Diyanet Şeyhülislamlığın Devamı mı?

Tarihi Devamlılık Var mı?

Derin Tarih dergisinin 2017 Eylül sayısından kısaltılarak alınmıştır. 

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, Cumhuriyet devrindeki birçok kurum ve fikirde olduğu gibi, bir devamlılığa mı; yoksa bir kopuşa mı işaret ettiği üzerinden sorulup sorgulanabilir.

Cumhuriyet ideolojisi açık beyanlarında Diyanet’i kendisi gibi yeni bir kurum ve fikir olarak takdim eder. Fakat toplumda karşılığı olan bir meşruluk sağlayabilmek için onu zımni olarak Şeyhülislâmlıkla bir şekilde ilişkilendirir. Cumhuriyet’in tercihlerine sadık akademisyenler de bunu yaparlar. Onlar şer‘î hukuk-örfî hukuk tartışmaları ve şeyhülislâmı padişahın atayıp azletmesi üzerinden Osmanlı Devleti’nin zaten “laik” bir devlet olduğunu ve din işlerinin devlete bağlı bulunduğunu da savunurlar. 

Aslında bu zayıf ve şeklî bir ilişkilendirmedir. Çünkü Şeyhülislâmlık Halifelik-Padişahlıktan sonra Sadrazamlıkla neredeyse eşdeğerli olarak devletin en üst ve itibarlı makamı ve geniş yetkilerle donatılmış bir kurumudur. Yasama, yürütme ve yargı alanlarında başka herhangi bir merci ile mukayese edilemeyecek ölçüde yaygın ve etkin yetkileri, görevleri bulunmaktadır. 19. yüzyılın ortalarına kadar eğitim (medreseler), adliye (yargı) ve hemen her alana uzanan vakıflar bütünüyle ona bağlıdır. Narh (fiyatlandırma) ve çarşı-pazar kontrolleri, iç emniyet gibi bugün belediye hizmetlerine dahil olan birçok faaliyet alanı da vakıflarla, esnaf teşkilatlarıyla irtibatlı olarak ilmiyeye mensup kadılar tarafından yönetilmekte, yürütülmektedir. 

Diyanet İşleri Başkanlığı Şeyhülislâmlığın devamı olmak bir tarafa 1920-24 yılları arasında Ankara’da faaliyet gösteren, Ankara’ya mahsus bir tecrübe olan Şer‘iye ve Evkaf Vekâleti’nin de devamı olmaktan çok uzaktır. Bu vekâletin statüsü, görev ve yetkileri Şeyhulislâmlığa göre hayli sınırlı bir hale gelmiş olmakla beraber yine de bakanlık düzeyinde ve etkili bir kurumdur. Dinî hizmetler, dinî hayat, dinî yayınlar, medreseler, tekkeler, vakıflar konusunda geniş yetki ve görevlerle donatılmıştır. Hem Bakanlar Kurulu’nda yer alması hem de Meclis’teki Şer‘iye Encümeni sayesinde hukukî düzenlemeler dahil her konuda görüş bildirmekte, yorum ve fikirlerinin bir kısmı bağlayıcı olmaktadır. Dört yıl boyunca Şer‘iye Vekâleti’nin başında bulunan kişiler de; Mustafa Fehmi (Gerçeker), Abdullah Azmi (Torun), Mehmet Vehbi (Çelik), Musa Kâzım (Göksu), Mustafa Fevzi (Sarhan)] ilmiye sınıfına mensup, İttihat ve Terakki içinde ve Millî Mücadele sırasında aktif ve etkin görevler üstlenmiş itibarlı milletvekili hocalardır. Bakanlar Kurulu listelerinde Şer‘iye Vekili, Şeyhulislâma benzer bir şekilde Meclis Başkanı’ndan (Başbakan) hemen sonra zikredilmektedir... 

Bu statü, yetki ve sorumluluklardan, bürokratik itibardan, bütçe ve personel imkânlarından, protokolden, elbette teamül ve geleneklerden Diyanet’e intikal eden çok çok az bir şeydir ve devamlılık tarafını öne çıkarmayı mümkün kılacak evsaftan uzaktır. 

Prof.Dr.İsmail Kara'nın Cumhuriyet Türkiye’sinde Bir Mesele Olarak İslam (Dergâh: 2016) adlı kitanından kısaltılarak alınmıştır.

Diyanet’in Tarihî Bir Zemini Var mı?

3 Mart 1924’te Meclis’e sevk edilen kanunda yer alan bir kelime etrafındaki tartışmalar, benzerlik-farklılık ilişkisini değerlendirmede bir örnek olarak verilebilir: Kanun teklifinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nn adının “Umûr-ı Diyaniye Reisliği” şeklinde geçmesi münakaşalara konu olmuş, kurumun adının “Umûr-ı Diniye Reisliği” şekline dönüştürülmesi teklifleri ise büyük tepkilere yol açmıştır. Tunalı Hilmi’nin “Diyanet İşleri varken Umûr-ı Diniye ne oluyor? dediğini biliyoruz. “Umûr-u diniye/diyaniye” (din işleri/diyanet işleri) tartışması bir kelime oyunu değil tarafların beklentileri, siyasî hedefleri ve din / diyanet işlerinin ne tarafa doğru seyredeceği meselesiyle alakalı ciddi bir münakaşa idi. Bu ciddiyeti, Biga mebusu Samih Rifat’ın aynı oturumdaki şu açıklamalarından da rahatlıkla çıkarabiliyoruz: 

“(...) Din ile diyanet arasında fıkhî bir fark vardır. Din kazaî, iftaî, muamelât-ı nâsa dair olan her şeyi; ibadâtı, ahkâmı ve itikadâtı câmidir. Halbuki kazaya dahil olmayan ahkâmı, iftayı, ibadâtı, itikadâtı kendi mâna ve mefhumu altında cem eden bir tabir-i fıkhî vardır ki o diyanettir. Efendim, bütün kütüb-i fıkhıye ve Islâmiyede ‘kazaen ve diyarneten ’ tabiri müstameldir. İmaret [emirlik] ve hükümet mânasını cem eden [din] kelime[sin]de iktisadiyat, içtimaiyat, inzibat, tedrisatın] cümlesi dahildir. Bunların herbiri hükümetin münkasım olduğu şuabâta [şubelere] taksim edilmiştir. Meydanda kalan yalnız ibadât, itikadât, iftaya ait olan ahkâmdır ki Umûr-ı Diyaniye Riyaseti’ne aittir ve diyanet kelimesi tamamiyle bu mânaya mevzudur.”

Şeyhülislâmın padişah tarafından atanması ile Diyanet İşleri başkanının başbakan/cumhurbaşkanı tarafından atanması arasında kurulan benzerlik ilişkisi ise yetersiz bir bilgi ve zayıf yorumların ürünü olsa gerektir. Çünkü Osmanlı Devleti yapılanmasında din ve siyaset alanının asıl temsilcisi, bizzat halife (din alanı) ve padişah (siyaset alanı) vasıflarını birlikte taşıyan sultandır. Sadrazam siyasî ve İdarî konularda nasıl sultanın vekili ise şeyhülislâm da dinî ve bir kısım idari konularda sultanın vekilidir. Bu vekâlet ilişkisi ihmal edilerek padişahla şeyhülislâmlık arasındaki ilişkilerin, yetki ve sorumlulukların sınırları doğru olarak anlaşılamaz. Ayrıca şeyhülislâm atayan Osmanlı Devleti netice itibariyle başında halifenin bulunduğu bir tür dinî devlet iken Diyanet İşleri Başkanı atayan Türkiye Cumhuriyeti Devleti laik bir devlettir ve diğer üst düzey memurlar gibi bir ‘memur’ atamaktadır. Meclis’teki bütçe müzakerelerinde Diyanet İşleri başkanını sürekli olarak Tapu Kadastro müdürüyle eşdeğerde tutan konuşmaların yapıldığı da bilinmektedir. Yani Diyanet vekâlet veya tedvir düzeyinde de olsa herhangi bir dinî temsilcilik vasfı taşımamaktadır. 

Derin Tarih dergisinin 2017 Eylül sayısından kısaltılarak alınmıştır. 

Resimlerle Değişim

Derin Tarih dergisinin 2017 Eylül sayısından kısaltılarak alınmıştır. 

İlk fotoğraf Cumhuriyet’in ilk yıllarına ait. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilk üst kadrosu sarıklı, cüppeli, sakallı... Osmanlılardan intikal eden ulema kisvesini âdabı ve heybetiyle birlikte taşıyorlar. Ortada ilk başkan Rifat Börekçi Efendi, en sağda üçüncü başkan olacak olan Ahmed Hamdi Akseki Efendi… (ellerine de dikkat edin lütfen). 

Arkada ayakta duran zevat da Diyanet’in ikinci derecedeki ilk kadrosundan. Onlar öndekilere inat yeni Diyanet’in arzulanan geleceğini, açık veya örtük olarak resmen çizilen istikametini, gidişini temsil ediyorlar. Her manada Cumhuriyet bürokrasisine katılmak için büyük bir heves ve itina var onlarda. Sağ baştakinin Hitler bıyıklı olması dahil. 

Alttaki fotoğraf ise 1966 yılında Anadolu’nun ücra bir kasabasında, İkizdere/Rize’de tekâmül kursuna katılan köy hocalarının müftü efendi ile birlikte çekilmiş fotoğraflarını gösteriyor. Çok mesafe kat edilmiş, çok yol alınmış… Zaten tekâmül kursları 60 ihtilâlinden sonra Diyanet’in üst bürokrasisine yerleşen emekli bir generalin direktifleriyle din adamlarını biraz daha “aydınlatmak” için ihdas edilmişti.

Kültür Sayfası