70'lı Yıllar: Cemaatin Oluşması

Kestanepazarı’ndan Sonra

Kestanepazarı'ndan ayrılınca Güzelyalı'da bir eve taşındım… bütün gecelerimi ev sohbetlerinde geçiriyordum. Haftanın bir-kaç gününde vaaz veriyor, dersler yapıyordum. Meşgul olunan üniversite talebelerinin sayısı gün geçtikçe artıyor ve onlarla meşguliyetim de yine vaktimi alıyordu. Fakat yine de Kestanepazarı günleri bir başka bereketliydi. [1]

Işık Evleri 

Evler, 1968 yılında, İzmir müftüsü Ahmet Karakullukçu’nun İlim Yayma Cemiyeti’nden aldığı destekle İzmir’in Tepecik semtinde, dindar talebelerin barınma ihtiyacını karşılamak amacıyla ve kiralanmak suretiyle açıldı.[2]

Evet, 1968 senesi hac dönüşüne İzmir Müftüsü Ahmed Karakullukçu bir imam arkadaşla Ankara'ya beni almaya gelmişlerdi. O zamanlar üniversiteli arkadaşların kaldığı evler vardı. O akşam 35 kadar üniversite talebesi sohbet için toplanmışlar bizi de davet etmişlerdi. Ahmed Karakullukçu Bey ile beraber gittik. O zamanlar bu kadar üniversite talebesinin böyle evlerde kalması ve kendilerini bu şekilde dindar yetiştirmeleri çok büyük bir hadise idi. Ve Ahmed Karakullukçu, onları bir arada görünce çok duygulanmış, son derece memnun olmuştu. Yolda gelirken bana, "Biz de böyle bir ev açalım, İzmir'e gidişte ilk işimiz bu olsun. Siz bir ev tutun, istediğiniz talebeleri de yetiştirin, kirasını ben ilim Yayma Cemiyeti'nden temin ederim" dedi. Böylece Tepecik tarafındaki ilk evi tutmuş olduk.  [3]

Ahmed Karakullukçu'nun bu hizmeti unutulacak gibi değildir. O bunları söyleyince dünyalar benim olmuştu. O gün için 500 liraya tuttuğumuz bu evin bir sene kadar kirasını ilim Yayma Cemiyeti'nden alarak o ödedi. Ve İzmir'de bu türlü hizmetlerin başlamasına ilk nüve bu evle atıldı... Burası iki katlı bir binaydı. Üstünde de bir çekme kat vardı. Fırsat buldukça ben de bu eve gidip geliyordum. [4]

12 Mart Muhtırasından biraz evvel Buca ve Bornova'da da ev açıldı. Bornova'daki evi Mustafa Birlik Bey alıvermişti. Babasından kalma dükkânları sattı, eline 85 bin lira para geçti. 15 bin lira da başka arkadaş verdi ve 100 bin lira ile ev alındı.  [5]

1970 yılına gelindiğinde bizim 12 civarında evimiz vardı. [6]

Fethullah Gülen, evlerin sayısı bu noktaya varınca, bu evleri, öğrencileri belli bir sistem içinde eğitmek ve yönetmek gerektiğini söyledi. Işık Evleri, belli bir disiplin içinde namaz kılman, içki ve sigara içilmeyen, Risale-i Nur okunan evlerdi. Hatta, Fethullah Gülen'in kendisi de haftada bir defa gelip Risale-i Nur okuyordu. [7]

Gülen, bir süre sonra, bu evlerin disiplini için bizi yemin etmeye çağırdı. "Bakın, bu ciddi bir iştir. Bugün beş-on ev olabilir ama ileride sayı artabilir," dedi. 18 maddelik kuralları kâğıda kendisi yazmıştı. Bunun yanında bir de yemin metni hazırladı. Yemin edenler, hazırlanan prensiplere uymakla mükellef olacaktı. Hazırlanan metnin ilk maddesinde kendisine,  yani Fethullah Hoca'ya biat etme vardı. Sonra onu çizdi ve Kuran'ın üzerine geriye dönüşü ve kefareti mümkün olmayan bir yemin koydu ortaya.  Yani,  bu yemin hiçbir kefaretle bozulamayacak bir yemindi. Kadro olarak,  o yemini ettik. Ki, o zaman 12-13 kişilik bir arkadaş grubuyduk henüz. Türkiye'de eğitim faaliyetleri yapmak, fakir insanlara okul açmak,  yurt ve burs temin etmek; talebelerin namusuna, şerefine, bayrağına dair duyarlı olmasına dair bir hizmet yeminiydi ettiğimiz... Böylece, bu prensipleri hepimiz kabul etmiş olduk. Yani, bir yerde ülke insanımızın eğitimine katkıda bulunacağımıza inandık. Fethullah Hoca, her meselede tartışmamız, kendi başımıza hareket etmememiz gerektiği şeklinde örgütledi bizi... Örneğin, kimse kendi kafasına göre evlenmeyecek, iş yapmayacaktı. Hayatına dair her şeyi bu heyetle konuşarak karara bağlayacaktı.[8]

Yurtlar

Ev hizmetleri, dar çerçevede, belli bir hizmet şeklini kabullenmiş ya da en azından belli bir eğitimden sonra kabullenebilecek kitleye hitap ediyordu. Bu da Hizmet Hareketi’nin manevra kabiliyetini sınırlıyor; onu sınırlı alana hapsediyordu. Halbuki Gülen’in önünde bir Kestanepazarı modeli vardı. İnsanların sadece inançlı olmaları ya da çocuğunu imanlı, ahlaklı yetiştirmeyi istemesi çocuğunu size emanet etmesi için yeterliydi. Gülen, ev hizmetine göre aksiyon alanı çok daha geniş bu sahayı asla ihmal etmedi. Diğer Nur talebeleri hizmetlerini evlerle sınırlarken o Yurt hizmetine de el attı. [9]

Gülen. 1970 yılının sonlarında Kestanepazarı’ndan ayrıldıktan sonra İzmir in Güzelyalı semtinde küçük ve harap bir bina bularak restore ettirdi. Burası en fazla kırk talebeyi barındırabilecek kapasitede bir yerdi. Sonra İzmir- Bozyaka’daki yurt inşa edildi. Bozyaka yurdu bir emsal oldu. Türkiye’nin dört bir yanından insanlar akın akın gelip gördüler; gidip beldelerinde aynı hizmeti ifa edecek binalar yaptılar, yurtlar inşa ettiler. [10]

Bu yurtlarda kalan öğrenciler önceleri İmam Hatip Okulları’nda okumaya yönlendirildiler. Daha sonra bütün ortaokul ve liselere taksim edilerek gönderildiler, ister İmam Hatip’te isterse diğer ortaokul ve liselerde okusun yurtlarda onlar için Arapça ve diğer din eğitimleri verildi. Bu talebeler, gittikleri okullarda hizmete adam kazanma vazifesi ile de görevlendirildi. [11]

İlk başlarda yurtlar orta ve lise talebelerine hitap ediyordu. Sonraları üniversite talebeleri için de yurtlar kuruldu. Özellikle üniversite yurtlan, evlere geçişte bir hazırlık misyonu görüyordu. Yurt hizmetleri, devlete  ait yurtları ele geçirme, oraları hizmet adına değerlendirme maksatlı çalışmalarla bir başka boyuta daha taşındı. Erkekler için yapılan bütün yurt çalışmaları tarzı bayanlar için de aynı şekilde tatbik edildi. [12]

12 Mart Muhtırası ve Tutuklanma

Türkiye günden güne bir askeri darbenin eşiğine doğru kayıyordu. 27 Mayıs'ı görmüş olanlar için, görünen tablo pek de iyimser değildi. [13]

Nasıl 60 İhtilali’nden sonra Nur talebeleri ciddi bir tahkikata maruz kaldılarsa, 12 Mart 1971 darbesinden sonra da benzer şeyler gerçekleşiyor. İzmir’de Bediüzzaman’ın avukatlığını yapmış Bekir Berk’in de dahil olduğunu bir grup isim Risale-i Nur sohbeti ekseninde gözaltına alınıyor. [14]

Muhtıra verildiği tarihlerde ben Güzelyalı'daki kiralık bir evde kalıyordum. Yanıma gelip gidenler oluyordu. 31 Mart günü gece geç vakitlerde, gelen misafirlerle sohbet ediyorduk. Tam o sıralarda bir arkadaş geldi ve Karşıyaka baskınını haber verdi. Böyle bir-şey istemiyordum; fakat itiraf edeyim ki bekliyordum. Bu kadar dikkatsizlik böyle bir netice getirir, diyordum. [15]

Fakat olan olmuştu, iş bizim düşündüğümüz kadar basit değildi. Mesele Karşıyaka Karakolundan kaynaklanmıyordu. Üstten veya istihbarattan bir emir gelmişti. Emniyet amirinin yapabileceği bir şey yoktu. [16]

Eve girdiğimde siyasî polislerin bütün eşyaları didik didik edip evin ortasına yığdıklarını gördüm. Beni Tepecik inzibat Merkezine getirdiler. Saçımı bıyığımı kestiler. Sonra sağdan, soldan, arkadan ve önden fotoğraf çektiler. Beni alıp hücre gibi bir yere tıktılar. Bir de ne göreyim, benden evvel aynı yere Şaban Düz, Harun Reşid Tüylü, Mustafa Birlik ve ülkücülerden de bir arkadaş getirilmiş. [17]

Ali Rıza Hafızoğlu askeri savcıydı… En son beni çağırdılar… inzibat karakolunda tam sekiz saat ifade vermiştim. Bu sekiz saatlik zaman zarfında verdiğim ifade bir sahife bile değildi. Zira sorular vehimdi ve konuşulacak bir şey yoktu. [18]

Esasen verdiğim ifadede bulabilecekleri tek suç unsuru yoktu. Fakat yukarıdan gelen emirle bizi tutuklayacakları muhakkaktı. Ve nitekim de öyle oldu. [19]

Tutukluluk

Tutuklu kaldığımız dönemin ilk 21 gününü inzibat merkezinde geçirmiştik. Son bir ayını da Şirinyer’deki askeri hapishanede geçirdik. 6.5 ayın diğer kısmını ise hep Bademli'de geçirmiş olduk. [20]

Herkes avukat tutuyordu. Benim param olmadığı için bir şey diyemiyordum. Av. Yılmaz Taşkan Bey, insani yanları iyi olan birisiydi. Mustafa Birlik ile Cahid Efendi vekâletlerim ona vermişlerdi. Bana da teklif ettiler. Ben param olmadığını söyledim. Bunun üzerine, benim vekâletimi ücret almadan yapabileceğini söyledi ve dediğini de en güzel şekilde yaptı. Onun yaptığı bu insanlığı hiçbir zaman unutamam.  [21]

Mahkemeye ilk çıktığımız duruşmada bütün gazetelere mevzu olduk. Boy boy fotoğraflarımızı çektiler, iddianameyi dinledik, tekrar gelme günleri belirlendi. Ve gelip gitmeye başladık. Her gün iş biraz daha büyüyordu. [22]

…işin içine Yaşar Hocaefendi de çekilmiş. Ankara Sıkıyönetim Komutanlığınca içeriye alınmış. O da orada aylarca kalmıştı. [23]

Menemenli Mahmud bizim aleyhimize konuşmuş. Cahid Efendi'yi, Bekir Bey'i ve beni içine alacak bir kombinezon içinde senaryo yapmışlar. Adam o kadar talakatle, o kadar selis ve akıcı bir üslupla anlattı ki ben dahi hayretler içinde kaldım. Eğer hâkim ben olsaydım, anlatılanların yalan olabileceğine ihtimal dahi vermezdim. Hiç takılmadan ve hiç kızarmadan bir sürü yalan söyledi. [24]

Aslında bugünkü şartlarda, böyle üç kişinin bir araya gelmesi suç sayılmayabilir. Fakat o gün böyle bir araya geliş dahi suç sayılıyordu ki savcı bu meselenin üzerinde hassasiyetle durmuş ve yalan şehadette bulunan birini müdafaaya kalkmıştı, Kestanepazarı yetkililerinden ve idare heyetinden çok temiz, evliya ruhlu bazı kimseler bile aleyhimde ifade verdiler. [25]

Nihayet 7. ayın içinde son bir kere daha mahkemeye çıkarıldık. Avukatımız üç aydan beri tekrar edip durduğu tahliye talebimizi ümitli bir eda ile mahkeme heyetine bir kez daha arz etti. O esnada, birden bire alışmadığımız bir şey oldu. O güne kadar, elli defa tahliye talebimize bıkmadan usanmadan elli defa "tutukluluklarına" diyen mahkeme heyetine, savcı, ayağa kalktı ve "Nasıl olsa birilerini -Av. Bekir Bey'i kastediyordu- bıraktınız; bunları da bırakın gitsinler" dedi. Hem şaşırmış hem de çok sevinmiştik. [26]

Küçük bir istirahatten sonra, 6 sene evvel elimde minik çantalarım bir garip burukluk içinde gelip misafiri olduğumuz İzmir'den, yine elimde valizim bir tuhaf hislerle, "ana gibi yâr olmaz" deyip Erzurum'a doğru yola koyuldum.   [27]

Tutukluluk Sonrası Kendi Cemaatini Kurma

Ayrılmanın Ateşlenmesi

Ayrılık Sinyalleri hapishanedeyken ortaya çıkmaya başlamıştı.

O Sıkıyönetim mahkemesinde Fethullah Gülen’den diğer Risale-i Nur talebeleri, “Bu kitaplar dinden, imandan, ahlaktan, faziletten, maneviyattan bahsediyor. Bu kitaplarda suç unsuru diye bahsedebilecek bir şey yoktur. Bu kitapları okuyoruz ve bu kitaplara sahip çıkmaktan utanç duymuyoruz” anlamında çok etkili bir hitabet, bir savunma bekliyor. Fethullah Gülen ise vaiz olması hasebiyle eline geçen farklı kitapları okuduğu, bu kitaplardan da bu şekilde haberdar olduğu şeklinde bir savunma yapıyor. Kendisinin Risale-i Nur’la bizzat irtibatını ifade etmek yerine dolaylı bir şekilde ifade ettiğini ve Risale-i Nur’ların hukukunu açık ve net şekilde mahkeme huzurunda savunmadığını görüyoruz. … tabiri caizse Risale-i Nur’u, Nur talebelerini bütün olarak savunmayan, bir anlamda kendini savunan, ayrıştıran ve kendini kurtarmayı biraz daha öne çıkaran bir söylem görüyoruz. Bu söylemin çok ciddi bir tepki çektiğini ve ayrışmanın kalbi ve hissi anlamda bu süreçte su yüzüne çıktığını görüyoruz. Ki enterasandır orada Fethullah Gülen’in diğerlerinden daha fazla ceza alması gibi bir durum da var. Tam olarak bilmiyorum, ama diğerleri 10 ay, Fethullah Gülen 25-30 ay gibi bir ceza almıştı. Sonra 73 affı ile hepsi salıveriliyor. Zaten o mahkeme safahatında böyle bir duygusal ve kalbi bir kopuş gerçekleşmiş durumda. Mahkemenin sonrasında da artık Fethullah Gülen’in kendisini daha hususi, daha küçük bir yapı içerisinde, daha farklı bir okuma biçimi ve hizmet anlayışı içerisinde konuşlandırdığını görüyoruz. [28] 

Üstadın Talebesi A. Badıllı:

Her ne kadar bu zaman zarfında bu nurcu Hocamızın fıkhı ve ameli hususlarda bazı yersiz ve zamansız hassasiyetleri oldu ve bazı tenkid ve dedikoduları da üzerine çektiyse de, fazla mühim şeyler değildir. ...1971’deki hapis hadisesine kadar mezkur vaiz hocamız katıksız bir Nur talebesi vasfını devam ettiriyordu. Fakat hapiste ne olduysa oldu. Bezdi mi, ürktü mü, korktu mu, harici bir müdahale mi oldu bilemiyorum, hapisten çıktıktan sonra, Hocanın hal ve tavırları birden merhale değiştirdi. (Hapishaneden sonra Gülene ait öğrenci evlerinde) Risale-i Nur kitaplarının kapakları renkli kâğıtlarla kapandı ve sair kitaplar içinde kaybettirildi. [29]

Kendi Cemaatini Kurma

Gülen Cemaati denilen oluşum, 1972’de okuyucu adı verilen grubun bünyesinden koparak başladı. Gülen, 1968- 70 yıllarında İzmir’in Buca ilçesinde, Kaynaklar Köyü yakınında kurduğu kamplarla evvela bu kopuş sonrasının şartlarını hazırladı; kendi öğrencileri denebilecek kişileri yine Nurlar yoluyla eğitti. Fakat bu jenerasyon diğer Nur talebelerinden farklı olarak Bediüzzamanı ve eserlerini Gülen vasıtasıyla ve dolaylı olarak tanıdı. Gülen neyi ve ne ölçüde öğretmek istediyse bizler o kadarını öğrendik, o kadarıyla yetinmiş olduk. [30]

Olayların bu şekilde gelişmesi üzerine Yeni Asya gazetesinin başında bulunan Mehmet Kutlular ve Mehmet Kırkıncı, Gülenle görüşmeye gittiklerinde farklı bir tavırla karşılandılar. Gülen ken­disinin Nurcu diye nitelenmesinin uygun olmadığını belirtince, Mehmet Kutlular “Biz sizi Nurcu biliyoruz” diye sitem etti. Gülen ise hikmetlerinden birçoğunu ancak bugün anladığımız şu meşhur sözü söyledi: “Bilmeniz ilan etmenizi gerektirmez. Ben geniş kitlelere ulaşmak için Nurcu kimliğimi kullanmayacağım.” [31]

 

Bu tartışmalar yıllara yayıldı ve her geçen gün Nur cemaati ile Gülen arasındaki mesafe açıldı.[32]

Himmetin Keşfi

Varlıklı insanların, para vermeyişleri çok tuhafıma giderdi. Bir fabrikatör, çıkarıp elli lira vermişti, bunu çok garipsemiştim. Böyle dolaşmakla bir yere varılamayacağını anladım. Para isteyeceğimiz insanları bir araya toplayalım ve birbirlerini teşvik etsinler, dedim. [33]

Bu teklifim kabul edildi ve Hacı Ahmed Bey'in mağazasının üstünde toplandık. On kişi kadardık. Hatırladıklarım arasında, Konyalı Hacı Mustafa, Ali Rıza  Güven, Hacı Ahmed Tatari ve ismail Alkan Beyler vardı. Ben bir şeyler söyledim. Ali Rıza Güven Bey de bir şeyler anlattı. Daha sonra da para toplandı. [34]

Akyazılı Vakfı’nın Kuruluşu

Bu sefer, biz de başka bir yerde ev kiraladık. Tanışarak evini kiraladığımız Nefi Akyazılı, bir süre sonra faaliyetlerimizi öğrendiğinde; "Benim, Pembe Köşk denilen Çalıkuşu romanının geçtiği yer atalarımdan kalmış bir yerim var. Burasını size vereyim, benim adıma bir dernek kurun ve dağınık şekilde oturan talebelerinizi bu yerde topluca barındırın..." dedi.  [35]

Biz de bunun üzerine 1972'de bu araziye bir yurt kurmak üzere çalışmalara başladık. Tam beş yılda, cami cemaatinden toplanan paralarla ve bazen kendimiz de çalışarak o yurdu inşa ettik. Bu yurt camiye giden herkesin katkılarıyla ortaya çıkmıştı. Bu talebe yurdunda hepimizin fiilen emeği vardı. İlk kurulan yurt, kurumsal yapı da zaten orasıdır. Sonradan, askeri ihtilal dönemlerinde dernekler el konulma tehlikesiyle karşılaştığı için derneği vakfa çevirme düşüncesi hasıl oldu ve böylelikle Akyazılı Vakfı kurulmuş oldu. İnsanlar, talebeye yardım, camiye yardım düşüncesiyle bu vakfı desteklediler. Menemen, Manisa, Aydın, Nazilli, Tire ve Ödemiş'te de bizimki örnek alınarak talebe yurtları yapıldı cami yapılır gibi... Fethullah Gülen, ailelere, çocuklarının dindar olmasının yanında devletin ileri kademelerinde doktor, mühendis, asker vb. görevler almaları için tavsiyelerde bulundu. İnsanların hoşuna giden bu tablo sonucunda yurtlar da çoğaldıkça çoğaldı. [36]

Sabri Uzun:

Cemaat ilk yıllarında İzmir'de bir vakıf çatısı altında toplanmıştı. Amaç ve ideolojisini, "Türk gençliğini pozitif ilimlerle eğitip, İslami terbiyeyle donatıp, her türlü kötü alışkanlıklardan koruyarak Osmanlı'nın yükseliş dönemindeki gibi 'altın nesil' yetiştirmek" diye belirlemişti.[37]

Dershaneler

Müesseseleşmenin bir başka boyutu da Üniversiteye Hazırlık Dershaneleri’ydi. İlk defa 1973 yılında, İzmir Salepçioğlu Camii’nin zemin katında, mevcut iki-üç oda sınıf haline getirildi. Burada üniversite talebeleri veya yeni mezunlar ders veriyordu. Önceleri sadece Cemaat evlerinde ve Cemaat yurtlarında kalanlara verilen bu hizmet, daha sonraları herkese hitap eden, Türkiye genelinde yaygın dev kurumlara dönüştü. [38] 

İşin başında Dershaneler, çok verimli insan kaynakları olmaları sebebiyle hizmette öncelikli sıraya geldiler. Yurtlarda, okullarda altı - yedi senede ulaşılan insan kazanma seviyesine buralarda altı- yedi ayda ulaşılıyordu, iyi bir rehberlik çalışmasıyla hem öğrencilere dini hayat bakımından belli bir seviye kazandırılıyor; hem de hazır birer eleman haline gelmiş bu insanlar hizmetin istediği üniversitelere, hizmetin istediği bölümlere yönlendirilmek suretiyle fetih adına işlev görüyorlardı. Askeri hizmetlerin, Emniyet hizmetlerinin potansiyel kaynakları da yine dershaneler idi. Bu açıdan da yine Dershaneler diğer hizmet kurumlarına göre stratejik önemi olan yerlerdi. Sadece insan kaynakları olma yönüyle değil, ekonomik bağlamda da Dershaneler çok önemliydi; hatta daha sonraları gelinen noktada ekonomik yanı daha ağır basar hale geldi. [39]

Dönemin Cemaatinin Özellikleri

Gülen cemaatinin gelişim dinamiklerine bakıldığında, her seferinde Gülen ve takipçilerinin hedef ve önceliklerinin değiştiği en az üç evreye işaret etmek mümkün. Gülen'in vaizlik göreviyle ilişkilendirilebilecek ilk dönemde, cemaatin klasik bir dini cemaat hüviyetine ve gündemine sahip olduğu söylenebilir. Gülen'in ülke çapındaki cami kürsülerinde dini vaazlar verdiği, cemaatin dini faaliyetlere, diğer cemaatlere benzer şekilde dindar bir nesil yetiştirmek üzere eğitim faaliyetlerine odaklandığı bu dönemde, Cemaat Gülen merkezli olsa da Nurcu bir cemaat kimliğini kaybetmemiştir.[40]

MİT ile İlişki

Anlatılanlara ek olarak, konuyla ilgili bir not daha düşelim: Gazeteci Mahmut Övür’ün köşesindeki bir yazıda anlattığına göre 1970’li yılların başında Gülen, Aydın Bolak, Yaşar Tunagür ve dönemin MİT müsteşarı Fuat Doğu, Vehbi Koç’un Ankara’daki evinde bir öğle yemeğinde buluşmuş, özel bir görüşme yapmışlardır. Gülen bu görüşmeyi hiçbir yerde, hiç kimseye açmamış; hep bir sır olarak saklamıştır. Eğer bu buluşmada, mahrem tutulması gereken şeyler konuşulmuş olmasaydı, Gülen mutlaka bu görüşmeden bahsederdi. Zaten kendisi, benimle yaptığı söyleşide, çok açık ve net bir ifadeyle, tabii burada sır veriyoruz, öyle şeyler var ki, artık bir mahsur görmediğim için açıklıyorum. Fakat öyle şeyler de var ki, onları bir sır olarak kabrime götüreceğim, demişti. Sanırım, söz konusu görüşme de böylesi bir sırdı. [41]

Gülen’in, çevresindeki kişilerden biat almasının 1971 yılına tekabül ettiğini düşünecek olursak, söz konusu edilen yemekli toplantının mana ve muhtevasını da çözeriz, sanırım.[42]

Vaazlar

Tahliye olduktan sonra göreve başlamak için Diyanet’e başvurdu. Sıkıyönetim nedeniyle müspet bir cevap he­men gelmedi. Bu yüzden kısa bir süre Erzurum’a gitti. Döndüğünde Salepçioğlu ve Alsancak Camilerinde vaaz vermeye başladı.

Gülen Diyanet’in bir görevlisi olarak bir yandan vaazlarına devam ederken bir yandan da talebe hiz­metlerinin startını verdi. Gülen’in konuşmalarının kasetler yoluyla çoğaltılması, onun geniş kitleler tarafından tanınmasına yol açtı. [43]

Edremit - 1972

23 Şubat 1972 - Edremit merkez vaizliğine tayin edildi. Burada 2 yıl görev yaptı.

Manisa - 1974

Edremit’ten ayrılarak Manisa merkez vaizliğine ta­yin edildi. Bu dönemde Erbakan liderliğinde kurulan MSP’yi des­tekledi. Bu sebeple Demirel’in AP’sini destekleyen diğer Nur tale­beleri ile arası açıldı.

İzmir, Bornova - 1976

Bornova’ya tayini çıktı. Burada 12 Eylül 1980 ihtilaline kadar görev yaptı.

İstanbul - 1977

İstanbul Eminönü’nde bulunan Yeni Cami’de ilk vaazını verdi.

İstanbul’da ikinci vaazını Sultanahmet Camii’nde verdi. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, Dışişleri Bakanı İh­san Sabri Çağlayangil de dinleyiciler arasındaydı.

Sızıntı Dergisinin Yayınlanmaya Başlanması

1979’da çıkan Sızıntı Dergisi’nde başyazı, daha sonra orta sayfa yazılarını yazmaya başladı. 

Cemaatin medya ile ilk teması Sızıntı dergisi vesilesiyle olmuştur. Sızıntı’nın hedef kitlesi ortaokuldan üniversiteye kadar olan talebelerdi. İlk önceleri hedef alınan kitlenin düşünce yapısı nazara alınarak bir üslup tercihine gidildiği, bu sebeple de dini kavramların doğrudan kullanılmadığı hem Gülen hem de yetkili ağızlar tarafından sıkça ifade ediliyordu. Hatta ilk dönemler doğrudan Allah ism-i celili ve Efendimiz’in nam-ı celili dahi zikredilmiyordu. Milli Eğitim’den tavsiye kararı alıp dergiyi okullara sokma mazereti bu tavrın doğruluğuna gerekçe gösteriliyordu. Din görüntülü bir dergi okulun kapısından döner, deniliyordu. Daha sonra bu lüzum ortadan kalktı ki üslupta da değişme oldu. Dini kavramlar doğrudan ifade edildi. [44]

Bu başlangıç ve daha sonraki değişim üzerinde kısaca durmamızda fayda var: Bilindiği gibi Gülen, Sızıntı dergisinin orta sayfasında bizzat kendisi tarafından yapılan çalışmayla Risale-i Nur’u sadeleştirerek neşrediyordu. [45]

Erbakan ile Yolların Ayrılması

Her geçen gün etrafına aldığı zengin esnaflar ve talebeler ile ce­maatini büyüten Gülen, bu devrede kendisinin tanınmasına büyük destek veren Erbakan ve çevresine cephe almakta gecikmedi. Bun­da Erbakan ile Gülen’in enaniyetini ön planda tutan kişiliklerinin ve liderlik mücadelelerinin tesiri olduğu açıktı. Zira Erbakan da, Gülen de bulundukları yerde hep önde olmak isteyen kişilerdi ve böyle bir zeminde iki kişinin be­raberce bulunması asla mümkün değildi. Gülen’in büyümesi ister istemez bir çekişmeyi de berabe­rinde getirmişti. Bunda zahiri ola­rak Erbakan’ın devlete muhalif olma fikrinin geldiği söyleniyordu. Hâlbuki Erbakan’ı yakından ta­nıyanlar onun en azından Gülen kadar, hatta ondan da daha ileri seviyede devletçi olduğunu bilir. [46]

 

Dipnotlar

[1] Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[2]Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[3]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[4]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[5]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[6] Kuşatma. Nurettin Veren. Siyah-Beyaz: 2007

[7] Kuşatma. Nurettin Veren. Siyah-Beyaz: 2007

[8] Kuşatma. Nurettin Veren. Siyah-Beyaz: 2007

[9] Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[10] Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[11] Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[12] Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[13] Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[14] http://www.on5yirmi5.com/roportaj/guncel/olaylar/150606/gulen-nurculari-gazete-cikarmakla-elestiriyordu.html

[15] Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[16] Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[17] Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[18] Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[19] Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[20] Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[21] Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[22] Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[23] Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[24] Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[25] Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[26] Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[27] Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[28] http://www.on5yirmi5.com/roportaj/guncel/olaylar/150606/gulen-nurculari-gazete-cikarmakla-elestiriyordu.html

[29] Dün Cemaat Bugün Paralel Devlet: Çetin Acar. Profil:2015

[30]Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[31] Gülen'in Ağlattığı Müslümanlar. Selim Çoraklı. Onikinci Kitap: 2014

[32] Gülen'in Ağlattığı Müslümanlar. Selim Çoraklı. Onikinci Kitap: 2014

[33]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[34]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[35] Kuşatma. Nurettin Veren. Siyah-Beyaz: 2007

[36] Kuşatma. Nurettin Veren. Siyah-Beyaz: 2007

[37]İn. Sabri Uzun. Kırmızı Kedi: 2014

[38] Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[39] Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[40] http://www.sabah.com.tr/yazarlar/perspektif/ete/2014/02/01/gulen-ve-takipcilerini-tanimlama-zorunlulugu

[41]Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[42]Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[43] Gülen'in Ağlattığı Müslümanlar. Selim Çoraklı. Onikinci Kitap: 2014

[44] Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[45] Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[46] Gülen'in Ağlattığı Müslümanlar. Selim Çoraklı. Onikinci Kitap: 2014

Kültür Sayfası