Amaç Tartışmaları

Prof. Dr.Ahmet Yaman. Bugünün İlahiyatı Nasıl Olmalıdır: Sempozyum Bildirileri (Ensar: 2014) adlı kitaptan kısaltılarak alınmıştır.

Bir Cumhuriyet projesi olan İlahiyat Fakülteleri, 3 Mart 1924 tarihli Tevhîdi Tedrîsât Kanunu’na göre “yüksek dîniyât mütehassısları yetiştirmek üzere” kurulmuş yükseköğretim kurumlarıdır. Aynı kanun, topluma yönelik din hizmetlerini yürütecek memurların yetiştirilmesi için ayrı mektepler açılmasını da Millî Eğitim Bakanlığı’na görev olarak yüklemiştir.

Bu kanunla İlahiyat Fakülteleri’ne biçilen misyon seviyeli din bilgini yetiştirmekti.

Bununla birlikte ülkenin şartları, yaşanan toplumsal, fikrî ve hukukî değişmeler/gelişmeler ve diğer ihtiyaçlar, zaman içinde İlahiyat Fakülteleri’ne örgün eğitimde görev yapacak öğretmen ve Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde görev yapacak din görevlisi yetiştirme sorumluluğunu da vermiştir. Nitekim 1949 yılında Ankara’da açılan İlahiyat Fakültesi “din meselelerini ilmî esaslara göre incelemek ve meslekî bilgisi kuvvetli ve düşüncesinde ihatalı din adamları yetiştirmek” amacını; 1959 yılında İstanbul’da açılan Yüksek İslâm Enstitüsü “orta dereceli okullara ve imam hatip okullarına meslek dersleri öğretmenleri yetiştirmek ve Diyanet İşleri Başkanlığında görev yapacak müftü, vaiz gibi din elemanları yetiştirmek" hedefini gütmüştür. 

Prof. Dr.Sönmez Kutlu. Bugünün İlahiyatı Nasıl Olmalıdır: Sempozyum Bildirileri (Ensar: 2014) adlı kitaptan kısaltılarak alınmıştır.

İlahiyat Fakültesi’nin önce kendi amacını ortaya koymak lazım. Biliyoruz ki bir eğitim kurumunun iki amacı vardır; birisi akademik eğitim vermek, yani akademik araştırma yapmaya yönelik bir zihniyet kazandırmak; ikincisi de üretilen bilimsel bilgiye uygun eğitim-öğretim vermek.

Amaç belirlerken, öncelikle toplumsal ihtiyaçlarımız esas alınmalıdır. Fakat İlahiyat tecrübelerine baktığımızda, birinci İlahiyatın kuruluşunda, ulus devletin kendine özgü bir dini kimlik oluşturmaya yönelik bir amacı vardı. Bu amaç mezhepler, tarikatler ve cemaatler üstü bir İslâm anlayışı oluşturmakla gerçekleştirilebilirdi. Böyle bir amacı gerçekleştirmek de din ya da dinler konusunda mutehassıslar yetiştirmekle mümkündü. Burada toplumsal ihtiyaçların bütünüyle göz önüne alındığını söyleyemeyiz. Fakat toplumun dini ihtiyaçlarının bütünüyle göz ardı edildiğini de söyleyemeyiz. Çünkü yüksek dini mütehassıslar yetiştirmeyi İlahiyat eğitimine, “kıdematı diniyyeyi” ise İmam-Hatiplere bıraktı.

İlahiyat’ın asıl amacı o gün yeni kurulmuş bir ulus devletin uluslararası düzeyde temsil gücünü artırabilecek ve batıdak İlahiyat Fakülteleri uzmanlarıyla ve ilim dünyasıyla din olgusunu ve dini sorunları tartışabilecek düzeyde mütehassıslar yetiştirmek. Bunu birinci öncelik olarak koyuyor, ama din dersi öğretmeni yetiştirme gibi bir derdi yoktu. O gün için liselerde din dersi yok. Daha sonra din dersleri konuluyor ve öğretmen yetiştirme ihtiyacı hâsıl oluyor.

Ben birinci İlahiyat Fakültesi tecrübesinde asıl amacın “din bilimlerinde mütehassıs yetiştirmek” olduğunu düşünüyorum. Bu amaç, bugünkü İlahiyatların da amaçlarından biri olmalıdır. Biz de akademik eğitim vermek zorundayız ve din mütehassısı yetiştirmek zorundayız.

1949’da açılan ikinci İlahiyat tecrübesinde farklı bir gelişme görüyorum. İkinciyi biraz İslâmlaştıralım denildi, İslâm hukuk tarihi konuldu. Buna rağmen bazı haksız eleştirilerin hedefi olmaktan kurtulamadı. Özellikle Ankara İlahiyat Fakültesi ile ilgili olumsuz algının oluşmasında Ali Fuat Başgil’in eleştirel yazılarının ve Ahmet Hamdi Akseki’nin ortaya koyduğu İlahiyat projesinin rolü büyüktür. Onların tutumu, maalesef Ankara İlahiyatı mahkûm etmiştir. 1950’li yıllarda İmam-Hatip okullarının açılması da bu amacı destekler niteliktedir.

İmam-Hatip Okulları açıldığında, bu okullardaki eğitim daha İslâmî yapılmak istendi. Bu sebeple bu okullardan mezun olanlar, Ankara İlahiyata gönderilmek istenmedi. İmam-Hatip mezunu dindar çocukları, “dinsiz İlahiyatçılara” teslim etmek istemeyenler vardı. Aslında Ankara’da İlahiyat Fakültesinin açıldığı ilk yıllarda, camilerde din görevlisi şeklinde yeni bir ihtiyaç ortaya çıkmıştı. Bunu karşılamak için İmam-Hatipler açılıyordu.

Bazı çevreler İmam-Hatip mezunlarını götürüp Ankara İlahiyatındaki dinsiz hocaların eline mi teslim edeceğiz, diyordu. Yani İmam-Hatip mezunlarının Ankara İlahiyata girsin mi girmesin mi tartışmaları yapılıyordu. Atay Hoca, İmam-Hatip mezunlarının yeni açılacak başka bir eğitim kurumuna gönderilmesi konusunun görüşüldüğü Konya’daki bir toplantıdan bahsetmektedir.

İlahiyat Fakültesi onları almak istemiyor, onlar da İlahiyat Fakültesinde okumak istemiyordu.

İkinci bir sorun vardı, o a sayıları artan İmam-Hatip okullarında öğretmen olacak kimselerin nerede ve kimler tarafından eğitileceği sorunu idi. Çünkü İmam-Hatiplere hoca yetişmesi gerekiyordu. 1950’li yılların sonunda Liselerde seçmeli din dersleri konuldu. Bu defa bu derslerin kimler tarafından verileceği tartışıldı. 1948’den sonraki gelişmeler, yeni ihtiyaçları beraberinde getirdi.

Mevcut Ankara İlahiyat tecrübesi bir yere geldi, sonra Türkiye’ye yayılmaya başladı. 1980’den sonra programın amaçları arasına mütefennin (öğretmen) yetiştirmek de koyuldu.

Bana göre İlahiyat Fakültesi’nin birinci öncelikli amacı iyi bir mütehassıs yetiştirmek olmalıdır. Bu amaç, her şart ve durumda korunmalıdır. Bu amaç, lisansta verilmeye başlanmalıdır, ama yüksek lisans ve doktorada daha derinleşerek devam etmelidir. Fakat bazı arkadaşlar, diniyat mütehassıslığını, yüksek lisans ve doktoradan başlatmak istiyorlar. Bu fikir, bütünüyle yanlıştır. Çünkü bütün dünyada akademik eğitimin temeli Lisans döneminde hatta liseden başlar.

İkinci amaç mütefennin yetiştirmek, ben buna meslekî eğitim diyorum. Yani ilköğretim, orta öğretim ve lisede din kültürü öğretmenliği veya seçmeli dinî dersler ile İmam-Hatipte meslekî dersler öğretmenliği. Meslek öğretmenleri/İlahiyat teknisyenleri, akademik alan eğitimine ek olarak eğitim formasyonu vermekle yetiştirilir.

Alan bilgisini en iyi bir şekilde başkasına aktarmanın yollarını öğretmek esastır. Ama şimdi bugün gelinen noktada, manevi bakım rehberliği olarak tanımlanan, başka bir ihtiyacımız daha var. İlahiyat programlarının amaçları arasına bunu da dâhil etmek gerekir. Bu ihtiyaç, sadece mütefennin yetiştirmekle karşılanmaz, aynı zamanda mütedeyyin olmayı da gerektirebilir. Bu alanda hizmet vereceklerin, dindarlık düzeylerinin yüksek olması daha yararlı olacaktır. Güçlü İlahiyat nosyonu almış din hizmetlilerine, verilecek ilave programlarla manevi bakım rehberliği yeterliliği kazandırılabilir. Artık bunu ayrı bir branş olarak düşünmek zorundayız.

Bu üç amacı gerçekleştirmek için, yani mütehassıs, mütefennin veya mütedeyyin yetiştirmek için ben şöyle bir formül öneriyorum: Beş yıllık bir İlahiyat eğitimi olacak. Hazırlık dâhil ilk üç yıl ortak olacak. Bu aşamada, güçlü bir İlahiyat nosyonu (alan bilgisi) verilecek. Bu aşamada mütehassıs olmanın temelleri atılmış olacak. İkinci aşamada, amaçlara uygun olarak üç ayrı programa ayrılacak: Akademik eğitim (Mütehassıs), meslekî eğitim (mütefennin/öğretmenlik), din hizmetleri ve manevi bakım rehberliği.

Ben İlahiyatın öncelikli iki amacından birinin eğitim ve öğretim; İkincisinin ise araştırmaya yönelik akademik eğitim olmak üzere iki temel amacının olduğunu düşünüyorum.

Üniversiteler, siyasî, ekonomik, toplumsal ve kültürel değişimin, bilimsel bilgiye dayalı olarak istikrarlı bir şekilde gerçekleştirilmesi, kontrol edilmesi ve yönlendirilmesi hususunda en önemli dinamiklerden birisidir. Bu kurumlar yoluyla bilimsel bilgi yaygınlaşarak kültür haline getirilebilir ve kültür de kendisini evrensel kalıplar içerisinde bu kurumlar yoluyla ifade edebilir. Evrensel eğitim, merkeziyetçilikten, gelenekçilikten ve tek tip eğitim vermekten uzak durarak ilgi alanlarını, metot ve yöntemlerini çeşitlendirmek suretiyle yereli evrensele taşımayı amaç edinir. Üniversite, bilimsel bilgiyi üreten, öğreten ve yaygınlaştıran ve aynı zamanda teknik veya meslekî eğitim veren kurumlardır. “Araştırma ve eğitim birliğine dayanan geleneksel üniversite anlayışı”, son zamanlarda yeni ve özgün bilgi üretimine ve bilimsel araştırmalara dayalı eğitim verme yerine, teknik ve meslekî eğitime ağırlık vermeye, ulus devlet üniversitelerinden ticarî amaçlı bilgi üreten özel üniversitelere, sosyal bilimlerden çok tıp ve teknik bilimlere doğru bir yönelme söz konusudur.

İlahiyat öğretimi, yüksek diniyat mütehassısı, bilim adamı ve mütefekkir yetiştirmek yerine Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ve Millî Eğitim Bakanlığının mesleğe yönelik ihtiyaçları doğrultusunda diyanet teknisyeni ve meslek öğretmeni (mütefennin) yetiştirmeye yönelmiştir.

Diyanet ve Millî Eğitim Bakanlığının İlahiyatla program hazırlama konusundaki işbirliği, program yapmak veya önermek değil, her kurumun kendi mesleğinin yeterliliklerini belirleyerek İlahiyat Fakültelerinden bu yeterliklere sahip mezunlar yetiştirecek programlar yapmasını istemesi şeklinde olabilir. Hiçbir dönemde İlahiyat Fakülteleri paydaşı durumunda olan bir kurumun bu kadar emri altına girmemiştir.

Gelenekçi zihniyet burada kendini göstermektedir. İlahiyat fakülteleri, ilmî müesseseler olarak kalmalı ve meslekî eğitim yaptıran bir fakülteye dönüşmemelidir. İlahiyat öğretimi, heyecanlı, duygusal, dindar ve mütedeyyin yetiştirmeyi amaç edinmez, bunun yerine klasik kaynaklardan hareketle bilimsel verilere dayalı doğru ve tutarlı dinî bilgi üreten, araştırma ve sorgulamayı sanat haline getiren, başkalarının fikirlerine tahammül edebilen, söyleneni anlayabilen, en küçük ayrıntıları dikkate alan tecessüs ruhlu, yaşanan hadiselerle ilgili medeni bir şekilde olumlu ve olumsuz görüş bildirebilen, görüşlerinin eleştirilmesine katlanabilen, kendini ifade edebilen özgüven sahibi ve bedii zevkleri olan, sanat ruhlu kimseler yetiştirmektir.

Üniversitelere ve fakültelere gerekli özerklik verilmedikçe ne yükseköğretimde ne de İlahiyat öğretiminde yeniden yapılanmadan söz edilebilir.

İlahiyat meslek elamanı yetiştiren bir kurum değildir. Bu kurum düşünen insanların dini bütün yönleriyle tartışabildikleri bir kurum olmalıdır. İlahiyat fakültelerini doğuş dönemindeki kimliğine, yani yeni araştırma alanları keşfetmeye çalışan, sorgulamayı esas alan, tarihsel eleştiriye ve özeleştiriye önem veren yüksek diniyat mütehassısı yetiştiren bir kurum olma kimliğine yeniden kavuşturmak tarihsel bir sorumluluktur.

Diyanet, bizden iyi Kur’ân okuyan ve öğreten Kur’ân öğreticisi yetiştirmemizi istiyor. Bunu anlamanız için yaşanmış bir hikâyeyi anlatmak istiyorum. İzmir İlahiyat mezunu birisi, Diyanet’in açtığı sınavlardan birisine giriyor. Bu arkadaş soruyorlar. Şu sureyi biliyor musun, bu sureyi biliyor musun? Hadi oku bakalım. Aday, şunu biliyorum, bunu bilmiyorum diyor. Fakat ezberleri az diye tepki alıyor. Ya sen bu kadar sureyle nasıl vaiz, müftü olacaksın diyorlar. O şu cevabı veriyor: “Hz. Âdem kaç sayfa biliyordu? Söylendiğine göre 10 sayfa biliyordu. O şu kadar sayfa ile peygamber oldu da ben niçin vaiz veya müftü olamayayım.” Bu anektot çok önemli eleştiriler içermekte ve İlahiyatın misyonunu bize hatırlatmakta. Bizim asıl amacımız imam yetiştirmek değildir.

Prof. Dr.Selahattin Polat. Bugünün İlahiyatı Nasıl Olmalıdır: Sempozyum Bildirileri (Ensar: 2014) adlı kitaptan kısaltılarak alınmıştır.

İhtiyaçlardan yola çıkarak amaçları tespit edebileceğimiz söylendi. Bu öyle derinlemesine irdelemeden kabul edilebilecek bir görüş değil. Bu konuda çekincelerim var. İhtiyaçlardan yola çıkarak amaçları tespit etmenin problemleri var. Bunlara temas edersem konuşmam uzar. Ama kısaca şunu söyleyebilirim: Her şeyden önce ihtiyaç kavramı sübjektiftir. O takdirde neyin ihtiyaç olduğu konusunu ve ihtiyaç önceliklerini tartışmamız gerekir.

Ayrıca amaçları sadece ihtiyaçlar belirleyecek olursa ihtiyaçların peşinde sürüklenip gidersiniz. Her şey pratik ihtiyaçlarla başlayıp bitmiyor. Dünya sadece ihtiyaçlar üzerine kurulsaydı bir sürü güzelliği kaçırırdık. Sadece ihtiyaçlar üzerine kurulan bir hayat insanî bir hayat olmaz. İhtiyaçları yönlendirme diye bir şey de var. Hele ki birileri ihtiyaçları sürekli yönlendiriyorsa biz tam da onların tuzağına düşmüş oluruz.

Prof. Dr.Selahattin Polat. Bugünün İlahiyatı Nasıl Olmalıdır: Sempozyum Bildirileri (Ensar: 2014) adlı kitaptan kısaltılarak alınmıştır.

İlahiyat Fakülteleri Ne Yetiştirmelidir?

İlahiyat Fakülteleri eleştirilirken genelde ilk kuruluş amacına fazlaca vurgu yapılmaktadır. Şüphesiz modern cumhuriyet kendi resmi söylemleri doğrultusunda bir dinî yükseköğretim hedeflemekteydi. Ancak bugün için İlahiyatlar hakkında konuşurken aynı şeyleri söylemek imkânsızdır. Yine de Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin kuruluşunda etkin olan bir düşünce hâlâ pek çok İlahiyatçı üzerinde etkisini devam ettirmekte ve tartışmalara neden olmaktadır. Bu da İlahiyat Fakülteleri’nde İslâm’ın savunusunu yapan din uzmanlarının mı yoksa bilimsel objektivizm çerçevesinde dine de eleştirel yaklaşabilen akademisyenler mi yetiştirileceği sorusudur. Üniversitenin temel amacının evrensel ve objektif bilim olduğunu savunan yaklaşım İlahiyat Fakültelerinin de savunmacı anlayıştan sıyrılması gerektiğini ve akademisyen yetiştirmeye yönelmeleri gerektiğini iddia etmektedir.

Her iki tarafın da birbiri aleyhine argümanları söz konusudur. İlahiyat Fakülteleri’nin akademisyen yetiştirmesi gerektiğini savunanlar karşıt görüşte olanların bilimsel ve eleştirel düşünceden mahrum olduklarını, İslâm geleneğine sıkı sıkıya bağlı kaldıklarını, konulara problematik olarak değil de apolojik olarak baktıklarını, ideolojik olduklarından geniş bir perspektiften yoksun olduklarını iddia etmektedirler.

Burada bir hoca eleştirisi söz konusudur; bu eleştiriye bağlı olarak bu hocaların yetiştirdikleri öğrencilerin de İslâm’ın geniş vizyonundan yoksun olduğu düşüncesi vardır. Buna mukabil karşı taraf ise İlahiyat Fakülteleri’ne sadece bilimsel bir misyon çizen görüşün İslâm geleneğine sahip çıkmadığını, bazı konularda Ehli Sünnet çizgisinden ayrıldığını iddia etmektedir. Bu görüş, diğer görüşe sahip hocaların İslâm geleneğine yeterince saygı göstermedikleri gibi, yetiştirdikleri öğrencilerin de bilgi donanımı açısından zayıf ama eleştiri konusunda cüretkâr, amel açısından ruhtan yoksun oldukları imasından bulunmaktadır.

Her iki tarafın da kendince haklı gerekçeleri bulunabilir. Ancak bir ara yol bulma amacı söz konusu olmaksızın her iki tarafa yönelik şunları söylemek mümkündür: Bugün İlahiyat Fakülteleri diğer yükseköğretim kurumları içinde en geniş bilgi yelpazesine sahip fakülteler olmasına rağmen yurt içinde dinî hareketlere yön verecek, dünyada da görüşlerine saygı duyulacak büyük âlimler ve düşünce adamları yetiştirememektedir. Her iki tarafta da nasıl bir eğitim metodu izleneceğine dair ciddi bir kafa karışıklığı vardır; daha çok oportünist ve ideolojik (bilimin de bir ideoloji olduğunu unutmadan bunu söylüyorum) yaklaşım söz konusudur. Herkes üzerinde çok fazla düşünmeden işine yarayan düşünceyi veya yöntemi kullanmaya çalışmaktadır. Bu durum geleneksel yapıyı savunanlarda daha fazla gözlenmektedir. Geleneği savunanlar temel disiplinlerin dışındaki anabilim dallarını reddetme eğiliminde iken, yaptıkları çalışmalarda bunlara çok daha fazla referansta bulunmaya çalışıyorlar. Akademisyenliğe vurgu yapanlar ise geleneksel metinler konusunda daha eksik iken modern ve popüler yaklaşımlardan çok daha fazla etkilenmektedirler.

İslâm medeniyetindeki eleştirel kapasiteyi yine kendi içinden bulmak mümkündür. İslâm’da Allah’ın sıfatlarına kadar hemen her konuda ciddi tartışmalar yapılmıştır. Akademisyenliğe vurgu yapan yaklaşım bu eleştirel yapı ciddi manada ihmal edildiği için bunu bilimsellik adına yeniden diriltmek istemektedir. Bu ihmal kanaatimizce doğrudur, fakat bununla baş etmek için referansımızı modern bilimden almak sakıncalıdır. Zira modern bilim yapısı itibariyle ideolojiktir, biz bilimsel olduğumuzu söylerken bir İlahiyatçı olarak bunu ne kadar başarabilmekteyiz?

Bugün bilim felsefesinde gelinen noktaya baktığımızda, herhangi bir bilimsel paradigmanın doğruluğundan ziyade şu andaki sorularımıza cevap verebilmesi üzerinde konuşulduğunu görürüz.

Bilimsel bilgi artık pozitivizmin iddia ettiği gibi mutlak (hakikat) bilgi değil, muhtemelen en doğru bilgidir. İkinci bir nokta olarak bugün bilim felsefesinin üzerinde durduğu nokta teorinin deneyden önce gelmesidir. Yani biz bilimde tamamen boş bir zihinle inceleme alanımıza bakıp, deneyler yapıp kurama ulaşma yerine, öncelikle genel kurama ulaşıp sonra deneylere başvurmaktayız. Belirli bir “önyargı” zihnimizde mevcuttur veya bir başka ifadeyle mutlak objektiflik söz konusu değildir. Bu söylediklerimizin tabiat bilimleri için olduğunu düşündüğümüzde sosyal bilimlerin “bilimselliği” ve “objektifliğinin” sonu hiç gelmeyecek bir tartışma alanı olduğunu rahatlıkla anlarız. Bu iki kavramlardan doğan “akademisyen” de sadece düşüncede var olan bir tiptir.  Başka bir ifadeyle tabiat bilimlerinde bile zihnini tamamıyla boşaltıp inceleme objesine yaklaşan bir kişi (akademisyen) söz konusu olamayacağı gibi sosyal bilimlerde hiç mümkün değildir. Bu takdirde sun’i bir kavram olan “akademisyenliğin” bir hakikat olduğunu düşünüp İlahiyat eğitimini bu çerçevede tartışmak ne derece doğrudur? Batı’da özellikle İlahiyat alanında bu bilimselciliğe uyabilmek için metodolojik ateizm denen bir yaklaşım vardır.

Kişi aslında inanmaktadır ama konu “bilimsel araştırma”ya gelince inancı yokmuş gibi davranmaktadır. Bugün “bilimsel” yöntemi benimsediğini söyleyen İlahiyatçı “akademisyen”lerin kaç tanesi Tanrının varlığının veya vahyin de gerçek olamayabileceği noktasından hareket edebilir? Bunu yapamayan insanların, İlahiyatın geri kalan konularında “objektiflik” iddiasında bulunması pozitivist bilim adamları tarafından bir paradoks olarak görülmekte ve istihza ile karşılanmaktadır.

Sonuç itibariyle İlahiyat fakülteleri doğal olarak İslâm’ı bilen ve savunan uzmanlar yetiştirecektir. Akademisyenlik meselesinin İslâm’da kesinmiş gibi görünen bazı konuları tartışmaya açmaya bir katkısı olsa da sonuç olarak öğrencimize kazandırdığı zihniyet hatalıdır. İslâm düşüncesi kendi içinde çok köklü tartışmaları zaten muhtevidir; bunun bilgisine sahip olan uzmanlar yetiştirmekle İslâm’a dışarıdan bakan uzmanlar yetiştirmek arasında fark vardır.

Prof. Dr.Murtaza Bedir. Bugünün İlahiyatı Nasıl Olmalıdır: Sempozyum Bildirileri (Ensar: 2014) adlı kitaptan kısaltılarak alınmıştır.

Şimdi çok açık amaç açısından şunu soralım kendimize. Âlim mi yetiştireceğiz, akademisyen mi yetiştireceğiz. Onu bir sorayım. Yani akademisyen derken daha dinine mesafeli bir şekilde bakan dışardan soğukkanlı bir şekilde bakan gerekirse Kur’an’ı bile tartışan bir akademisyen mi yetiştireceğiz yoksa İlahiyat Fakültesi âlim mi yetiştirecek. Orada ki tüm arkadaşların en azından şu an burada şunun var olduğunu düşünüyorum. Tabiî ki biz Müslümanız, Müslüman adam yetiştireceğiz düşüncesi var. Ama niyeyse âlim yetiştireceğiz kelimesi geçtiği için korktu bir arkadaş, niyeyse. Farklı anlamlar ama neden buna farklı anlamlar yükleniyor diye sormamız lazım aslında. Belki de ilim geleneğimizde belki de ilim âlimi yetiştirme projesi var, amacı var, bu yüzden o geleneğin.

Bizim aklî ilimler dediğimiz ilimlerin yerine bugün yani geçmişte aklî ilimler dediğimiz ilimlerin yerini bugün sosyal beşerî bilimler aldı diyelim ve onunla zenginleştirdik. Zaten dolayısıyla İlahiyat programı bunu başardı. Yani Tanzimat’ın ve Cumhuriyet’in bir ürünü de olsa aslında o şeyi başarmış gibi görünüyor yani geleneği modernleştirmeyi başarmış gibi görünüyor. Fakat orda ki temel problem, pozitivizmin hâlâ İlahiyattın kendini uzaklaştıramamış olması. Halbuki bütün dünyada pozitivizm terk edildi.

Ama hâlâ İlahiyatlarda biz sosyal bilimleri ve hatta bırakın sosyal birimleri kelamı mezhepler tarihini şu anda büyük bir kavga gidiyor kelam ile mezhep tarihi farklı şeylermiş diye bir kavga gidiyor. Sen kelamı bile sosyal bilimlere çevirmeye çalışıyoruz böyle bir sosyal şeyi var hâlâ İlahiyatta.

İsim meselesi

İsim meselesi amaçlı doğrudan alakalı bir mesele. İsmi koyanlar bir amacı güderek koydular. Bu ismi neydi. Amaç en azından 1920’lerin konjonktürünü bilinler bilirler o dönemin akademi yazısında bir tane doğru vardı oda pozitivizm idi. Dinin aslında üniversite gibi bir yere girmesi gerekmiyordu ama mecburen ama o getirdiği çok güçlü köklü meclisimize kadar giren gelenek var, etkinlik var vesaire.

Batıdaki pozitivist teoloji, İslâmî bilimlere tekabül etmiyor. Eden kısımları var, etmeyen kısımları var. Hristiyanlıkta teoloji esastır yani eğitim daha çok amelden çok zihin ve şeyle alakalıdır. O yüzden bize de felsefe ve kelam bilimlerinde olan bir kelimenin seçilmesi aslında o zihnin bir tercümesi gibi yani bizim de daha çok şeriat ki en kötü en acı kelime o dönemde. Bundan uzaklaştırmak için biraz seçtiğimiz bir kelime yani. Çünkü İslâm Hristiyanlıklara aykırı olarak amel olarak ameli merkeze alıyor tabi ki. Teoloji yok, bir amel var ama biraz onu düşünüyor zaten. Programa bakarsanız orada belli.

İsmin böyle bir tarihi var. Pozitivizmi çağrıştırıyor. İlginçtir tabi ki pozitivizmin bir neticesi de var, Protestanlaşma. Bu İlahiyatlar eliyle de aslında Türkiye’de İslâm dini alanında oldukça mesafe kat edildiğini düşünüyorum. Aslında biz de protestanlaşıyoruz.

Biz bir ilim geleneğinden geliyoruz ve bizim ilim geleneğimizin mesela ilim tanımı var, ilim tasvir anlayışı var... Bir de 20. yüzyılın başından itibaren kabul ettiğimiz ilim anlayışı ve ilim tasvibi var.

Bu ikisini bence konuşulur da bu ikisini nasıl konuşturacağız buna odaklanmamız lazım. Bunu yapabilirsek o zaman İslâm İlahiyatı diye bir şey öğretebiliriz. Sık sık, onu yapabiliriz ve yapıyoruz, diye ben alttan alta inanıyorum. Yani o kadar kötümser olamıyorum yani alttan alta o zaten yapılıyor. Hani bunları daha soğukkanlı bir şekilde tartışabilsek çünkü onların da herhangi bir kendince bir mantığı var işte. Bir şey var ve hiçbir zaman da İslâm geleneği bizi beşerî bir bilginin dışlanması gibi bir tuzağa düşürmedi. 

Prof. Dr.M.Şevki Aydın. Bugünün İlahiyatı Nasıl Olmalıdır: Sempozyum Bildirileri (Ensar: 2014) adlı kitaptan kısaltılarak alınmıştır.

Diyanet, Kur’ân-ı Kerim okuyan istiyor diyorsunuz, çok yanlış arkadaşlar lütfen, Diyanet şunu diyor: “Maalesef bizim din görevlisinin ilk etapta sahip olması gereken vasfı bile kazandıramıyorsunuz”; yani, Kur’ân-ı Kerim okumayı ilk adım olarak bilmesi gerekiyor bilemiyor. Siz kalkıp nasıl diyebilirsiniz Diyanet İşleri Başkanlığı sadece Kur’ân okumayı iyi öğrenen adam istiyor diye. Bu çağın şartlarına bir bakın; din hizmetlerindeki personelde nasıl bir donanımın olması istendiğine bir bakın, siz İlahiyatçılar olarak bari hiç olmazsa böyle demeyin. 

Arkadaşlar! Başarısızlıklarımızı, sorunlarımızı analiz etmek yerine çok kestirmeden, pek de alakası olmayan unsurlara bağlayarak kararlar alıyoruz. Söz gelimi, X dersinde başarı elde edemiyoruz. Hemen çaresi hazır: Krediyi yükseltelim öğretiriz. Mesele bu kadar basit değil. Mesela, Hazırlık yokken Arapçayı öğretemiyoruz; hazırlık konuyor yine öğretemiyoruz. Bu demektir ki, sorun kredi ile alakalı değil. Öğretmen yetenekleri mi, niteliği mi, program mı, öğrenme öğretme sürecinin işleyişine ilişkin hususlar mı? Vs. Süreci baştan sona bütün unsurlarıyla sorgulamamız gerekiyor. 

Prof. Dr.Nevzat Yaşar Aşıkoğlu. Bugünün İlahiyatı Nasıl Olmalıdır: Sempozyum Bildirileri (Ensar: 2014) adlı kitaptan kısaltılarak alınmıştır.

Bir diğer husus işte deniliyor ki efendim biz bir programı uygularız, o programdan mezun olan kişi istihdam alanı nereyse, hangi kurumsa o kurum kendisi eğitim verir. Şimdi düşünelim, Sosyal Hizmetler kurumu, Aile kurumu, en zayıfından başlayalım. Bu kurum kime sosyal hizmet alanında hizmet verecek? Şu anda eleman arıyor. Beş altı bin kişiden söz ediliyor. Ve Fen Edebiyat Fakültelerinin sosyal hizmetler bölümleri açılıyor. Oradan mezunlar ne zaman mezun olurlarsa ne kadar yeterli olursa o ayrı, bunlar Aile kurumunda istihdam edilecek. Oysa bizim bu alanı değerlendirip bir şekilde ortak akılla güzel bir programla oraya eleman yetiştirebiliriz.

Diyanet işleri Başkanlığı var. Öteden beri oraya gidiyor mezunlarımız. Oysa Diyanet işleri Başkanlığı eğitim kurumu değil. Diyanet işleri Başkanlığı bir hizmet kurumu. Ama Diyanet işleri Başkanlığı belki bizim mezun ettiğimiz kişilerde istediği niteliği bulamadığı iddiasıyla, savıyla kendisi istihdama yönelik yeni bir eğitim, hizmet içi eğitim veriyor.  

Evet, dört yıllık bir İlahiyat eğitimimiz var her birini sekiz aydan hesaplarsak 4*8: 32 aylık bir süre eder. 32 aylık bir İlahiyat eğitimiyle yapamadınız, Diyanet İşleri Başkanlığı da 30 ay İlahiyat eğitimi veriyor. Bu eğitimin de programını ben yaptım, biliyorum. Bu programda birçok konu Kur’ân’ın tarihi diye başlıyor. Kur’ân’a giriş diye başlıyor. Yani yine sıfırdan eğitim vermeye çalışıyor arkadaşlar, belki ihtiyaç, onu gerektirdiği için yapıyorlar, buna bir şey demiyorum, böyle bir realite de var. Özetle Diyanet İşleri Başkanlığı bir hizmet kurumu mudur, bir eğitim kurumu mudur bunu da düşünelim.

Millî Eğitim Bakanlığı var. Öğretmen istihdam ediyor. Millî Eğitim Bakanlığı öğretmen yetiştiren bir kurum mudur? Bizim hizmet alanlarını dikkate almamız lüks değil, zorunluluğumuz var gibi geliyor bana. Eleştirebilirsiniz. Millî Eğitim Bakanlığı doğrudan eğitim kurumu değil ve bir şey daha ekleyim.

Çok fazla tartışmaya gerek yok. Önce mesleğe dönük bir eğitim, sonra bunun üzerine ihtisas eğitimi, uzmanlık eğitimi. Zaten bugün yüksek lisan mezuniyet belgelerinde de bu yazar. Aynı programla hem ilköğretime hem İmam-Hatip’e hem de diğer meslek alanlarına yetiştirme kalktığınızda ne çıkar, takdiri size bırakıyorum.

Kültür Sayfası