Bütün Bunların Gerçek Sebebi Ne?

Basit cevaplarla yetinmeyip gerçekten ne olduğunu anlamaya çalışmak için yola çıkmıştık. Yöntemleri tartışılır olmasına rağmen, anlaşılabilir sebeplerle yola çıkan bir insan ve yine ona inanarak ideallerini kabul edip, birçok fedakârlıkta bulunan takipçileri nasıl oldu da bu duruma düştüler?

Sorunun doğru cevabını kesin olarak bilmek mümkün olmasa da, elimizden geldiğince objektif kalmaya çalışarak anlamak için gayret ettiğimiz tarihi süreçten elde edebildiğimiz muhtemel cevapları aşağıda sıraladık. Cevap belki bunlardan biri, belki birkaçı, belki de hiç biri…

Cemaatin Kuruluşundan İtibaren Görülen Sebepler

1. Yalıtılmışlık Sonucunda Objektif Değerlendirme Kabiliyetinin Azalması

Cemaatin kendini, toplumdan neden ve nasıl izole ettiğine daha önce değinmiştik. Bunun en önemli sonuçlarından biri objektif değerlendirme imkânının kaybolmasıdır. Kendini olduğundan daha güçlü ve büyük görme, her şeyi yapabileceği hissine kapılma bunun doğal sonuçlarıdır.

2.Kibir ve Çekememezlik

Geçmiş bölümlerde F.Gülen’in başka liderlere, özellikle de kendine seçtiği alanda rakip gördüklerine tahammül edemediği ile ilgili örnekler vermiştik. Gülen’in, Çevik Bir’e ya da Papa’ya gösterdiği tevazuyu Erbakan, T. Özal ya da T. Erdoğan’a gösterememesinin en temel sebebi de bizce budur. 

Aslında bu durum, G.Gülen’e özgü değildir, birçok liderde görülen ortak bir hastalıktır. Belki, bir din adamının bu konuda daha duyarlı olması beklenebilirdi.

Yine de herkesin imtihanı farklıdır, hoca olmak imtihandan azade olmak anlamına gelmiyor. Bilgi arttıkça sorular da zorlaşıyor.

3. Kendini Grubunun Çıkarlarını Düşünüp, Toplumun Çıkarlarını Buna Feda Etme

Cemaat okulları zarar görmesin, cemaatin devlet içindeki yapılanması zarar görmesin ya da cemaatin Amerika’daki varlığı zarar görmesin diye Türkiye’de iktidarı düşürmeye ya da askeri darbe yapmaya teşebbüs edilmiş olabilir.

Yine de bu durumun da açıklanmaya muhtaç tarafları var. Belirli değerlere önem veren bir grup, nasıl koskoca bir toplumun faydasını kendi faydalarına feda edebilir?

Belki, yaşanacak zararın kısa bir süre için olduğu, daha büyük zararlara uğramamak için başlangıçta az bir zarara katlanılacağı ama ileride, toplum cemaatin sözünü harfiyen dinler hale geldiğinde her şeyin çok daha güzel olacağı düşünülmüş olabilir. Yani bizim iyiliğimiz (!) düşünülmüş olabilir.

Ama esas sebebin “seçilmişlik” düşüncesinde saklı olduğu kanaatindeyiz.

4.Seçilmişlik Hezeyanı

Ayrı bir bölümde hem liderin hem de takipçilerinin seçilmişlik düşüncesi ile hareket ettiğine değinmiş ve bunun sonuçlarını incelemiştik. Burada aynı konuyu tekrar etmek gereksiz olacak. Yine de bazı sorular, yukarıdaki konuyu aydınlatmak vurgulamakta fayda var:

Evet, kendi topluluğunun çıkarlarını öne alıp, büyük bir toplumun çıkarlarını buna feda etmek kolay kabul edilebilecek bir durum olarak görünmüyor. Ama, bahsedilen topluluk sayıca diğerlerine göre az olsa da seçilmiş, Allah’ın (c.c) sevdiği hatta kayırdığı bir topluluk ise bahsedilen seçim daha kolay kabul edilebilir olmaz mı?

Ya sayıca çok olsa da toplumun geri kalanı, bozulmuş, fesada uğramış, gerçekleri (!) göremez hale gelmiş ve cezayı hak etmiş günahkâr bir topluluk haline gelmiş ise? Öyle ya, ilahi görevi yerine getirmek için seçilmiş insanları dinlemiyor (özellikle de “Tayyip, Hocaefendiyi dinlemiyor”) ve göreve engel oluyorlarsa başlarına gelecekleri hak etmiş sayılmazlar mı?

Amerika’ya Yerleşmeden Sonra Ortaya Çıkan Sebepler

5.Bakış Açısının Değişmesi

Yukarıdaki, yalıtılmışlıktan kaynaklanan objektif değerlendirme kabiliyetinin azalmasından bahsetmiştik. Özellikle araya mesafe de girince bu durum daha da patolojik bir hal almış olabilir.

Bu başlık altında dikkat çekmek istediğimiz esas husus ise Amerika’ya yerleşme ile birlikte bir farklılaşmanın ortaya çıkmış olma ihtimalidir. Cemaatin önemli bir kısmı hala Türkiye’de yaşamasına rağmen, Gülen uzun süreden beri yurtdışında yaşamakta, yönetici kadronun önemli bir kısmı da yurtdışı ile yoğun ilişki içinde bulunmaktadır.

Olayları değerlendirirken kültür gözlüğünden bakarız. Bunun başka yolu da yoktur. Din kültürün önemli bir ögesi olsa da tek ögesi değildir. Bu yüzden, örneğin Mısır darbesine Türkiyeli, İranlı ve Suudlu Müslümanların bakışı aynı değildir.

Kültür ile dinin iç içe olması ile ilgili F.Gülen’in yaptığı bedduanın iyi bir örnek olduğu kanaatindeyiz. Çoğu kişi, yapılan bedduayı duyunca kulaklarına inanamadı: “Ocaklarına ateşler salsın, yuvalarını yıksın, duygularını sinelerinde bıraksın, önlerini kessin, bir şey olmaya imkân vermesin…” Böyle bir beddua içeriği nereden çıkmış olabilirdi? Hangi ayet ve hadisten alınmış olabilir? Hâlbuki, Erzurum yöresinden olanlar için bedduanın çoğu ögesi sanırım çok şaşırtıcı gelmemiştir.

Yeniden konumuza dönersek, kültür içinde yaşanılan toplumdan etkileşim yoluyla edinilir. Bir kısmı, Batı’ya takiyye olarak söylenmiş olsa da F.Gülen’in Amerika’ya gitmeden önceki ve gittikten sonra söylediği sözleri arasındaki farklılık rahatlıkla görülebilir.

Özetle, Amerika’dan bakınca Türkiye’de yaşananlar farklı görünüyor olabilir.

6.Dünyaya Nizam Verme Hezeyanı

Yine seçilmişlik konusuna değinirken, seçildikleri görevin Türkiye ile sınırlı olmadığı, dünya ölçeğinde bir görev için seçildikleri hezeyanın ipuçlarına rastlamıştık. Muhtemelen, cemaat yurt dışı faaliyetlerine başladıktan sonra bu bakış açısı şekillenmiş olsa gerek.  

Seçilmiş cemaatin dünya ölçeğindeki büyük (!) planları için, Türkiye’nin bir miktar bedel ödemesi kabul edilebilir görünüyor olsa gerek. Yoksa her şeye rağmen, Türkiye’nin İran ile ya da Batı ile ilişkilerine yön vermek adına iktidar ile tüm emekleri zayi etmeye sebep olabilecek bir savaşı göze almanın açıklanması oldukça zor.

7.Durumdan Vazife Çıkarma

Amerika’daki varlığın sorgulanmaması ve desteğin kaybolmaması için durumdan vazife çıkarıp harekete geçme ihtiyacı hissedilmiş olunabilir.

8.Esaret

Dünyadaki hizmetlere ABD desteğinin alınmış olmasının ve ABD’de var olmanın, önceden üzerinde anlaşılmış ve ödeme zamanı gelmiş bir bedeli olabilir. F.Gülen’in 28 Şubat sürecinde,  hangi şartlar altında Amerika’dan “sığınma” talep ettiğini önceki bölümlerde görmüş ve bunun karşılığında bir bedel talep edilmiş olabileceğini belirtmiştik.

Bunun bir önceki seçenekten farkı, ABD’nin “dışarıdan seyreden” değil, “talep eden, yönlendiren ve destekleyen bir güç olarak bizzat işin içinde” olmasıdır. Bahsedilen destek, eğitim, istihbarat, ekonomik yardım, planlama,… gibi birçok alanı kapsayabilir.

Durumdan vazife çıkarma seçeneğinde ise ABD elini kirletmemektedir. Yoksa her iki seçenek de aynı kapıya çıkar.

İki seçenekten hangisi daha muhtemel olduğu sorusunun cevabı, cemaatin yapabilirliği ile alakalı. Eğer, cemaatin vazifesini tek başına yapabileceğine kanaat getirilmiş ise, ABD elini kirletmemeyi tercih edecektir. Bu durumda, başarılı olunamazsa Amerika’nın üzerine hiçbir şey bulaşmadan gerekirse cemaati çöp kutusuna fırlatmak mümkündür. Muhtemelen, cemaat de neler yapabileceğini ispatlamak ve verilen desteğin boşa gitmediğini göstermek için -kendini ispatlamak isteyen küçük bir çocuk misali- büyük bir hevesle kendi başına bu işe girişmeyi tercih etmiştir.

Dolayısıyla, 15 Temmuz darbesi arkasında, Amerika’nın somut desteğinin kanıtlarını bulmak çok kolay olmayabilir.

Ergenekon ile Savaştan Sonra Gelişen Sebepler

9. "Bizim Çocuklar" mantığı ile Yanlışlara Sahip Çıkma

Cemaat ve lideri, devlet içinde yapılanırken, polis, istihbarat, askeriye gibi derinlikli alanlarda hem adamlarını yerleştirdi, hem de işbirliklerine gitti. Her mesleğin kendine göre bir formasyonu ve zorlukları vardır. Bu tip bölümlerde çalışmak, cami görevlisi olmaya benzemez. Oralarda görev alan insanların davranışlarında ve girdikleri iktidar mücadelelerinde düştükleri yanlışlıkları cemaatin ve liderinin sahiplenme yoluna gitmesi problemlerin bu hale gelmesinde rol oynamış olabilir.

Özellikle kırsal bölgelerimizde, grubun üyesini sahiplenme duygusu çok kuvvetlidir. İki ailenin çocuğu kavga ettiğinde, kimin haklı olduğuna bakılmaksızın herkes önce kendi çocuğunu koruma yoluna gider. Bu durum çıkan aile kavgalarının en temel sebebi budur.

  

10.Güç Zehirlenmesi

Bugüne kadar yaptıkları, her şeyi yapabilecekleri duygusuna kapılmalarına sebep olmuş olabilir. Öyle ya, genelkurmay başkanını içeri atan başbakanı ya da cumhurbaşkanını neden içeri atmasın ki?

Öyle bile olsa -ki olmadığı yine yaşayarak görüldü- her şeyi yapabilme gücüne sahip olma, her şeyi yapmayı mübah kılar mı?

11."Dağıtılamayan Ordu" Sendromu, Yeni Hedef İhtiyacı

Tüm bu oluşumun Askeri Vesayet ve onun operasyonel aracı olan Ergenekon ile mücadele için yıllarca emek verilerek oluşturulduğundan bahsetmiştik. 

Askeri Vesayetin gevşeyip askerin olması gereken yere çekildiğine ve Ergenekon'un da ortalarda görünmediğine bakılırsa, kullanılan kirli yöntemlerin büyük ölçüde başarılı olduğunu kabul etmek gerekiyor.

Anti-Ergenekon, Ergenekon ve Askeri Vesayet ile mücadele için büyük bir güç biriktirmiş ve bunun bir kısmı bile rakibine ağır bir darbe vurmasına yetmişti. Artık bundan sonrasını siyasi irade tamamlayabilirdi. Peki ama eldeki güç ne olacaktı?

Bahsedilen problemi "savaş sonrası ordu" problemine benzetebiliriz. Topyekûn bir savaşta, bir ülke tüm kaynaklarını ordu için seferber eder. İnsanlar işlerini bırakır asker olur ve büyük fedakârlıklara katlanırlar. Sonra savaş biter ve zor soru gündeme gelir: "Ordu ne yapacak?" Bahsedilen orduyu dağıtıp, sivil hayata uyumunu sağlamak en büyük problemlerden biridir.

Görevini yerine getirdiğine göre, Anti-Ergenekon yapılanması ne olacaktı? Bu kadar fedakârlığa katlanmış insanlara "işiniz bitti evlerinize dönün" mü denecekti? Bunun yerine onlara yeni bir hedef vermek ve gücü elden bırakmamak daha tercih edilir göründü: Türkiye’yi yönetmek ve Türkiye’yi yöneterek önce İslam dünyasına sonra da dünyanın tamamına nizam vermek.

 

Bunun için dünya üzerindeki hatta kâinattaki olup-olabilecek en uygun lidere zaten sahiptiler. Geriye “üç nal ile bir at” kalıyordu.

12.Küçümseme

Diyalog sürecinde dünyada Amerika başta olmak üzere diğer ülkelerin, Vatikan'dakiler başta olmak üzere diğer din adamlarının ve Türkiye’de de beyaz Türklerin gücünden, iyi yetişmişliğinden, bilgisinden, vs. etkilenme. Dünya ölçeğinden bakınca Türkiye’yi, Türkiye’den bakınca da muhafazakâr kesimi küçük görme.

Bu bakış açısının ipuçları, Ak Parti ile mücadele için seçilen olaylarda görülebilir. MİT tırlarının durdurulmasının Türkiye halkı gözünde nasıl karşılanacağı hiç önemsenmemiş dışarıya verilecek mesaj dikkate alınmıştır. İran ile ilişkisi dolayısıyla Halk Bankası hedef alınırken, Türkiye halkı gözünde nasıl karşılanacağı hiç önemsenmemiş dışarıya verilecek mesaj dikkate alınmıştı. Yine, Irak’ın bombalanması, Mavi Marmara, … gibi örnekleri çoğaltmak mümkündür.

"Böyle bile olsa bunun ne mahsuru var? Hem zaten bunda gerçeklik payı da yok mu?" diye sorulabilir. Aslında bu bir tercihtir ve sıradan bir sosyal hareket için bahsedilen bakış açısının hiçbir mahsuru yoktur da yoktur. Ama, Allah rızası için yola çıkıldığında bunun ne gibi mahsurları olduğu ehline malumdur. Cemaat de bunu yakından bilecek kadar dini kültüre sahiptir. 

13.Zulüm ve Mazlumun Ahını Alma

Öncelikle zulüm kavramının dindar/dindar olmayan ayrımını içermediğini hatırlatmak gerekiyor. Mazlum (zulme uğrayan) dindar olsa da olmasa da durum değişmiyor.

Zaten, Cemaat de amaçlarını gerçekleştirmek için, dindar olan/olmayan ayrımı yapmaksızın zulmetti: Tehditler, kumpaslar, iftiralar, karalamalar ya da suçları ifşa etmeler, insanları işlerinden etmeler, insanları yok yere hapislerde süründürmeler, hatta can almalar…

Çevresinde cemaatten tanıdığı olanlar hala yapılanlara inanamıyorlar: “Böyle bir dini grup zulüm yapar mı? Görmüyormusunuz, ne kadar iyi insanlar! Bu kadar iftira atılır mı?” diye düşünüyorlar. Gözden kaçırılan nokta şu: Tüm bu zulümler kutsal bir amaç için, tabiri caiz ise Allah rızası için yapılıyordu.

Zulümlerin sebeplerini dört temel başlık altında toplamak mümkün:

  • Faaliyetlere finans sağlamak için yapılan zulümler: Bu kadar büyük bir yapı, sadece sevenlerinin gönüllü olarak verdikleri paralarla dönemiyordu. Cemaat dışındaki iş dünyası zorla haraca bağlandı. Cemaatin gözünde çoğu zaten zalim insanlardı. Çalışanlarına ve müşterilerine yada devlete yaptıkları haksızlıkların haddi hesabı yoktu. Tehditlere kulak asmayanlar, biraz da diğerlerine ders olsun diye polis-yargı-maliye işbirliği ile en şiddetli şekilde cezalandırılıyorlardı. Bu sayede cemaat dünyanın en büyük mafya örgütüne dönüştü. Ama elde edilen gelirin bir kuruşuna bile dokunulmuyor, hayır (!) işlerine sarf ediliyordu.  

  • Ele geçirilmek istenen pozisyondaki kişileri uzaklaştırmak için yapılan zulümler: Cemaatin örgütlenmesi için kritik görünen pozisyonlardaki insanların uzaklaştırılması gerekiyordu. Görevin önemi ve aciliyeti dolayısıyla beklemeye tahammül de yoktu.

  • Kendi cemaatine biat etmeyip tehlike olma potansiyeline sahip insanları bertaraf etmek için yapılan zulümler: Cemaat bir kurumda örgütlenmeye başladı mı, ilk ayağı kaydırılacak olanlar, kendi cemaatlerine biat etme ihtimali olmayan dindar insanlar oluyordu. Diğer insanlar bir şekilde ikna edilebilirdi ama bahsedilen kişiler konuyu biliyor, cemaati tanıyor, buna rağmen tercihlerini başka şekilde kullanıyorlardı. İkna edilmeleri zor olduğu gibi, cemaati daha yakından tanıdıkları için ciddi bir tehdit durumundaydılar. “Şefkatle” ayakaltından kaldırılmaları icap ediyordu. Yine, hiçbir şekilde kendilerine biat etmeyecek solcu-ulusalcı görüşlüler de ayak altından kaldırıldı.

  • Cemaate muhalefet edenleri cezalandırmak diğerlerine de gözdağı vermek için yapılan zulümler: Güç çekicidir. Çoğu kimse güce boyun eğer ve itaat eder. Güç ise cezalandırma ve ödüllendirme imkânı ile ölçülür. Gücün varlığını göstermek için de belirli uygulamalara ihtiyaç duyulacaktır. Uygulamaların şiddeti artarsa, daha sonraki çoğu uygulamaya gerek kalmayacaktır.

 

Tekrar vurgulamakta yarar var, zulümler yapılırken dindar olan/olmayan ayrımına gidilmedi. Profesyonel katil ya da paralı asker soğukkanlılığı ile hareket edildi. Tüm zulümler de kutsal dava için yapıldı.

İyi de olan-bitenin sebebini arıyoruz. Zulüm, bir sebep mi sonuç mu?

Zulüm yapılanların sonucu olsa da aynı zamanda ilahi tokatın da sebebidir. Zaten kendileri de yedikleri tokatın farkındadırlar ama hala bunun "şefkat tokatı" olduğunu sanıyorlar. 

Halbuki mevcut durum, kültürümüzde de çokça kullanılan ve aslında ilahi bir kuralı ifade eden bir söz ile daha iyi ifade edilebilir kanaatindeyiz:

“Alma mazlumun ahını…”

14.Kirlenme

Yukarıdaki başlık ile ilişkili olsa da yapılanların bir başka yönüne işaret eden son başlığımız “Kirlenme”. "Zulüm", yapılanların topluma yansıyan olumsuz etkilerini, "Kirlenme" ise, bu uygulamaların bizzat yapanlara yansıyan yönünü ifade ediyor. 

Bizzat F.Gülen’in kendisinin de zaman zaman dile getirdiği ama bunun sebebini sadece takipçilerinde aradığı durumdan bahsediyoruz. 80’li yıllarda Cemaatten bazı insanları tanıma fırsatımız olmuştu, gerçekten yüzlerinden nur akıyordu ama bugün artık akmıyor.

İnancımıza göre yaptığımız her kötü işin karşılığı bize döner ve kalpte kara bir nokta oluşturur. Bunlar çoğaldıkça zamanla kalp kapkara hale gelir.

Peki, yaptığımız kötülükleri, zulümleri, günahları Allah rızası için yapıyorsak?

Bunun çoğu dindar için ne kadar tuhaf ve anlaşılmaz bir ikilem olduğunun farkındayız ama maalesef durum bundan ibaret.

Ya sadece amaç değil, amaca ulaşmak için kullanılan yöntemler de önemliyse?

Ya, kutsal amaç için de olsa, yaptığımız haksızlıklar, işlediğimiz günahların sonucu bizi etkiliyorsa?

Gladio yapılanmasından bahsederken, kontr-gerilla yöntemlerine kısaca değinmiştik. Klasik askeri mücadele usulleri ile gerilla mücadelesinde başarılı olunamayınca ABD tarafından kontr-gerilla adı verilen yöntemler geliştirilmişti. Gerilla ile onun yöntemlerini kullanarak mücadele etmeyi içeriyordu: Adam kaçırma, suikast, sabotaj, işkence, tehdit… özetle her tür mide bulandırıcı yöntemin kullanılması gerekiyordu. Güneydoğuda da 1990’lı yıllarda PKK ile bu yöntemlerle mücadele yoluna gidildi.

Amacımız konuyu tekrar Gladio’ya getirmek değil, konumuzla benzerliği açısından sonuçlarına dikkat çekmek. Çünkü bir süre sonra kontr-gerilla mücadelesine soyunanların gerillalardan bir farkı kalmadığı görüldü. Yeşil ile Bahoz Erdal arasında tek fark amaçlarıydı.

Dikkat edilirse, tüm çalışma boyunca Paralel Devlet Yapılanması yerine örgütün amacını akıldan çıkarmamak için Anti-Ergenekon isimlendirmesini kullanmaya çalıştık. Anti-Ergenekon, Ergenekon ile onun yöntemleri ile mücadele etmek için ortaya çıkmıştı. Kullandığı tüm kirli yöntemler, aslında Ergenekon’un kullandığı yöntemlerdi. Bu arada, bu kirli yöntemlerin, Ergenekon’u iktidardan indirme konusunda başarılı olduğunu da kabul etmek gerekiyor. Ama maalesef gelinen noktada, Anti-Ergenekon’un Ergenekon’dan farkı kalmamış durumda. Onun kadar kirli ve yurt dışı bağımlılıkları dolayısıyla ondan daha tehlikeli bir örgüt haline geldiği görülüyor.

İnancımıza göre hidayet kişinin kendi tercihi değil, Allah (c.c.)’ın ikramıdır. “Kir” hidayetten uzaklaşmaya sebeptir. Cemaatin sebep olduğu tüm zulümler için hayırlı (!) amaca yönelik zorlama açıklamalar mümkün olsa bile yine de kullanılan kriminal yöntemler, işbirliğine gidilen kriminal insanlar, papa-vatikan ilişkileri, Amerika ile ilişkiler,... bu açıdan değerlendirilmeye muhtaç değil mi?

Cemaatin hala "hidayet üzere olup olmadığını" sorgulaması için iyi bir zaman değil mi?

Kültür Sayfası