II. Abdülhamid Dönemi
Özgün Modernleşme Denemesi

Prof. Dr.Mustafa Öcal'ın Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Din Eğitimi (Dergâh: 2017) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

İlk Öğretim

II. Abdülhamid’in döneminde okullaşma ve eğitim-öğretim faaliyetleri açısından yoğun gelişmeler yaşanmıştır. Ancak bu dönem, yeni bir sistem getirmekten ziyade, bir uygulama devresi olmuş, okulların sayısı hızla arttırılmış ve ülkenin dört bir yanına yaygınlaştırılmıştır.

1885’e kadar İstanbul’daki -sıbyan mekteplerinin dışında- mekteb-i ibtidâilerin sayısı 44’e ulaşmıştır. 

1900 yılında Maarif Nazırı Ahmet Zühtü Paşa’nın verdiği rakamlara göre; Osmanlı Devleti sınırları içerisinde ilkokul seviyesinde eğitim öğretim yaptıran okul sayısı 23.130 dur. Bu okullarda kız + erkek toplam 899.932 öğrenci öğrenim görmekte idi.

Osmanlı Devleti döneminde ilköğrenime 5 veya 6 yaşında başlatılmaktaydı. Çocukların okula başlatılması genellikle “Âmin Alayı” adı verilen bir törenle gerçekleştirilmekteydi. İlk defa ne zaman ve nasıl başladığı kesin olarak bilinmeyen ve ilahiler okunup, “âmin!” çekilerek icra edildiği için bu törene “âmin alayı" denilirdi.

1869’da kabul edilen Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’ne göre, ibtidaîlerin/İlkokulların öğretim süresi 4 yıl olarak belirlenmiştir. 1876’da süre 3 yıla İndirilmiş, 1891 de 6 yıla çıkarılmıştır. 1910’dan itibaren ise 6 yıllık hâle getirilmiş ve Cumhuriyet dönemine kadar böyle devam etmiştir.

Orta Öğretim

Rüşdiyeler (Ortaokul)

1898’de ise Rüşdiyelerle İdadilerin programlarının birleştiği görülmektedir. Bu haliyle 7 yıllık bir okul haline gelmiştir. 

Abdülhamid döneminin son yıllarında Osmanlı Devleti sınırları içerisinde toplam 619 Rüşdiye vardır. Rüşdiyelerdeki öğrenci sayısı ise 40 bin civarındadır. 

II. Meşrutiyet devrinde ve Balkan savaşından sonra Askeri Rüşdiyelerle bazı meslekler için açılanların tamamı Maarif Vekaleti’ne devredilerek sivil Rüşdiyelerle birleştirilmişlerdir. 1913 yılından sonra ise, 6 yıla çıkarılan Mekteb-i İbtidailerle birleştirilerek Rüşdiyeler tarihe intikal ettirilmişlerdir. 

Rüşdiyelerin ilk kuruluşlarından itibaren ders programları arasında; Mebadi-i Ulûm-ı Diniye, Elif-Ba ve Şifahi Malûmat, Kur’an-ı Kerim ve tecvid, Ulûm-ı Diniye, Ahlak gibi dini ve ahlaki dersler yer almıştır. 

İdadiyeler (Lise)

1896 da 54 idadide 6744 öğrenci vardı. 1906’da idadi sayısı 84’e ulaşmıştır. Osmanlı Devleti’nin son döneminde idadi sayısı; 93 resmi, 11 hususi (özel) ve 5 de askeri olmak üzere toplam 109’a ulaşmıştır. 1909 yılında idadilerde toplam 188, 20 bin civarında öğrenci mevcut idi. 

İlk açılış yılından itibaren idadiyelerin programlarında yoğun bir kültür ders grubu içerisinde önemli ölçüde dini ve ahlaki dersler de yer almıştır: Ulûm-ı Diniye, tecvidli Kur’an-ı Kerim ve Ulûm-ı Diniye, Edebiyat ve Ahlak, Kur’an-ı Kerim ve Ulûm-ı Diniye. 

Sultaniyeler (Lise)

Galatasaray Sultanisi uzun süre türünün tek örneği olarak öğretime devam etmiştir. Bunun bir istisnası, o dönem için imtiyazlı bir vilayet konumunda olan Girit’te “Mekteb-i Kebir” adıyla açılan Mekteb-i Sultani’dir.  Bir de 1884 yılında Beyrut’ta Sultaniye açılmıştır. 

Emrullah Efendi’nin Maarif Nazırlığı döneminde -1910 yılından itibaren- İstanbul dahil 10 vilayet merkezindeki idadiler, programlarında birtakım değişiklikler yapılarak Mekteb-i Sultaniye haline dönüştürülmüştür. 

Öte yandan İstanbul’da Rüşdiye’den sonra 3 yıllık bir “İnas (kız) İdadisi” açılmıştı. Bu İdadi 1913-1914 öğretim yılında “İstanbul İnas (kız) Sultanisi’ne dönüştürülmüştür. Cumhuriyet döneminde bu okul İstanbul Kız Lisesi adını almıştır. Bu ilk Kız Sultaniyesi’nden sonra, Erenköy, Çamlıca ve Kandilli’de de benzerleri açılmıştır. 

15 Temmuz 1923-15 Ağustos 1923 tarihleri arasında toplanan Birinci Hey’et-i İlmiye’de genel öğretim yaptıran Sultaniyelerin adı “lise”ye çevrilmiştir. Böylelikle Sultani kavramı tarihe intikal ettirilmiştir. 

Rüşdiye ve idadiyelerde olduğu gibi Galatasaray Sultanisi’nden başlamak üzere sonraki yıllarda açılan Sultanilerde de genel kültür derslerinin yanında Kur’an-ı Kerim, Ulûm-ı Diniye, Siret-i Nebeviye, Akaid ve Fıkıh, Siyer ve Malumat-ı Diniye ve nihayet son yıllardaki programı arasında Din Dersleri yer almıştır. 

Muallim Mektepleri (Öğretmen Okulları)

1905-1906 öğretim yılında toplam 32 yerde Daru'l-Muallimin eğitim ve öğretim faaliyetlerini sürdürmüştür.  

1923’den itibaren Türkiye 15 öğretmen okulu bölgesine ayrılmıştır. Her bölgede bir kız bir de erkek öğretmen okulu bulundurulması planlanmıştır. Ancak 1923-1924 öğretim yılı başından itibaren bazı öğretmen okulları büyük merkezlerdeki araç-gereçleri yeterli ve binası elverişli olan okullarla birleştirilmişlerdir. Böylelikle Cumhuriyet’in ilk yılından itibaren 7 kız, 13 de erkek olmak üzere toplam 20 muallim mektebi ilkokullara öğretmen yetiştirmeye devam etmiştir. 

Hasan Sabri Çeliktaş'ın Yüksek Din Eğitimi Anlayışının Değişimi (İstanbul Ünv.: 2017) adlı Doktora Tezinden kısaltılarak alınmıştır.

Yüksek Öğretim

(1880) Mekteb-i Hukuk-ı Şahane

Hukuk ile ilgili meselelerin öğretimi için hukuk mektebine duyulan ihtiyaç, Darulfünûn-ı Sultani’de kurulan Mekteb-i Hukuk ile giderilmeye çalışılmıştır. Lakin kısmen değinilen birtakım sebeplerden dolayı bu okulun da istenileni vermemesi üzerine yeni ve kalıcı bir hukuk mektebi kurulması kaçınılmaz olmuştur. 

Okulun açılışı, 1880’de gerçekleşmiştir. Padişahın himayesinde olduğunu belirtmek üzere ismi Mekteb-i Hukuk-ı Şahane olarak tespit edilen okulun öğrenci kontenjanı yüz yirmidir. Okulun öğrenim süresi üç senedir.

Darulfünûn-ı Sultani’deki Mekteb-i Hukuk’un dersleri arasında ağırlıklı olarak yer alan başta Roma Hukuku olmak üzere diğer Avrupa hukukuna ait derslerin olmadığı görülmektedir. Bir önceki hukuk okulu henüz kapanmadan açılan bu yeni okulun öncekine nazaran programında yapılan köklü değişiklikler, devletin hukuk alanındaki eğilimine işaret etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa’nın belirttiği üzere fıkıh merkezli bir hukuk anlayışı okulda kendini göstermektedir. Darulfünûn-ı Sultani’deki Hukuk Mektebi’nin müfredatına yön veren Sava Paşa’nın tasavvurundaki hukuk okulunun ders programında usûl-i fıkhın bulunması, İslam hukuk mantığının anlaşılması için gereklidir. Fıkıh dersi ise Mecelle kapsamında verilmekte olup bu konuda başka bir ders bulunmamaktadır. Buna karşılık Fransız ve Roma hukuku ağırlıktadır. Mekteb-i Hukuk-ı Şahane’de ilk iki sene uygulanan derslere bakıldığında ise fıkıh ilminin Mecelle’nin yanında Medhal-i Fıkıh ve Ahkam-ı Evkaf dersleri ile ağırlık kazanmaya başladığı görülmektedir. Okulun üçüncü senesinde ise fıkıhla ilgili bu derslerin yanında Mecelle’nin şerhi yer almaktadır.  

1891 yılında Mekteb-i Hukuk-ı Şahane’nin ders programı yeniden düzenlenmiştir. Meclis-i Maarif’de konu müzakere edilmiş ve neticede Mekteb-i Hukuk öğrencisinin ilm-i hukuk ile ilgili olmayan derslerle vakit kaybetmemeleri konusunda anlaşılmıştır. Bundan dolayı ders programından edebiyat, Fransızca, belagat, tarih… dersleri çıkarılmıştır. Öğrencilerin bu dersleri okula gelmeden önce almaları gerektiği düşünülerek, giriş imtihanlarında daha dikkatli olunması kararlaştırılmıştır. 

Hukuk mektebindeki müfredat programının ikinci ağırlık noktası olan fıkıh ilmi ile ilgili dersler artırılmıştır. Müfredattaki fıkıh ilminin ağırlığı hoca kadrosundaki müderrislerin sayısının fazlalığına da yansımıştır. Okulun on yedi hocasından yedisinin ilmiye sınıfından olduğu görülmektedir. Hocalardan iki tanesi gayrimüslimdir.  

Mekteb-i Hukuk-ı Şahane, 1900 yılında kurulan Darulfünûn-ı Şahane’nin doğal bir şubesi olarak kabul edilmiştir.

Deniz Aşkın'ın Türkiye’de Şark Medreseleri ve Seydalar (Nobel: 2018) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Medreselerin Islahı Beklentisi

Osmanlı Medrese Eğitim Sisteminin Dışlanması ve Eğitimde Medrese-Mektep İkilemi

Medreseler kendi kendisini tekrarlayan/yeni bir bilim üretmeyen ve mezun etliği/yüksek öğretim verilmiş olarak kabul edilen kişilerde, aranan kriterlerin hiçbirinin bulunmadığı ilk defa 1867 yılında I. Abdülaziz’in zamanında söz konusu olmuş ve tartışmaya açılmıştır. Bunun üzerine 15 ayrı medrese ulemasından kurulu bir heyet Takrik-i Tedrisin Islah ve Tesviyesi başlığı ile meşihat makamına sunulmuştur. Bu yönde bir eleştiriye rağmen medrese sistemindeki reformlar küçük çaplı program değişikliğinden öteye geçememiştir. Artık eğitim sistemindeki çift başlılık (medrese ve mektep) merkezden taşraya yayılarak toplumsal bölünmenin nedenleri olarak oldukça sık duyacağımız bir soruna dönüşmüştür. Tüm bunlarla beraber medreselerdeki ekonomik sıkıntılarda baş göstermeye başlamıştı. Maarif-i Umumiye Nezareti kendi bünyesindeki modem eğitim kurumlarına mâliyeden yüklü miktarda kaynak aktarırken, Meşihat’ın tekelinde bulun medreseler ise bu kaynaklardan faydalanamamaktaydılar. Vakıf gelirlerine bağlanan medreselerin elindeki vakıf mallarına bazılarına Maarif Umumiye Nezareti’nce el konulması da bu kurumlan çok daha savunmasız bırakmıştı. 

Ulema daha önce ifa ettiği meslekleri yapamaz konuma gelmişti. Osmanlı yönetim yapısının Fransa'dan etkilenmesi ile yargı camiasında meydana gelen değişiklikler de şer’i kurallara hüküm veren medrese mezunlarının çalışma alanları kısıtlamaktaydı.

19. yüzyıl Osmanlı Devleti’nde, laik eğitimde önemli yatırım ve kazanımların elde edildiği bir dönem olmasına rağmen dinî eğitimin verildiği medreseler de herhangi bir gelişme olmamıştır. Çünkü medreseleri ıslah ve yeni döneme göre tekrardan dizayn etme girişimleri çoğunlukla isyan gibi beklenmedik sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Örneğin medreseler ile ilgili bir düzenleme yapma ihtiyacını görüp bu yönde adım atan ilk kişi olan Maarif Nazırı Kemal Efendi, devlet sınırları dışına çıkmak zorunda kalmıştır. İkinci bir girişim ise, 1867 yılında ulemaya kendi içinde medreseleri reforme etme görevi verildiyse de bu uygulama biçimden içeriğe geçememiştir. Bunun sebeplerinden en önemlisi her ne kadar devletin bu kurumlara dokunamaması yer alsa da medreselerin herhangi bir yeniliğe tabi tutulması süreç içinde onun da sonlanacağına yönelik inançtı. 

II. Abdülhamid’in medreseye giriş sınavlarını kaldırması ve kayıt olanların zorunlu askerlikten muaf olacağını bildirmesi üzerine medreseler tamamen niteliksiz ve eğitimden uzak olanların yerleştiği bir kuruma dönüşmüştü. II. Abdülhamid medreselerin bu çarpık ve eskimeye yüz tutmuş bilgi dağarcığından haberdardı. Bu uygulaması bazılarına göre medreseyi ayrıcalıklı kılmaya çalışmak, kimine göre ise bu kurumun kazanmış olduğu itibarı kırmaya çalışmıştır. Amaç her ne olursa olsun medreseler askere gitmek istemeyen ve niteliksiz kişiler ile dolmaya başladı.

Prof. Dr.Zeki Salih Zengin'in Medreseden Darilfünun'a Türkiye’de Din Eğitimi (Maarif Mektepleri: 2019) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Medreselerin Bünyesinde Yapılması Tasarlanan Düzenlemeler

II. Abdülhamit Devri’nde medrese öğretiminin verimli hale getirilmesi hususunda yapılan çalışmalar içerisinde, düzeltilmesi gereken aksaklıklar olarak belirlenen konular genel olarak programın yetersizliği, gereksiz kitap ve şerhlerin okutulması yüzünden tahsilin uzaması konularıdır. Nitekim Safvet Paşa tarafından Padişaha sunulan 1880 tarihli arizada, medrese tahsilinin verimsizliği tenkit edilerek, öğretim süresinin uzunluğu, gereksiz kitapların okutulması ve programın yetersizliğine bağlı olarak, mezun olanların da ilmî açıdan yetersiz oldukları ifade edilmektedir. Buna göre, medreselerde Arapça tahsilinin yanı sıra din ilimlerinin öğretimi yapılmasına rağmen, mezun olanların çoğunluğu ne Arapça metinleri anlama ne de bu dilde konuşabilme ve yazabilme hususlarında başarılı olamamaktadır. Diğer taraftan talebelerin uzun tahsil süreleri boyunca elde ettikleri bilgilerin yetersiz ve sınırlı olması nedeniyle hem talebelerin vakitleri boş yere harcanmakta hem de devlet, medreselerde yetişen insanlardan yeterli ölçüde istifade edememektedir. Safvet Paşa, dile getirdiği bu olumsuzlukların giderilmesi için öncelikle yapılmasını gerekli gördüğü program değişikliği hususunda iki alternatif sunmaktadır: 

  1. Mevcut programa dokunulmadan, talebeye medrese öğrenimini bitirdikten sonra ayrıca Hesap, Cebir, Hikmet-i Tabiiye, Hey’et-i Cedide, Coğrafya, İlm-i Hukuk, Arapça ve Türkçe İnşâ ve Kitabet derslerinin tahsil ettirilmesi.

  2. Mevcut programın değiştirilerek geleneksel medrese derslerinin kısaltılıp, bazı ders kitaplarının okutulmasından vazgeçilerek bunların yerine yukarıda sayılan yeni ilimlerin okutulması.

 

Medreselerin İlmî yetersizliği ve çözüm yollan konusunda ilmiye mensupları da tespit ve önerilerini yetkili makamlara iletmişlerdir. Bunlardan Mehmet Neş’et Efendi 1890 yılında Padişah’a sunduğu arîzada, medreselerdeki ilmi seviyenin yetersizliğinden bahsetmekte ve programlar, medreselerdeki talebe sayısındaki artış, müderris ve talebelerin ekonomik yetersizlikleri gibi konulara temas ederek, gördüğü eksikliklerin giderilmesi için alınması gereken tedbirleri sıralamaktadır. 

1898 tarihinde ise bu defa dört müderris tarafından medreselerin içinde bulunduğu olumsuzluklar konusunda Padişah’a sunulan arizada, medreselerin idaresi, ilmi yetersizliği ve içinde bulundukları ekonomik durum ifade edilerek bütün bu sıkıntıların giderilmesi için çözüm yolları teklif edilmektedir. Arîzada, maarif idarelerini örnek veren müderrisler, mekteplerde olduğu gibi, Ders Vekâletine bağlı müfettişlerin tayin edilerek yapılan imtihanları denetleme görevinin verilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Medreselerdeki eğitim kalitesinin giderek düştüğünü belirten müderrisler, eğitim-öğretim görevlerinin ilmi açıdan yetersiz kişilere verilerek başarıya gereken önemin verilmemesinin, işini seven ve başarılı olmak için gayret sarf eden kimselerin mesleklerini terk etmelerine neden olduğunu ileri sürmektedirler. 

Verdiğimiz bilgilerden de açıkça anlaşılacağı üzere, medreselerin ilmî yetersizlik içinde oluşu bizzat ilmiye mensupları tarafından da kabul edilmektedir. Gerçi bunun yeni olmadığı, Ahmet Cevdet Paşa’nın, daha kendisinin talebelik yılları için sarf ettiği sözlerinden de anlaşılmaktadır. Ancak yetersizliğin itirafının bu denli artmasında, modern eğilim sahasındaki hızlı gelişmenin sonuçlarının katkısı muhakkaktır. Mekteplerdeki gelişme, aslında henüz bu yıllarda kısmen dile getirilmekle birlikte ilmiye mensupları tarafından, medreselerin ıslahı hususunda örnek ve model olarak görülmektedir. 

Prof. Dr.Zeki Salih Zengin'in Medreseden Darilfünun'a Türkiye’de Din Eğitimi (Maarif Mektepleri: 2019) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Medreselerin Bünyesinde Yapılması Tasarlanan Düzenlemeler

II. Abdülhamit Devri’nde medrese öğretiminin verimli hale getirilmesi hususunda yapılan çalışmalar içerisinde, düzeltilmesi gereken aksaklıklar olarak belirlenen konular genel olarak programın yetersizliği, gereksiz kitap ve şerhlerin okutulması yüzünden tahsilin uzaması konularıdır. Nitekim Safvet Paşa tarafından Padişaha sunulan 1880 tarihli arizada, medrese tahsilinin verimsizliği tenkit edilerek, öğretim süresinin uzunluğu, gereksiz kitapların okutulması ve programın yetersizliğine bağlı olarak, mezun olanların da ilmî açıdan yetersiz oldukları ifade edilmektedir. Buna göre, medreselerde Arapça tahsilinin yanı sıra din ilimlerinin öğretimi yapılmasına rağmen, mezun olanların çoğunluğu ne Arapça metinleri anlama ne de bu dilde konuşabilme ve yazabilme hususlarında başarılı olamamaktadır. Diğer taraftan talebelerin uzun tahsil süreleri boyunca elde ettikleri bilgilerin yetersiz ve sınırlı olması nedeniyle hem talebelerin vakitleri boş yere harcanmakta hem de devlet, medreselerde yetişen insanlardan yeterli ölçüde istifade edememektedir. Safvet Paşa, dile getirdiği bu olumsuzlukların giderilmesi için öncelikle yapılmasını gerekli gördüğü program değişikliği hususunda iki alternatif sunmaktadır: 

  1. Mevcut programa dokunulmadan, talebeye medrese öğrenimini bitirdikten sonra ayrıca Hesap, Cebir, Hikmet-i Tabiiye, Hey’et-i Cedide, Coğrafya, İlm-i Hukuk, Arapça ve Türkçe İnşâ ve Kitabet derslerinin tahsil ettirilmesi.

  2. Mevcut programın değiştirilerek geleneksel medrese derslerinin kısaltılıp, bazı ders kitaplarının okutulmasından vazgeçilerek bunların yerine yukarıda sayılan yeni ilimlerin okutulması.

 

Medreselerin İlmî yetersizliği ve çözüm yollan konusunda ilmiye mensupları da tespit ve önerilerini yetkili makamlara iletmişlerdir. Bunlardan Mehmet Neş’et Efendi 1890 yılında Padişah’a sunduğu arîzada, medreselerdeki ilmi seviyenin yetersizliğinden bahsetmekte ve programlar, medreselerdeki talebe sayısındaki artış, müderris ve talebelerin ekonomik yetersizlikleri gibi konulara temas ederek, gördüğü eksikliklerin giderilmesi için alınması gereken tedbirleri sıralamaktadır. 

1898 tarihinde ise bu defa dört müderris tarafından medreselerin içinde bulunduğu olumsuzluklar konusunda Padişah’a sunulan arizada, medreselerin idaresi, ilmi yetersizliği ve içinde bulundukları ekonomik durum ifade edilerek bütün bu sıkıntıların giderilmesi için çözüm yolları teklif edilmektedir. Arîzada, maarif idarelerini örnek veren müderrisler, mekteplerde olduğu gibi, Ders Vekâletine bağlı müfettişlerin tayin edilerek yapılan imtihanları denetleme görevinin verilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Medreselerdeki eğitim kalitesinin giderek düştüğünü belirten müderrisler, eğitim-öğretim görevlerinin ilmi açıdan yetersiz kişilere verilerek başarıya gereken önemin verilmemesinin, işini seven ve başarılı olmak için gayret sarf eden kimselerin mesleklerini terk etmelerine neden olduğunu ileri sürmektedirler. 

Verdiğimiz bilgilerden de açıkça anlaşılacağı üzere, medreselerin ilmî yetersizlik içinde oluşu bizzat ilmiye mensupları tarafından da kabul edilmektedir. Gerçi bunun yeni olmadığı, Ahmet Cevdet Paşa’nın, daha kendisinin talebelik yılları için sarf ettiği sözlerinden de anlaşılmaktadır. Ancak yetersizliğin itirafının bu denli artmasında, modern eğilim sahasındaki hızlı gelişmenin sonuçlarının katkısı muhakkaktır. Mekteplerdeki gelişme, aslında henüz bu yıllarda kısmen dile getirilmekle birlikte ilmiye mensupları tarafından, medreselerin ıslahı hususunda örnek ve model olarak görülmektedir. 

Darû'l Fünûn'un Kuruluşu

Aydın Demirtaş'ın Darü'l Fünun'dan Üniversiteye Öğretim Üyelerinin Toplumsal Profilleri (İstanbul Ünv.: 2018) adlı Doktora Tezinden kısaltılarak alınmıştır.

Dârülfünûnun kurulması 1900 yılındaki dördüncü teşebbüste mümkün oldu. Üniversite kurumuna hayatiyet kazandıracak kurumsal ilişkiler ağı gelişmediği, ilk ve ortaöğretim kurumları öğrenciyi üniversite eğitimine hazırlamıyor/hazırlayamıyor olduğu, ders kitabı eksikliği ve Dârülfünûnda ders verebilecek evsafta öğretim üyeleri bulunmaması gibi nedenlerden dolayı daha önceki üç teşebbüs başarısız olmuştu. Toplumda var olmayan bir kurumu var etmeye çalışmanın ne kadar zor olduğunu üniversite tarihimizde görmek mümkündür.  

Daha geniş bir açıdan bakarsak bilginin sosyal temeli meselesi karşımıza çıkmaktadır. Modern bilimsel bilgi ve üniversite kurumu Batılı toplumların kendi tarihsel ve sosyal şartlarında, karmaşık bir sosyal ilişkiler ağının içinde ihtiyaçların zorlamasıyla ortaya çıktı. Sanayi kapitalizminin ve buna bağlı siyasal sistemin ihtiyaç duyduğu rasyonel düzenlemeler, organizasyonlar, tasnif, yeniden üretim, dağıtım, kontrol ve meşrulaştırma, izleme değerlendirme, araştırma, geliştirme, uzmanların ve ara elemanların yetiştirilmesi gibi noktalarda üniversite kurumu bir zaruretti. Bir yaşam tarzı, zihniyet ve dünya görüşünün kuşatıcılığında sanayi kentleri, piyasa süreçleri, bankalar, sigorta kuruluşları, şirketler, fabrikalar, askeri sistem, uluslararası ticaret acentaları ve hukuk birimleri, patent sistemi, bilimsel dernekler, yayınlar, medya ağı içinde bilim ve üniversite fonksiyonel, vazgeçilmez ve kendiliğinden oluşumlardı. 

Batıyı Batı yapan şey ne eğitim ne de bilimdi. Eğitim ve bilim Batıda sistemin fonksiyonel birer parçasıydı. Biz ise bu iki parçadan yola çıkarak ilerlemeyi, güçlenmeyi, devleti kurtarmayı düşünüyorduk. 

Orta öğretim sağlam bir temele dayandırılmadan ve yaygınlaştırılmadan yükseköğretim için yapılacak bütün teşebbüslerin boşa gideceği zamanla anlaşıldı. Üniversitenin ilk defa resmen kurulmasının gündeme geldiği 1846 yılı ile kurulmasının başarıldığı 1900 yılı arasında geçen dönem aynı zamanda maarif teşkilatının ve ilk-orta öğretimin de kuruluş yıllarıdır. Bu süreçte özellikle II. Abdülhamid döneminde modern eğitimin altyapısı güçlendirildi. 1883'den sonra idâdilerin sayısı önemli oranda arttı. 

Osmanlı uleması yöneticilerin devletin bekası için elzem gördüğü Dârülfünûna karşı menfi bir tutum takınmadı. Bu manada klasikten moderne geçişte bir çatışma yaşanmadı. Üniversite devlet yöneticilerinin önem verdiği bir kurumdu. Devlet ricâlinin de önemli bir kısmı medresede öğrenim görmüştü ve üniversitenin medreseden farklı bir şey olduğunun farkındaydı. Hocalar ve öğrencilerin bir kısmı medrese kökenli olsa da en baştan beri Dârülfünûnun ilmiyeye bağlanması düşünülmedi.  

Darülfünûn-ı Şahane ilk yıllarında yoğun Fransız etkisi altındadır. Osmanlılar için Avrupa demek Fransa demektir. Eğitimde merkezileşmeyi hedefleyen 1869 tarihli Maarifi Umumiye Nizamnamesi de Devrim sonrası Fransız eğitim sistemi incelenerek hazırlanmıştır. Nizamnamenin 79.dan 128. maddeye kadar olan kısmı Darülfünûnla ilgilidir. 

Prof. Dr.Zeki Salih Zengin'in Medreseden Darilfünun'a Türkiye’de Din Eğitimi (Maarif Mektepleri: 2019) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.

Ulûm-ı Dînîye Mektebi

Tekrar açılması 1900 yılında gerçekleşen Darülfûnûn’un bu defaki açılışı yüksek din eğitimi açısından özel bir anlam taşımaktadır; çünkü bünyesinde yer verilen akademik birimler arasında Ulûm-ı Âliye-i Dîniye Şubesi de bulunmaktadır. Ünal, bu farklılıkla ilgili olarak şunları söyler: 

“Bundan önceki Darülfünunların teşkilleri bahis konusu oldukça medreselerin bu görevi karşıladıkları ileri sürülerek camia dışında bırakılmış olduğu halde, bu defa Ulûm-ı Aliye-i Dîniye adı altında bir İlahiyat Fakültesinin Darülfünûn-ı Şâhane kadrosu içinde yer almış bulunması da ayrıca dikkati çekmektedir.” 

Darülfünûn’un, II. Abdülhamit Dönemi’nde gerçekleşen bu defaki açılışında Ulûm-ı Âliye-i Dîniye Şubesi’ne de yer verilmesi sonucunda yüksek din eğitimi kısmen de olsa medrese dışına taşınmış olmaktadır. Şubenin açılması, aynı zamanda daha sonra Cumhuriyet Dönemi’nde açılan İlahiyat Fakültesinin de temelini ve başlangıcını oluşturmaktadır. 

Tanzimat sonrası eğitim alanındaki gelişmeler sonucu din eğitiminin medreselerin faaliyet alanı içinde kaldığından bahsetmiştik. Medreseye terk edilen faaliyet alanının en önemli aşamasının medrese dışına çıkmasını, bu kurumun itibarı açısından bir kayıp olarak değerlendirmek mümkündür.

Kültür Sayfası