Darülfünûn'un Kapatılması

Aydın Demirtaş'ın Sosyolojik Açıdan 1933 Türk Üniversite Reformu (Uludağ Ünv.: 2010) adlı Y.Lisans Tezinden kısaltılarak alınmıştır.

Dünya Konjonktürü: Liberalizmin İflası ve Totaliter İktidarlar

1930'lu yıllara dünya büyük bir ekonomik krizle girdi. Bu krizle beraber II. Dünya Savaşı'nın belirtileri de görülmeye başlamıştı. Liberalizmin iflasının ilan edildiği o günlerde devletçilik hızla yükselişe geçti ve Almanya, İtalya gibi bazı ülkelerde kısa zamanda totalitarizme dönüştü. 

Zaten Tek Parti'nin hükümet ettiği, özel sermayenin ve sivil alanların güçlü olmadığı Türkiye'de bu yıllarda devletçi ekonomi yükselişe geçti.

“Yeni ekonomik politikanın ilk belirtisi, İsmet Paşa’nın 1930’da Sivas'ta yaptığı konuşmada görüldü. Ondan sonra 20 Nisan 1931’de M. Kemal, ertesi ay Cumhuriyet Halk Partisi kongresinde kabul edilecek ve daha sonra Anayasaya konacak olan altı temel ve değişmez ilkeyi ilk kez ortaya koyduğu ünlü bildirisini yayınladı...Bu ilkelerden yalnız biri -devletçilik- yeniydi...1933'te Türk endüstrisinin geliştirilmesi için ilk Türk beş yıllık kalkınma planı hazırlandı.” 

Darülfünun’un bazı hocaları bu sırada devletçilik karşıtı görüşler beyan etmişler, devletçi ekonominin gizli sosyalizm olduğunu savunmuşlardır. Aşağıdaki satırları yazdığı için Maliye Müderrisi İbrahim Fazıl Bey, Şevket Süreyya tarafından mürteci addedilmiştir: 

“Bütün iktisadi faaliyet sahalarının devlet eline geçmesini iddia eden nazariyeleri uzağa atınız. Bunlar memleketi anarşiye götürecek olan bir sosyalizmden başka bir şey değildir.”

Bu dönemde hükümetin tek seslilik sağlamak için yoğun çaba harcadığı görülür. Başlangıçtan beri ayrı ayrı sınıflardan oluşan bir bütün değil, işbölümüyle dayanışma oluşturan yekpare bir bütün olarak tasavvur edilen halk imgesi mevcuttu. Fakat 1923¬1929 arasında Darülfünun gibi görece özerk alanlar varlığını koruyordu. 1930'larda ise Parti sosyal ve kültürel alanda da tekel olmaya yöneldi. 

Halk Partisinin 1930'larda değişen rolü Kemalist rejimin otoriteryanizmden totalitarizme evrilen veya en azından buna kalkışan doğasıyla ilgiliydi. 1930'lardan sonra CHF hükümeti partiyle bağı olmayan tüm sivil toplum kuruluşlarını saf dışı bıraktı. Bunun en bilinen örnekleri Türk Kadınlar Birliği, Bağımsız Mason Locaları, Öğretmenler Birliği, Yedek Subaylar Cemiyeti, Gazete Muhabirleri Derneği gibi meslek kuruluşları ve Jöntürkler döneminden beri var olan ve 1912'den beri kültürel Türk Milliyetçiliğinin ana üssü olan Türk Ocakları oldu. Bu bağımsız organizasyonlar tamamen parti kontrolünde olan yenileriyle değiştirildi. Halk Partisinin kadın kolları Türk Kadınlar Birliğinin yerini aldı, 1932 Şubatında kurulan Halkevleri Türk Ocaklarının halefi olarak ve öncelikle onların binalarını devralarak kuruldu. Halkevleri kısa zamanda parti mobilizasyonunun en önemli aracı oldu. Parti liderliği tarafından Halk Evlerinin amaçları; kültür ve idealleri, ulusal birlik yaratmak için taşraya yaymak ve parti prensiplerini kitlelere aktarmak olarak özetleniyordu. 

1930'larda Parti’nin rolündeki bu değişimin nedeni olarak üç sebep sayılabilir: 

  • Dünya ekonomik krizinde tarım ürünlerinin fiyatının sert bir şekilde düşmesinin Türkiye ekonomisine vurduğu darbedir.

  • Muhalif SCF tecrübesi ile halkın CHF konusundaki hoşnutsuzluğunun, Menemen Olayı ile dinsel reaksiyonun ne denli güçlü olduğunun ve modernizasyonun kitlelere benimsetilemediğinin anlaşılması konularıdır. Bunlar eğitim ve propagandaya ağırlık verilmesi ve demokrasinin belirsiz bir süreyle ertelenmesi anlamına geliyordu.

  • Batı demokrasilerinin krizdeki başarısızlığından dolayı rol modeli olma özelliğini yitirmesidir. Sovyetler, İtalya ve Almanya krizle baş etme konusunda daha başarılı görülmüştür.

 

Aynı günlerde SCF ile birlikte ortaya çıkmış diğer iki küçük parti Ahali Cumhuriyet Fırkası ve Türk Cumhuriyet Amele ve Çiftçi Partisi, doğrudan doğruya hükümet emriyle feshedilmiştir.

25 Temmuz 1931’de çıkan yeni matbuat kanunuyla özellikle Serbest Cumhuriyet Fırkasının örgütlü olduğu Batı Anadolu'da çıkan birçok gazete kapatıldı, yazarları tutuklandı. 1931’den 1945’e kadar basın, tek partinin propaganda aracı oldu. 

“Bütün bu dönem boyunca partili gazeteciler, devrimin ihtiyaçları, birlik ve beraberlik, fedakarlıkta bulunmanın lüzumu üzerine yazılar yayınladılar. Bu yazılarda yapılan benzetmeler; açıklayıcı örnekler, ayrım gözetmeden İtalya, Sovyetler Birliği sonraları da Almanya’dan seçiliyordu. Bu ülkelerde basının ya da üniversitenin hükümet politikasıyla uyum içinde olması gereğinin kabul edildiği ve buna uygun tedbirler alındığı durmadan tekrarlanıyordu...Liberalizm ve onun kişi özgürlüğü anlayışı iflas etmişti, bu yüzden de yeni rejimin savunucuları, örneğin üniversiteden kaynaklanan cılız itirazları çağdışı bir tutum sayıyorlardı.”

Türkiye'de olup bitenlere çok benzer şeyler Almanya'da da yaşanıyordu: 

“Bu yıllarda Almanya'da Nasyonal-Sosyalizm ile beraber üniversitenin fikri manevi temelleri ve istikameti bakımından yeni temayüller belirdi. Nitekim Nasyonal-Sosyalizm kendi ideolojisinin Üniversite tarafından benimsenmesi talebini ortaya koydu; buna göre ilim ve üniversite bizatihi gaye olmayıp, münhasıran Nasyonal-Sosyalist dünya görüşüne, Alman milletine hizmet edecekti. Maarif Nazırı Rust’un bir sözüne göre (Heidelberg Üniversitesi’nin 550. yıldönümü münasebetiyle nutuk) ilmin hakiki muhtariyeti ve hürriyeti, millette yaşayan kuvvetlerin ve tarihi mukadderatımızın fikri-manevi organı olmak ve bunları hakikat kanununun fevkinde meydana koymakta tecelli edecekti. Bu sebeple Üniversite yalnız taharri ve tedrisle uğraşmayacak, aynı zamanda terbiye müessesesi olacaktı. Siyasi mana ve mahiyet alan Alman Üniversitesinde bu üç unsur bir vahdet teşkil edecek, bu sayede yeni insan yetişecekti.”   

Hükümetin Darülfünuna yapacağı müdahalenin, liberalizmin itibarının zayıflaması ile ilişkilendirildiğini görüyoruz. Kadro yazarlarından Burhan Asafa göre: 

“On dokuzuncu asrın liberal zihniyetine dayalı üniversitelerinde, ilim ilim için yapılır ve ilme dışarıdan bir müdahale yapılamazdı. Bu prensipler olmasa insanlık Orta Çağın teokratik ve klerikal kasvetinden müspet ilimlerin hürriyet havasına kavuşamazdı. Ancak liberalizmin, devri bitmiştir, liberalizm artık hayatta karşılığı kalmamış bir değerdir, üniversite de bu anlayışı terk etmelidir, yoksa mürteci durumuna düşer, medreseleşir ve orada skolastik vücuda gelir ve her skolastik hayatın gerisinde kalındığının işaretidir. Dünyada da liberalizm tam bir hezimet ve tasfiye halindedir.”

Buradan anlaşıldığı üzere Mussolini, Hitler, Stalin gibi diktatörlerin totaliter iktidarları da Darülfünun tasfiyesine ilham kaynağı olmuştur. Bu yıllarda devletçilik ilkesinin de bu tarz uygulamalara yol açacak şekillerde yorumlandığı vakidir:

“Bizim için devletçilik eski ordulaşmış millet rejiminin modern şartlar ve zaruretler altında tecelli etmiş bir şeklidir.” 

Genellikle Parti Yönetim kurulunda hitap eden (meşhur altı günlük nutukta bile) Atatürk, 1933 yılında yapılan 10.yıl kutlamalarında ilk defa stadyumda konuşma yapmıştı. Kutlama programı geçit töreni ve kitlesel jimnastik gösterileriyle İtalya'daki benzer kutlamaları andırıyordu. 

Darülfünun ve Türk Tarih-Dil Tezleri

1931 yılında Türk ulusunun tarihini, “çağdaş bir görüşle” ele alıp incelemek amacıyla, daha sonraları Türk Tarih Kurumu adını alacak olan, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti kurulmuştu. 1932’de bu kurumun girişimiyle Türk Tarih Tezini tanıtmak, benimsetmek amacıyla Türk Tarih Kongresi toplandı. Bir tartışma ve arayıştan çok Tezin yaygınlaştırılmasını hedefleyen kongrede, Fuat Köprülü, Zeki Velidi, Ahmet Refik gibi İstanbul Darülfünunu hocaları da bulunuyordu. Bu öğretim görevlilerinin kongrenin otoriter atmosferinde çekingen itirazları olmuştur.

Türk Tarih Tezi Türklerin anayurdunun Orta Asya olduğunu, kuraklık sonucu orayı terk ederek dünyaya yayıldıklarını ve bu yayılma esnasında gittikleri yerlere Orta Asya’da kurdukları büyük devletlerin geleneğini ve medeniyetini taşıdıklarını iddia ediyordu. Mısır, Mezopotamya uygarlıkları, Sümerler de dahil olmak üzere aslen Türktüler. 

Kongrede Tataristanlı Sadri Maksudi ve Başkırdistanlı Zeki Velidi arasında görüş ayrılıkları olmuştur. Sadri Maksudi Reşit Galip'le birlikte Orta Asya'da sürekli kuraklık ortaya çıktığını ve bu yüzden göçün gerçekleştiğini iddia etmiştir. Sadri Maksudi'nin bu konuda 'Orta Asya’da Onyedi Kumaltı Şehri' adlı bir kitabı da vardır. Zeki Velidi ise kuraklığın sürekli olmadığını tarih öncesi dönemlerde kum altında kaldığı iddia edilen bu şehirlerin tarih dönemlerinde var olduğunu kaynaklar göstererek ispatlamaya çalışmıştır. Kongreden sonra Darülfünun’daki görevinden istifa eden Zeki Velidi Beyin bu görüşleri siyasal iktidarın hoşuna gitmemiştir. Çünkü Orta Asya'dan batıya kitlesel bir göç olduğu iddiası Türk Tarih Tezinin temellerindendir.

Kongrenin üniversite reformu ile ilgili olarak özel bir önemi vardı: 1930'lardan bu yana gelişen dil ve tarih hareketleri üniversiteden destek görmedi. M. Kemal'in çok önem verdiği her iki hareket de üniversite dışındaki genç uzmanların desteği ile yürütülmekteydi. 1932 yılında toplanan I. Tarih Kongresinde, Darülfünun öğretmenleri tarafından ileri sürülen eleştiriler bardağı taşıran son damla oldu. 

Hirsch’e göre bu kongre: 

“Atatürk’ün kendi kopardığı İslam geleneği bağları yerine, milli gururun üzerinde yükselebileceği dini öğretilerden ve hanedan geleneğinden arındırılmış, kökleri insanlık tarihine dayanan bir temel yaratmak için nasıl çaba gösterdiğinin kanıtıdır.” 

Türk Tarih Tezini de kapsayan ulusal hareketlerin işlenmesi, yaygınlaşması ve kalıcı hale gelmesi için kurulmuş olan Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nin açılışı Millet Meclisinde, o zamanın Maarif Bakanı Saffet Arıkan'ın şu sözleriyle duyurulmuştur. 

“Atatürk’ün yüksek dehasından doğan ve kendi kutlu eliyle yaratılan tarih ve dil hareketi; bunlara bağlı olan arkeoloji ve coğrafya bilgileri için Ankara'da bir fakülte açılacaktır.” 

Açılan bu fakültede (DTCF) on yıl süreyle Sümer dili uzmanı Landsberger, Hititoloji uzmanı Guterbock gibi tanınmış profesörler ders verdi. Türk Tarih Tezine katkıda bulunan bu kişiler, Sümer ve Hitit halklarının Türk kökenli olduğunu, dillerinin de bu gerçeğin sağlam bir kanıtı olduğunu savundular. Bu konularda tanınmış bir diğer profesör de Wolfram Eberhard idi. Çin dili ve tarihini Türk tarihi ile karşılaştırmalı bir biçimde inceliyordu. Aslında Çin tarihinin Türk kökenlerini göstermeye çalışmaktaydı. 

Türk Tarih ve Dil Tezleri konularında, Hükümet ile Darülfünun arasında tasfiye sürecini tetikleyen bir aykırılık söz konusudur. Hükümete göre modern ulus devlet yaratma yolunda Avrupa'nın yaptığı gibi yeni bir tarih yaratmak meşrudur. 

Malche Raporu

1931'de toplanan Cumhuriyet Halk Fırkası Kongresinde üniversitenin reformasyonu kararı alındı. Bunun için İsviçreli pedagog ve Cenevre Üniversitesi Profesörü Albert Malche'ın çağrılması kararlaştırıldı.  

Malche geniş bir şekilde uygulamaya konulacak olan raporunu 29 Mayıs 1932 tarihinde tamamladı. Raporda değindiği noktaları şöyle özetleyebiliriz: 

  • Türk öğrencilerin yabancı dil bilgisi yetersizdir. Galatasaray Lisesi’nden, Alman ve İngiliz okullarından mezun olanlar azınlıkta bulunmaktadır. Taşradan ve şehrin liselerinden gelen çoğunluk bu konuda çok eksiktir. Bunlar uzun yıllar Fransızca ders görmelerine rağmen başarısızdırlar. 

  • İstanbul Darülfünunu’ndan öğretmen, kimyager, avukat gibi pratik mesai adamları yetiştirilebilir, fakat hocalarının da kabul ettiği gibi geleceğin Türk profesörlerinin burada yetişmesi henüz mümkün değildir. Bunları Berlin'de, Leipzig'de, Paris'te, Chicago'da okumuş gençlerden temin ettiğiniz sürece bir üniversite ananesi meydana gelmeyecektir. Üniversite hocaları daima aralarında bir rabıta bulunmayan bir topluluk olarak kalacak, kuşaktan kuşağa mükemmele doğru yol alan bir geleneği paylaşan ve taşıyan bir grup haline yükselemeyecektir. Darülfünun’un en önemli görevi kendi profesörlerini yetiştirmesidir.

  • Türkçe bilimsel yayınlar eksiktir. Öğrencinin ders dışında bilgi edinme imkânı yoktur. Bu durumun derhal büyük bir azim ve irade ile değiştirilmesi zorunludur. Harf İnkılabından önce basılmış eserlerden hala okunmaya layık olanlar yeni harflerle basılmalıdır. Tercüme işi sistematik olarak bir komisyonca yapılmalıdır.

  • Profesörler düşük ücret almaktadır, maaşları orta öğretim öğretmenlerinden çok az fazladır. Bu durum onları yan görevler almaya zorunlu bırakmaktadır. Prensip olarak hoca miktarı azaltılmalı kalanların şartları iyileştirilmelidir. 

  • İlahiyat Fakültesinin on üç müderrise karşı üç öğrencisiyle bir fakülte olarak yaşamını sürdürmesi mümkün değildir, bu fakültenin Ulum-i Diniye adıyla Edebiyat Fakültesine bağlanması yerinde olur.

 

Atatürk Malche Raporunu altını çizerek ve yanına notlar alarak okudu. Raporu beğendiği ve etkilendiği notlarından anlaşılmaktadır. Aldığı notlardan Malche Raporunu kültür programının parçası olarak değerlendirdiğini görüyoruz. 

Reformun Gerekçeleri

İstanbul Darülfünunu hakkında ileri sürülen eleştiriler üç noktada toplanabilir: Birincisi Darülfünun’un Cumhuriyet İnkılaplarına duyarsız kaldığı veya karşı çıktığı iddiasıdır. İkincisi ilmi yetersizlik, üçüncüsü ise gruplaşma, kayırmacılık, görevi ihmal gibi meslek ahlakının bozulduğuna dair iddialardır. Bu eleştirilerin kaynağı hükümet veya hükümete yakın medya organlarıdır. 

İstiklal Mahkemeleri eski üyelerinden Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip reformla ilgili açıklamasında Türkiye gibi radikal bir inkılap memleketinde, inkılaplara uzak duran bir Darülfünun’un geleceğin yöneticilerinin yetiştirilmesi açısından güvenilmez olduğunun altını çiziyordu: 

“Memlekette siyasi ve içtimai büyük inkılaplar oldu. Darülfünun bunlara karşı tarafsız bir seyirci olarak kaldı. İktisadi alanda önemli değişmeler oldu, Darülfünun bunlardan habersiz göründü. Hukukta radikal değişiklikler yapıldı. Darülfünun yalnızca yeni kanunları ders programına almakla yetindi. Harf inkılabı oldu, özdil hareketi başladı. Darülfünun hiç tınmadı. Yeni bir tarih telakkisi ulusal bir hareket anlamında bütün ülkeyi sarmıştı. Darülfünun’un buna karşı ilgisini uyandırmak için, üç yıl beklemek ve uğraşmak lazım geldi. İstanbul Darülfünunu artık durmuştu, kendisine kapanmıştı, bir ortaçağ yalıtılmışlığıyla dış dünyadan elini ayağını çekmişti...Türkiye gibi radikal bir inkılap memleketinde, vatanın gelecek yöneticilerinin eğitimi, hayattan bu kadar uzak kalan, inkılabın seyrinden bu kadar geri duran bir müesseseye artık daha uzun müddet bırakılamazdı.”

Kadro Dergisinde Darülfünun’a yönelik eleştiri yazıları özellikle 1932 yılında yapılan Türk Tarih Kongresinden sonra başlamıştır. 

“Darülfünun’un arkada kalmış bir müessese olduğunu Kadro, Büyük Tarih Kongresi'nden sonra hemen ortaya koymak mecburiyetini hissetmiştir. Çünkü ilimde nakilcilik ile müstakil yaratıcılık arasındaki farkı, en ziyade bu hadise tebarüz ettirmiştir. Tarih kongresinin gayesi, tarih tetkiklerine Türkiye'de yepyeni bir istikamet vermek ve Avrupa'nın tarih telakkisini ilmi bir revizyona tabi tutmaktı. Avrupasantrist tarih mebdelerinin farazi, keyfi ve gayri ilmi olduklarını ispat ederek Avrupa'nın tasnifine göre “tarih öncesi” olan devri bir Türk hümanizmi namına tarihin içine almaktı.” 

Darülfünun hocalarını da Tarih Tezine destek vermedikleri için ağır ifadelerle eleştiriyorlardı: 

“Ankara tarih kongresinde yeni bir tarih tezi ilan edildi. Bu tez ilan edilirken, İstanbul Darülfünunu hazır bulunuyordu. Bundan elli sene sonra, kongrenin zabıtlarını tetkik edecek bir adam, kongrede söz alan İstanbul profesörlerinin hakikaten İstanbul Darülfünun hocaları olduklarına inanamayacaktır. Çünkü karşı tarafın tamamile ilmi hazırlıkları yanında ekseri İstanbul alimlerinin ya davayı esasından kavrayamayan cümle kırıntılarını yahut ancak bir fikir dağınıklığının zahiri ifadesi olan sıkıcı sükutlarını müşahade edecektir…Darülfünun hocaları, Ankara'nın yarattığı hareketlerin, sözle olsun, peşi sıra gelmekte hususi bir hareketsizlik göstermişlerdir. Arkada kalan bir Darülfünun vardır. Ona yeni bir isim değil, yeni bir cisim ve ruh vermek, Darülfünun gençliğine ve dolayısile inkılabımıza karşı ödeyeceğimiz müterakim borçların başında olsa gerektir.” 

Kadro dergisinin eleştirileri zaman olarak Malche raporunun ortaya çıktığı tarihten sonra başlamaktadır ve dergi yazarlarının raporda sıralanan eksikleri de eleştiri malzemesi olarak kullandıkları anlaşılmaktadır. 

Liberalizmin gözden düştüğü bu ekonomik bunalım yıllarında Darülfünun’a müdahale edilmesi devletçilik ilkesinin gereği olarak sunulmuştur:

“Liberalizmin iflasını resmen tescil eden memleketlerde, Darülfünunlara müdahale, bütün diğer müdahaleler kadar tabii görülmüştür. Bugün Rusya, İtalya ve Almanya'da, Darülfünunların liberal devletlerdeki istiklali kalmadığı gibi ilimdeki hareket noktalarını da liberal görüşler teşkil etmiyor.”

Görüldüğü gibi tasfiye öncesinde Darülfünun üzerinde büyük bir baskı oluşturulmuş, kamuoyu da reforma hazırlanmıştır.  

Darülfünun ilgası

Malche İstanbul Üniversitesi reformunu Zürih’teki Yardım Cemiyeti’ne haber vermişti. Bunun üzerine P. Schwartz, Malche ile hemen irtibat kurdu ve Cemiyet’in temsilcisi olarak Temmuz 1933’te Türkiye’ye geldi. Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip başkanlığındaki reform heyetiyle Türkiye'ye getirilecek bilim adamlarını belirlemek için bir toplantı yaptı. 

İstanbul Darülfünunu 31 Temmuz 1933 günü lağvedildi. 

Darülfünun’un 240 hocasından (88 profesör, 44 doçent, 108 başasistan ve asistan) 157’si (71’i profesör) bilimsel yetersizlik, yaşlılık, görev ihmali, öğretim yönteminin eksikliği, yabancı dil bilmeme, inkılaplara kayıtsızlık gibi gerekçeler öne sürülerek görevlerinden alınmışlardır. [33]

İstanbul Darülfünunu’nun lağvedilmesi o günden beri farklı bakış açılarıyla yorumlanmaya devam etmektedir. Bu yorumlardan bazı örnekleri aşağıda sıraladık:

Çağlar Keyder: 

“1933’teki üniversite reformuyla ülkenin tek yüksek öğrenim kurumu olan Darülfünun’daki 150 öğretim görevlisinin üçte ikisinin görevine son verildi. Bu yeni düzenleme de bir örneklik sağlamak uğruna bağımsız düşüncelerin ortadan kaldırılması isteğini yansıtıyordu” 

 

Ali Y. Baltacıoğlu: 

“1933'le birlikte iki önemli dönüşüm gerçekleşmiştir. Kamuoyunun izleniminden, “yaşayan son Osmanlı kurumu” imgesi silinmiş, İstanbul'un toplumsal yapısının, geleneklerinin, yaşam biçiminin üretip beslediği ve Darülfünunla özdeşleştirdiği 'Osmanlılık İmgesi'nin altında saklı duran kamusal bellek, toplumsal bilinç çökertilmiş, devrimlerin işlevselleştirilip kurumsallaştırılmasında ve felsefileştirilmesinde önemli işleve sahip olan üniversite kadroları, yeni düzene geçişte yönetimin hızıyla senkronize edilerek denetlenebilmiş, Darülfünun Ankaralılaştırılmıştır. Yeni Kadroların yabancı uyruklu ve sözleşmeli olmaları, daha kolay denetlenebilmelerini sağlamıştır.”   

Cemil Meriç: 

“1933'de üniversite inkılabı yapıldı...Üniversite düşünce demektir. Fakat bizde üniversiteyi yabancılara kurdurdular. Dünyanın hiçbir milletinde üniversiteyi yabancılara kurdurmamışlardır.”

 

Kültür Sayfası