmek, değiştirip dönüştürmek dışında “Farklı bir Diyanet de oldu mu?” sorusunu cevaplayabilmek için baş vuracağımız son bilgi ve belgeler, başörtüsü ve Türkçe ibadet konularında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Din İşleri Yüksek Kurulu aracılığıyla aldığı ve kamuoyu ile paylaştığı tarihî değere ve öneme sahip ciddi, ihatalı kararlardır. Bu kararların tarihlerini ve bazı maddelerini zikretmek gerekirse;

  1. Diyanet İşleri Başkanlığı’na bakan devlet bakanı emekli subay Mehmet Özgüneş’in talebi üzerine Din İşleri Yüksek Kurulu’nun 30. 12. 1980 tarihinde yani 12 Eylül ihtilâlinden birkaç ay sonra “İmam-Hatip Liselerinde okuyan kız öğrencilerin kıyafetleri hakkında”ki raporunun 4 ve 6. maddesi ile sonuç paragrafı şöyle düzenlenmiştir:

 

“Müslüman hanımların başlarını örtmeleri, vücutlarının el, yüz ve ayaklar dışında kalan kısımlarını, aralarında dinen evlenme caiz olan yabancı erkekler yanında açık bulundurmamaları, bazı çevrelerce sanıldığı gibi belli bir zümrenin sonradan ortaya çıkardığı bir adet veya işaret [siyasal simge. İK.] değil, İslâm Hininin bir hükmüdür. Bu husus yukarıda delilleriyle açıklanmıştır. Bu emirlerin bir gereği olarak kadınların örtünmesi milletimizin de bir örfü haline gelmiştir.

Ülkemizdeki hanımların çoğunluğunun, yaşlı hanımların ise hemen hemen tamamının günümüzde de başlarını örtmeleri bunun en açık kanıtıdır. Üstelik hanımların söz konusu kıyafetlerinde (yani başlarını kapatmalarında ve dinin emrettiği şekilde örtünmelerinde), kamu düzenine, genel ahlâka ve kanunlara aykırı bir durum olmadığı da açıktır. (...).

“6. Milli Eğitim Bakanlığı [tarafından Devlet Bakanlığı’na gönderilen] yazısında kadınların örtülü kıyafetlerinin ‘Atatürk ilkelerine tamamen aykırı’ olduğu ifade edilmekte ise de genel ahlâka ve kanunlara aykırı olmayan her türlü kadın kıyafetinin Atatürk devrim ve ilkelerine aykırılığı sözkonusu değildir. (...) Esasen Atatürk’ü ve ilkelerini, çoğu zaman yapıldığı gibi dinimizin kadın kıyafetiyle ilgili hükümlerine karşı göstermek, memleketimiz yararları ve Atatürk ilkelerinin benimsenmesi açısından sun derece sakıncalı bir tutumdur. Müslüman Türk vatandaşı ‘Ya Allah’ın emri ya Atatürk ilkeleri’ şeklinde son derece vahim bir tercihle karşı karşıya bırakılmamalıdır. Unutulmamalıdır ki örtünmek dinin bir emridir ve Atatürk dinimizin en son ve mükemmel din olduğunu çeşitli vesilelerle birçok defalar ifade etmiştir.

“Sonuç: Belirtilen sebeplerle İmam Hatip Liselerinin yönetmeliğinde, dinimizin Müslüman kadınların örtünmesiyle ilgili hükümlerine aykırı, anayasamızın tanıdığı kişinin temel hak ve hürriyetlerini zedeleyici ve sözü edilen okulların yönetim, eğitim ve öğretim faaliyetlerini olumsuz yönde etkileyici nitelikte hükümlerin yer almasının uygun olmayacağı mütalaa olunmuştur”.

  1. “Müslüman hanımların başlarını örtmeleri, vücutlarının el, yüz ve ayaklar dışında kalan kısımlarını, aralarında dinen evlenme caiz olan yabancı erkekler yanında açık bulundurmamaları, bazı çevrelerce sanıldığı gibi belli bir zümrenin sonradan ortaya çıkardığı bir adet veya işaret değil, İslâm dininin bir hükmüdür. Bu husus yukarıda delilleriyle açıklanmıştır. Bu emirlerin bir gereği olarak kadınların örtünmesi milletimizin de bir örfü haline gelmiştir. Ülkemizdeki hanımların çoğunluğunun, yaşlı hanımların ise hemen hemen tamamının günümüzde dc başlarını örtmeleri bunun en açık kanıtıdır. Üstelik hanımların söz konusu kıyafetlerinde (yani başlarını kapatmalarında ve dinin emrettiği şekilde örtünmelerinde), kamu düzenine, genel ahlâka ve kanunlara aykırı bir durum olmadığı da açıktır”. (Diyanet İşleri Başkanlığı, Din İşleri Yüksek Kurulu Kararı, 30 Aralık 1980)

  2. Son yıllarda Türkiye’de en ziyade tartışmalara konu olan İslâm dininde kadının kıyafeti ve örtünme/ başörtüsü/türban meselesi ile ilgili olarak Din İşleri Yüksek Kurulu’nun 3. 2. 1993 tarihinde aldığı kararın netice kısmı:

  • Gerek erkeklerin ve gerekse kadınların gözlerini haramdan korumaları,

  • Kadınların, vücudun el, yüz ve ayakları dışında kalan kısımlarını, aralarında dinen evlilik caiz olan erkekler yanında, vücut hatlarını ve rengini göstermeyecek nitelikte bir elbise (örtü) ile örtmeleri,

  • Başörtülerini, saçlarını, başlarım, boyun ve gerdanlarını iyice örtecek şekilde yakalarının üzerine salmaları, dinimizin; Kitap, sünnet ve İslâm âlimlerinin ittifakı ile sabit olan kesin emridir. Müslümanların bu emirlere uymaları dinî bir vecibedir”.

Kültür Sayfası