60'lı Yıllar: İzmir Öncesi Dönem

27 Mayıs Darbesi - 1960

F.Gülen Edirne’de görev yaparken 27 Mayıs Darbesi olur. F.Gülen, 20 yaşında genç bir hocadır ve kendisini artık nurcu olarak görmektedir. Bu yüzden, önce, 27 Mayıs Darbesi’nin Nur Cemaati üzerindeki etkilerine kısaca göz atalım:

27 Mayıs Sonrası Nur Cemaati

Said Nursi, darbeden yaklaşık 2 ay önce vefat etmiştir ama darbeciler onu mezarında da rahat bırakmazlar.

Bediüzzaman'ın vefatından, yaklaşık iki ay sonra 27 Mayıs 1960'da bir askerî darbe oldu. Millî Birlik Komitesi hükümeti Bediüzzaman'ın kabrinin nakledilmesine karar verdi. Kanunî prosedürü ihmal etmeyen ihtilâl komitesi, Bediüzzaman'ın Konya'da yaşayan kardeşi Abdülmecid Nursî'den tehdit ile bir nakil dilekçesi alarak,12 Temmuz 1960 gecesi Urfa'daki mezarını kırdırarak açtırdı. Bediüzzaman'ın naaşını, askerî bir uçağa koyarak Afyon askerî havaalanına indirtti. Kara yolu ile yapılan uzun bir yolculuktan sonra, yerini Abdülmecid Nursî'nin de bilmediği bir mezara defnettirdi. Hayatta iken onun varlığını istemeyenler, vefatından sonra da onu rahat bırakmamışlardı. [i]

Ardından, Nurculara yönelik operasyonlar başlar:

Bu süreçte Risale-i Nur hizmetine devlet eliyle, özellikle yargı kanalı üzerinden ne kadar büyük bir saldırıda bulunulduğunu şuradan anlamamız mümkün; Bediüzzaman hayattayken 1923’ten 1960’a kadar Risale-i Nur hizmeti hakkında açılan dava sayısı 60-70 iken 23 Mart 1960’tan 1965’e kadar açılan dava sayısı 500’ü buluyor.  Buradaki ihtilal şartlarının yanı sıra Risale-i Nur hizmetinin merkezindeki isim vefat etmişken bu hizmeti bitirelim diye yargının muazzam şekilde araçsallaştırıldığını, bütün emniyet ve yargı bürokrasisi, ordu gücü ve medyanın içinde olduğu, devlet eliyle yürütülen büyük bir kampanya başlatıldığını görüyoruz. [ii]

Hem hocalarını kaybetmenin, hem de üzerlerinde artan baskıların Nur Cemaati üzerinde derin etkileri olur:

Bediüzzaman’ın vefatından sonra, zaman içerisinde Risale-i Nur talebelerinin kendilerini ümmet içerisinde tarif ederken biraz daha dar, kapalı bir cemaat algısına doğru savrulma yaşadıklarını düşünüyorum. Bunu makul bulmuyorum; ancak, makul bulmamakla birlikte mazur görüyorum. Şu açıdan mazur görüyorum, Bediüzzaman’ın vefatından sonra çok ciddi bir saldırıya maruz kalıyor Risale-i Nur hizmeti ki Bediüzzaman’ın vefatından iki ay sonra 27 Mayıs ihtilalinin olduğunu hatırlayalım. Bu ülkenin seçilmiş başbakanının irticaya destek verdiği ve bunun gibi nedenlerle idamla yargılandığı ve sonuçta idam edildiği bir süreç. [iii]

F.Gülen’in 27 Mayıs’a Tepkisi

Fethullah Gülen’in 27 Mayıs darbesine tepkisi büyüktür. Bu tepki, karakteri ile de birleşince ilginç bir hal alır. 

 

Kendisi anlatıyor:

“1960‘ta ihtilal olduğu zaman hiç hazmedemedim. Bunu İsmail Gönülalan’a sorarsınız... O gün kaçtık, bir köye dönüp geldik. O’na; ‘Bir İki nur talebesi arkadaşımız var. Biz onlarla sizin oraya geliyoruz. Sen bir silah tedarik et Birer de bomba. Bu meclisi bu adamların başına uçurmazsam bana da bilmem ne demesinler’. Gitmiş bir tabanca bulmuş. Anasıyla da vedalaşmış.

Bu fıtrattaydım. Hiç hazmedememiştim. Mecliste bu ihtilalci adamlar milletin reyiyle oraya gelmiş az buçuk Müslümanlığa müsaade etmiş Arapça ezanı yeniden ihdas etmiş kimselere bunu nasıl yaparlar diye affedemiyordum, hiç içimden atamadım.”[iv]

Biraz önceki anlattığım planları hazırlarken Yaşar Hoca’ya bir sorayım dedim: “Ben böyle şeyler yapmak istiyorum. Nasıl olur? Bu adamların hepsini öldürebilirim." dedim. Bana: "Oğlum! Ben sana bir şey sorayım: Sen bunları öldürsen bunların yerine sağlam olarak kimi koyacaksın?” dedi. O zamana kadar bunu hiç düşünmemiştim. Çamurun biri gidecek diğeri gelecek. Bu fikrin bana faydası oldu. Bunları fıtratımı tanımanız açısından anlattım...’,[v]

Askere gitme zamanı gelmişti ve hala içindeki öfkeyi atamamış görünüyor:

“7-8 ay sonra asker oldum. O zaman üsteğmen olan Mehmet Özmutlu -ki yarbaylıktan emekli oldu- beni Salih Özcan vasıtası ile tanımıştı, beni koruyup kollar, bizim bölük komutanı Yılmaz Bey’e iyi bir yere verilmem hususunda tembihatta bulunurdu. Ben de Özmutlu'ya: “-Beni genelkurmaya versinler” diyordum. Kafamda sabotaj yapmak vardı. Genelkurmayı havaya uçurmak, bu adamlardan ne pahasına olursa olsun intikam almak istiyordum. Hiçbir partici benim kadar intikam hissiyle gerilmemiştir yani. Partici filan değildim. Dine karşı bu kadar iyilik yapan kimselere yapılan namertliği hazmedememiştim. Nihayet beni iyi yer olarak telsiz çevirmelerinin bulunduğu İskenderun’a gönderdiler. Memnuniyetsizliğimi izhar ettim.”[vi]

Cevdet Sunay yeni genelkurmay başkanı olmuştu. Bir aralık bizim oradaki (Mamak) spor salonunda güreş müsabakaları yaptırdılar. 29. Tümen de oradaydı. Kara kuvvetleri komutanı da vardı. 2. ordu komutanı Cemal Tural da vardı ve biz O’na bağlıydık. O gün ben hep etrafı araştırdım. Bir bomba bulur ve onları havaya uçururum diye.”[vii]

“Kafamdan atamadım bunu. Bu his askerliğim boyu devam etti. Müteheyyiç bir fıtratım vardı. Fakat zamanla makul hizmeti, müspet düşünceyi kabullene kabullene bunları aştım. Yoksa 100 defa böyle şeylerin planını kurmuş, bomba olup patlamanın yollarını aramışımdır.”[viii]

Askerlik -1961

Askere Gidiş ve Acemilik Dönemi

Karacağaç'tan trene bindim. Geçirmeye gelenler arasında, Yaşar Hoca, Salim Arıcı, Hüseyin Top, İsmail Gönülalan ve diğer bazı dostlar vardı… Ankara'ya geldiğimde Salih Özcan'ı buldum. 5-6 gün kadar teslim olmadım. Onun yanına gidip geldim. Bu gurbette, bana Salih Özcan çok büyük bir teselli kaynağı oldu.  [ix]

Teslim olduğumda zannediyorum 10 Kasım'dı. Mehmed Mutlu o zamanlar üsteğmendi. Zaten yarbaylıktan da emekli oldu. Bizim bölük komutanı Yılmaz Bey, onun Harbiye'den arkadaşıymış ve gelip beni bölük komutanına lanse etti. Ayrıca Kurmay Başkanı Reşad Taylan'a ben de Edirne'deki bir yakınından selam getirmiştim. Hatta benimle ona badem ezmesi göndermişlerdi. Cenabı Hakk'ın inayetiyle böyle korunmaya alındım. [x]

Mamak bir garip yerdir… Bir gün talim yapıyoruz. Bölük komutam beni çağırarak "Hoca sen misin" dedi. "Evet" dedim, ilave etti: "Benim hanımım hasta. Getireyim de ona bir oku!" dedi. Ben "Ben öyle okuma filan bilmem. Eğer siz okumanın tesirli olacağına inanıyorsanız sizin okumanız muvafık olur" dedim. Meğer beni deniyormuş. Bölük komutanı beni belli ölçüde korudu. Rahat edeyim diye de beni telsizci yaptılar. Tabii kurs görmek için dört ay daha kaldık. [xi]

Askeri Haberleşme Tecrübesi

…beni de yüksek sürate ayırmışlar. Özmutlu, beni rahat ettirmek için böyle düşünmüş, telsizci olursam, eğitime, içtimaya çıkmam ve rahat ederim, diye komutana söylemiş. Böylece yüksek sürate yazıldık. Halbuki, benim kafamda Genelkurmay'da kalma planı vardı. Orada bir görev istiyordum; fakat olmadı. Olmaması da hayırlı olmuş. Tabii, onu daha sonra anladım. [xii]

Genelkurmay’ı neden istediğini 27 Mayıs dönemini anlatırken görmüştük.

4 ay yüksek süratte kaldık. İşin doğrusu vuruşum iyi değildi. Alışım iyiydi hatta sivilde en iyi seviyede olanlarla beraber alırdım da morsa vurmaya parmaklarım pek müsait değildi.[xiii]

Ankara’da 8 ay kalmış oldum. Kura çektim Erzurum çıktı. Memleketim olduğu için kabul etmediler. Bir daha çektim. Yine Erzurum çıktı. "Hoca olmaz” dediler. Bir daha çektim bu sefer Diyarbakır çıktı. "Şimdi de gadir oldu” dediler. Bir daha çektim. İskenderun çıktı. "Yaşadın Hoca” dediler.[xiv]

Acemilik Sonrası İskenderun, Askeri İstihbarat Görevi

Askerî çevre, ekseriyet itibariyle müspetti. Ben bu durumu öğrenince biraz daha rahatladım. Bu arada sivilden bazı kimselerle tanışma imkânı oldu. Ve yine sivil olarak bir iki cuma, İskenderun'un merkez camiinde vaaz verdim. Komutanlarla aram iyiydi. [xv]

İskenderun’da gider gitmez askeri çevrelerin fazla ters olmamasından faydalanarak sivilden bazı kimselerle tanışma imkânı oldu. Komutanlarla umumiyetle aram iyiydi. Bir Arif başçavuş vardı. O’nun büyük himayesi oldu. Beni haber merkezine almıştı. Beni himaye etti. Müstakil, koğuşta kalmama gerek kalmayacak şekilde arabanın içinde kalma imkânı hazırladı. Arabanın içi o güne göre en modern telsiz cihazlarıyla donatılmış. İçinde de bir kişi yatacak kadar yer var.[xvi] 

Arabada kalmaya başlayınca, içtimada, nöbetten muaf tutuldum. Randevulu çalışıyorduk. Bağlantımız olan yerlerle görüşüyor, ciddi bir şeyler olup olmadığını soruyor ve sonra kendi işimize bakıyorduk. [xvii]

Askerlikte Hava Değişimi ve Erzurum’da İlginç 4 Ay

Gıdasızlık beni yazın çok hırpalamış. Halsizlik baş gösterdi… Ayakta duracak dermanım kalmadı. Birkaç gün sonra bütün vücudum sapsarı oldu, tekrar doktora gittim. Bu sefer de "Aman çok tehlikeli" dedi ve beni hastahaneye yatırdı. Ne kadar yattım, bilmiyorum. Fakat uzun bir müddet zannediyorum, hastahanede kaldım. Daha sonra üç ay hava değişimi verdiler. [xviii]

Askere giderken Erzurum'a uğrayamamıştım. Aradan dört sene geçmişti. [xix]

Bizim ev çıkmaz sokaktadır. Ben sokağa girince etraftan asker geliyor diye bağıranlar oldu. Kapıyı, çaldım. Annem beni tanıyamamıştı. Neden sonra ki, "Sen Fethullah mısın?" diye sordu ve boynuma sarıldı. O gün annem çok ağladı. [xx]

Halk Evi, CHP

Hasta olarak geldiğim dönemde, Halk Evine de gidip geliyordum. Güzel çalışmalar yapıyorlardı. Halk Partisi döneminde o zihniyete hizmet eden bu kuruluşlar,  müspet düşünceli insanların eline geçince yararlı hizmetler yaptı. Erzurum Halk Evinin yöneticileri, iki kişinin dışında namazlı insanlardı. Gerçi, bir kısım tuhaflıkları vardı ama inançları sağlamdı. En kötüleri dahi inanırdı, Müşterek Nokta Dinsizliğin moda haline geldiği bu devrede, dine bu kadarcık müsamaha ile bakan insanlar dahi bizimle müşterek bir noktada birleşebiliyorlardı. Saçları açık bir iki kadın da vardı aralarında. Ancak onlar da diğer açık saçıklığa göre kendilerini örtülü kabul ediyorlardı. Çünkü hiç olmazsa onlar uzun etek giyiyorlardı. Halk Evinde değişik türde geceler tertip edilirdi. Yapılan ilk seçimde (Yaşım genç olduğu için) beni haysiyet divanına seçtiler. Böylece Halk Evi kadrosuna ben de girdim. [xxi]

Kominizm ile Mücadele Derneği

Bu arada en dikkat çekici olay 1963 yılında Erzurum’da Kominizm ile Mücadele Derneğini kurmasıdır.

Ve yine bu devreye ait bir teşebbüs de Erzurum'da Komünizmle Mücadele Derneği'ni açma teşebbüsümüz oldu. O güne kadar sadece İzmir'de vardı, ikincisi de  Erzurum'da bizim gayretlerimizle açılacaktı. Bir arkadaşı İzmir'e gönderip tüzük getirttik. Derneği kuracaktık. Ben bir vaazdan sonra anons ettim ve gençlerle Caferiye Camimin önünde toplandık. Gayemiz komünizme karşı örgütlenmekti.[xxii]

Öncelikle, kurulan derneğin ne olduğuna bakalım: Kominizim ile Mücadele Derneği, bugünkü bilgilerimizle bir Gladio yapılanmasıdır.  Gladio yapılanması konusu önemli ve ayrı bir başlık altında ele alınmayı hak ediyor. Galdio yapılanmasının ne olduğu anlaşılmadan, Gülen’in kuruculuğunu üstlendiği derneğin önemi anlaşılamaz. Üstelik bu derneğin birincisi İzmir’de kurulmuş, hemen ardından ikincisi Fethullah Gülen eliyle Erzurum’da açılmıştır. Kısa bir süre içinde onlarcası daha açılacaktır.

Askerden hava değişimi 3 aylığına gelmiş genç bir hoca neden dernek kursun ki? Henüz, çok bilinmeyen böyle bir dernekten, askerlik görevini yapan genç hoca nasıl haberdar oldu da Erzurum’da kuruculuğunu üstlendi?

Bizce bu soruların tek makul açıklaması, F.Gülen’in, askeriyedeyken ikna edilerek bu işe giriştiğidir. Bir önceki döneminde, F.Gülen’in Yaşar Tunagür Hoca vasıtasıyla devlet kademeleri ile özel ilişkilere girdiğinin ipuçlarını göstermeye çalışmıştık.

Peki, hangi motivasyonla ikna edilmiş olabilir? Gelecek için de bu motivasyon unsurlarını anlamaya çalışmak faydalı olacaktır:

  • 20’li yaşlarda bir gençtir. 

  • Erzurumlu, dolayısıyla dindar ama aynı zamanda koyu milliyetçi bir gençtir.

  • Bir hocadır ve onun gözünde kominizim = dinsizliktir.

  • Davası için her şeyi göze alabilecek, gözünü budaktan sakınmayan bir gencin, üst detaylarını da derinlemesine bilmeden, bu iş için ikna edilmesi herhalde çok zor olmasa gerek.

 

Bu olay, F.Gülen’in, davası için sadece fikri mücadeleyi yeterli görmeyip, gerekirse riskleri de göze alarak harekete geçebilecek bir yapısı olduğunun da göstergesidir. Karşımızda sıradan bir vaiz değil, bir hareket adamı durmaktadır. “Adam ilkokul mezunu, emekli bir vaiz, bu işlerle ne alakası olur” diye düşünenlerin bir kere daha düşünmesinde fayda var.

F.Gülen’in, Gladio-Ergenekon yapılanması ile ilgili ilişkisi daha sonra da devam etmiş midir?

  • Bunu da bilmiyoruz. 20’li yaşların başında bir delikanlı, bir şekilde ikna edilip de memleketinde kominizm ile mücadele için bir dernek kurdu diye, ille de bu yapının has adamı ya da üst düzey yöneticisi olduğunu varsaymak doğru olmaz.

  • Diğer yandan özellikle 70’li yıllarda bu ilişkisini devam ettirmiş ve daha derinlikli ilişkilere girmiş de olabilir.

  • Üyelerin tamamı için olmasa da en azından seçilen lider bir kadroya, ilişkilerin nasıl kurulacağı, yapılanmanın ne şekilde yürütüleceği, gizliliğin ne şekilde sağlanacağı konusunda, bir eğitim veriliyor olmalı.

 

Bu konulara değiniyor olmamızın sebebi, ileride gündeme gelecek olan Anti-Ergenekon/Paralel Devlet yapılanmasının alt yapısını anlama konusunda önemli olduğunu düşünmemiz. Sıradan bir hoca, bu kadar gizlilikle çalışan bir organizasyonu kurmayı nasıl başardı sorusuna cevap bulmaya çalışıyoruz.

Halkın Ayaklanması

Erzurum’da kaldığım dönemde Ramazan’a rastladığı için vaaz ediyordum. Hilaf-i vaki olmasın sinemada İslam’ın doğuşu veya buna benzer bir şey oynatıyorlar. Afişlerde gözüme çarptığı kadarıyla Hadi Hün diye biri de vardı. Bir zamanlar Nazım Hikmet’in affını 100 münevver istemişti. Bunların arasında Halide Edip, Hadi Hün de vardı. Oradan aklımda kalmış bu isim. Bir komünistin affını isteme, nazarımızda onun da komünist olduğunun delili olarak yetiyordu. O isimleri görünce hafakanım kabardı. Adamlar sahabeyi temsil etmeye kalkışmışlar. Eşya misliyle temsil edilir. Bir kafir sahabeyi temsil edemez. Rezil bir kadın da Hz. Ayşe validemiz gibi insanlığın medar-ı iftiharı bir kadını canlandırıyordu. Böyle bir alüfteyle nasıl temsil edilir. Bir iki defa Cedit camiinde dile getirdim. İkindileri orada vaaz ediyordum. Bir haftalık belki de daha fazla biletler de satılmış. Erzurum’da iki sinema var. Milletin bütün eğlence yeri de orası. Ramazan olduğu için iftardan sonra oynayacak. Millet de iki sevap diye gidecek, o filmi seyredecekler. O gün biraz duygulu konuştum. Çok doldum, kürsüde ağladım.[xxiii]

Ramazanda ikindide, yazıklar olsun, sizin dininizle, peygamberinizle, diyanetinizle alay edecekler, aziz ruhları terzil edecekler, siz Müslüman geçineceksiniz, sonra gelip burada oturacaksınız, dedim. Cemaat birden ayağa kalktı. Tahrik etmiş olma endişesiyle "Yok hayır! Bizim böyle huzursuzlukla, anarşiyle alakamız yoktur, bunları başka yollarla halletmek lazım” dediysem de cemaat sokağa döküldü. Yolda başkaları da iltihak etmiş… Sinemanın önüne kadar gidiyorlar. Bu o gün Erzurum meselesi oluyor. Ben de indim sessizce eve geldim. O filmi zannediyorum o sene oynatmadılar. Bayağı mevzu olmuştu. Hadiseden dolayı üç-beş insan ön ayak oldular diye iftar vakti içeri almışlar. Millet evine iftara gitmiyor, karakolun önünde bekliyorlar. Onları alıp öyle gidiyorlar. Sanki bir halk ayaklanması gibi olmuş.[xxiv]

Bu hadise Erzurum'da çok meşhur oldu. Daha sonra da senelerce konuşuldu. Tabii ki, ben işin bu kadar ileriye gideceğini düşünmemiştim. Erzurumlular beni "Edirneli Hoca" diye tanıyorlardı.  [xxv]

Deccal Kim?

Yine son Ramazan’da deccali anlattım. Halk yırtılırcasına heyecanla dinledi. Ramazanın sonuna kadar deccali anlatacağım diye anons etmiştim, Hapis önemli değildi benim için. Ramazan’ın içinde eğer böyle vaaz edersem tutar içeri atarlar da bunları anlatamam diye düşünüyordum. Bu sebepten Ramazan’ın yarısından sonra “Size en son deccali anlatacağım" dedim. O gün geldi çattı. Cami tıklım tıklımdı. Herkes dizlerinin üstünde zor duruyor. O zamanlardan aklımda kaldığına göre; bir hadiste deccal çıktığında başında bir duman olacak ifadesi o kadar bizim camiada yaygın hale geldi ki, o mevzuya şöyle bir yorum getirdim: “Bu şu demektir. Ülke karanlıkta kara günlerini yaşarken dört bir yandan kolu kanadı kırılmışken, tam bir ışık, bir fereç, bir mahreç beklerken, kara ruhlu bir tanesi kara bir denizde, kara bir vapura binerek, karaya ayak basarak, kara ruhluluğunu gösteren, kara ruhlu bir adam.[xxvi]

Karadeniz’den vapurla gelip karaya ayak basan kara ruhlu adam kimdi acaba?

Artık nasıl geldiyse, mitingde nasıl milleti bir heyecan tutar, aynen O’nun gibi bir heyecan tuttu cemaati. [xxvi]

 

Erzurum’da o dönemdeki sosyal psikolojiyi anlamak açısından cemaatin tepkisi dikkat çekici. 

Kürsüden Nurculuk propagandası

Böyle açık vazıh söylememe rağmen adama olan hıncımdan tam diyemedim diye içim içimi yedi. Bari onu da diyeyim diyerek bazı şeyler daha söyledim. Sonra bir oh çektim. Bunları da demiştim ya vicdanım rahatlamıştı. “İşte bunun karşısında da şu zat var" diyerek Şuaları elime aldım ve bir tek gayem vardır diye okumaya başladım. Halkın heyecanı dorukta, meğer istihbarattan gelmiş, kürsüyü sarmışlar, baştan beri dinliyorlarmış. Deccaldan bahsedeceğimi duydukları için o şahıstan bahsedecek o mesele üzerinde duracak diye gelmişler. Neyse ben indim, gittim, hiçbir şey olmadı. Ertesi gün yine gelip vaaz ettim yine bir şey olmadı. Sonradan öğrendik ki emniyete: “Bu adamı niçin tevkif etmiyorsunuz, böyle konuşturuyorsunuz?” demişler. “Tasrih etmedi. Delil kifayetsizliği var” demişler, tevkif etmediler. Hatta istintak bile etmediler. Çok enteresandır.[xxvii]

“Laiklik Dinsizliktir, Cihada Davet” Vaazları

O heyecanımı frenleyemediğim günlerde defalarca kürsüde: “Cem-i nefir zamanıdır, herkesin cihat yapması farz-ı ayındır. Çünkü devletin dini yoktur. Devlet laiktir, laiklik dinsizlik demektir” diyordum. Benim için hiç tahkikat açmadılar. Halbuki o günlerde gazetelerde okuduğuma göre İzmir Müftüsü Celal Yıldırım devlet dindardır, devletin dini Müslümanlıktır dediğinden dolayı hakkında tahkikat açılmıştır. Enteresan...[xxviii]

Asker iken hava değişimine gelmiş bir hoca, halkı ayaklandırıyor, cihada teşvik eden vaazlar veriyor, kürsüden Atatürk’e hakaret ediyor ve hiçbir takibata uğramıyor. Akıl alır gibi değil. Bunlar, gerçekten duygusal olarak kontrolden çıkıp, istemeden sebep olunan olaylar mıydı yoksa kurulan derneğin ön çalışmaları mıydı?  

Üç ay bitince şubeye gittim. Bir ay kadar da onlar idare ettiler. Dört ay kadar Erzurum'da kalmış oldum.[xxix]

Askerlik şubesi, sıradan bir eri, üstelik sıkıntılı olaylara sebebiyet verirken, birliğine göndermek yerine 1 ay süre ile “idare etmesi” herhalde sık rastlanan bir durum olmasa gerek.

Askerliğinin Son Dönemleri

…tekrar İskenderun'a döndüm. Bir hafta kadar teslim olmadım. Bu arada dışarda vaaz ettim. Sonra gidip teslim oldum. Ondan sonra arızasız her cuma İskenderun Merkez Camiinde vaaz etmeye başladım.  [xxx]

Sıradan bir er, hava değişimi için 4 ay memlekete gitmiş, geri geliyor, bir hafta birliğine teslim olmuyor. Üstelik döndüğü yer yanlış anlaşılmasın İstanbul değil, İskenderun; muhtemelen o zamanlar herkesin herkesten haberdar olduğu küçük bir yer. Bir de tüm bunlar yetmezmiş gibi camilerde vaaz vermeye başlıyor. Üstelik vaazları da sırdan vaazlar değil ve lütfen dikkat edilsin hala askeri darbe dönemi devam ediyor.

Durumun tuhaf olduğunun F.Gülen kendisi de farkında:

Bir yaz günüydü. Babam ziyaretime gelmişti. Ancak onu yatırabilecek temiz bir otel bulamadım. Otellerin hepsinde kadın vardı. Bu bana çok dokundu. Terbiye anlayışıma çok zıd bir durumdu. Cuma günü vaazda bu hususu dile getirmeden edemedim. "Bu nasıl Müslümanlık, bu otellerin çerçevelerini indirmek lazım." gibi bir şeyler söyledim. Sert konuştum. Zaten konuşmam kanunsuzdu. Askeri elbisenin üzerine cübbe giyilmezken ben böyle bir kıyafetle vaaz ediyordum. Bir başka konuşmamda da "Devletin nizamı var, polisi var. Polis yapmazsa bu vazifeyi kim yapacak!" diye yine otellerdeki ahlaksızlıkla ilgili bir şeyler söyledim. [xxxi]

Beni destekleyen komutanlar zor durumda kalmıştı. Bana: "Cemal Tural milliyetçi bir insan. Hiç olmazsa bir iki kelime ondan bahset de biz de bunu değerlendirelim" dediler. Cemal Tural o sıralarda 2. Ordu Komutanıydı. Ve hakikaten milliyetçi görünüyordu. Bir vaazımda, yumuşakça bu husustan bahsettim. "Tural Paşamız milliyetçi diyorlar. Türk askeri milliyetçi olmayacak da ne olacak. Allah milliyetçilere uzun ömür versin" bu veya benzeri ifadeler kullandım. O gün telsiz arabasına binerken ayağımı boşluğa atmıştım. Römorkun üzerine düştüm ve kaburga kemiklerim kırıldı. Bayılmışım. Ayıklığımda, başım Arif Başçavuş'un dizindeydi. [xxxii]

Gözümü açar açmaz ona sitem ettim. "Bunu bana siz yaptırdınız, bana peygamber kürsüsünden kimleri sena ettirdiniz. Allah bundan razı değil" dedim. 2 aya yakın ıstırap içinde inledim, inlemelerimden dolayı namazım olmaz diye, bazan aynı namazı birkaç defa kıldığım oluyordu. Bir müddet hastanede yatırdılar. Bir şey anlayamadılar. Sonra halk arasında kırıkçı-çıkıkçı dedikleri bir adam getirdiler. Adam bir çekti, ben kendimden geçtim. Bağladı. Senelerce sol tarafıma yatamadım. [xxxiii]

İlerleyen dönemde şikâyet üzerine tutuklanır.

Dönem itibariyle dindara zulüm edilen bir zamandır ve Fethullah Gülen askerde vaaz verir. Cuma günü, bir asker kışladan nasıl çıkar, belli değildir. Aşağıda kendi ifadesi ile ona itham edilen suçlama “ağır cezayı gerektiren, ihtilale teşebbüs ve halkı devlet aleyhine ayaklandırmadır. Tutuklanır… Emir büyük yerden gelir. Gülen’in ifadesiyle Ankara’dan muhtemelen Genel Kurmay’dan gelen emirle serbest bırakılır! [xlviii]

“Lehimdeki umumi baskılar mahkeme heyeti üzerinde toplanınca hâkimlerin tavırları değişti. Tümen komutanı ağırlığını koymuştu. Ankara’dan ‘Mademki milliyetçi bir çocuk, bir meseleden dolayı onu niye bu kadar eziyorsunuz’ mealinde telefon veya telgraflar gelmiş. Hiç beklemediğim bir anda, bana küfür yağdıran o binbaşı, elinde çanta hapishaneye geldi. Daktilosunu da yanında getirmişti. Beni de müdürün odasına aldılar. Daha önce zorla aldıkları ifadeleri bir bir değiştirip, yerine mahzursuz ifadeler yazdı. Sonunda da ‘Bundan böyle, hapishaneye atılmasını gerektiren bir şey yok. Çıkarın.’ Bana isnad edilen suçlar çok ağır cezayı gerektiren suçlardı. Hadise, ihtilale teşebbüs ve halkı devlet aleyhine ayaklandırma, gibi inanılmayacak şeylerdi. Buna rağmen Cenab-ı Hakk’ın lütfuyla, hiçbir şey olmadı. Dosyayı da tamamen kaldırdılar.” [xlix]

Askerliğin Sonra Ermesi

“İkinci bölüğün komutanı Mahmut Mardin adında bir yüzbaşıydı. Çok sert bir insandı. Meğer o da her zaman gelip vaazları dinliyormuş. Benim haberim yoktu. Ben disiplinden çıkınca hemen yanıma geldi: ‘Ben seni çok dinledim. Şimdi seni evine göndereceğim. Artık askerlik bitti. Ben tezkereni arkadan gönderirim’ dedi. Tabii böyle bir hadiseyi hiç beklemiyordum. Çok sevindim. Daha askerliğimin bitmesine 34 gün vardı.” [xlx]

Hayatımın en kabuslu günleri sona ermişti, iki sene ihtilaller ve ihtilal teşebbüsleri ile yüzyüze yaşadığım ve "Korkulu bir rüya görüyorum, uyanınca geçecek" diyerek kendimi ikna ettiğim ve bu ikna ile sabredebildiğim askerlik artık bitmişti.  Erzurum'a döndüm.  [xxxiv]

Erzurum

Erzurum'a geldiğimde yine sıhhat durumum bozuktu. Gıdasızlığın üzerine, bir de son hadiseler beni iyiden iyiye yıpratmıştı, Eğer bünyem güçlü olmasaydı, üst üste gelen darbeler beni yatağa serebilirdi.  [xxxv]

Edirne ve Kırklareli - 1964

Edirne’ye Dönüş

Erzurum'u çok seviyordum. Fakat yüreğime taş basıp ondan ayrılmaya mecburdum. Anam diretse, babam eski ısrarını terk etse de, Edirne'ye veya başka bir yere mutlaka gidecektim Edirne'yi istememin sebeplerinden biri de Üç Şerefeli'ye olan aşırı sevgimdi. Orayı arzu ediyor ve tekrar orada vazife yapmak istiyordum. Mimar Hayreddin'in yaptığı bu cami bana Selimiye'den daha sevgili geliyordu. Bu alaka ve ilgi, daha önce orada vazife yapmış olduğumdan ve bu ulu mabedin beni bağrına basıp üç seneye yakın barındırmasından olabileceği gibi, o gün için anlayamadığım saikler sebebiyle de olabilir.  [xxxvi]

Evet, ben Üç Şerefeli'de imam olmak istemekteydim; fakat asıl olan Allah'ın dilemesidir. O günlerde Üç Şerefeli'ye imam olan zat… teklifte bulunmayınca ben de asıl arzu ve isteğimi söylemedim. Daha önceden vaizlik vesikam da olduğundan Kur'an Kursu öğreticiliğine tayinim çıktı. Bir taraftan da vaazlara devam ediyordum. [xxxvii]

Askerde başımdan geçen hadiseler basına intikal ettiği için artık tanınmaktaydım ve o günlerde bir gazete bunu mesele yapıp haber olarak verdi. Bu sebeple Edirne'ye gidişim de bir hadise oldu. Gazete, "böyle bir adam, nasıl olur da devlet memuru" olur, demekteydi. Basının takındığı bu menfi tavır tesirini kısa zamanda gösterdi. Ve artık ben her gittiğim yere, peşinde beş on gölge ile beraber gitmekteydim; adım adım takip ediliyordum. [xxxviii]

Edirne’de Kur’an Kursu Çalışmalarının Başlaması

Dar'ül Hadis Camii'nin imamı hastalandığı için orada fahri olarak imamlık yapmaya başladım. Caminin içinde büyük bir oda yaptırdım. Burası hem imam odası olacaktı; hem de orada talebe okutacaktım. Bu günler en bereketli günlerim oldu. Edirne'de görülmemiş bir talebe hizmeti, işte bu küçük odada başladı. [xxxix]

Suat Yıldırım’ın Edirne’ye Müftü Olarak Gelmesi

Bu arada Suat Bey de Edirne'ye müftü olarak geldi. [xl]

O dönemde, Risaleleri okumayı daha da sıklaştırdık. Okuyacağımız bölümü daha önce bir kâğıda yazıp geliyor ve öyle okuyorduk. Sıkı bir takip içindeyiz. [xli]

Kapının önünde polis nöbet tutuyor. Onların rahatsız olacağı tabirleri ve isimleri, remiz halinde yazıyoruz, okurken asli haliyle okuyoruz. Benim elimde Tecrid-i Sarih bulunuyor. Yazılan kağıdı onun içine koyup öyle ders yapıyorum. Tabii ki, hadis ve ilmihal de okuyoruz. Dünyanın hiçbir yerinde dini kitap okumanın bu denli yakın takibe alındığı ikinci bir memleket gösterilemez. Dört-beş insanla yaptığımız bu sohbet bir müddet devam etti. Kısa zamanda gelip-gidenlerin ve sohbete devam edenlerin sayısı 30'u buldu. Caminin içinde bir halka çeviriyor ve kitap okuyorduk. [xlii]

Bir defasında polis camiyi basacak oldu. Müdahale ettim. Eğer böyle bir şey yaparsanız "Bunlar cami basıyor" diye halk arasında yayılabilir, ben de meseleyi kürsüye getiririm, dedim. Benim bu tehdidim üzerine baskın yapmaktan vazgeçtiler... [xliii]

Baskılar sonuç veriyor, F.Gülen, çok isteyerek geldiği Edirne’den ayrılmak durumunda kalıyor:

Gayem Edirne'den başka bir yere tayinimi yaptırmaktı. Çünkü Edirne benim için artık sadece bir kâbus olmuştu. Emniyet Müdürü, "Kursta talebe okutmayacaksın" diye tazyik ediyor; vali elimden vaizlik vesikasını alarak, vaaz etmeme mani oluyor... Ve ben tek başıma bütün bunlarla mücadele etmek zorunda kalıyordum. [xliv]

Yine Yaşar Tunagür Hoca:

Ankara'ya gittim. Yaşar hoca ile karşılaştık. Kendisi o sıralarda İzmir'deydi. O da bir iş için Ankara'ya gelmişti. Durumumu anlattım. Diyanette söz geçirebileceği kimse olmadığını söyledi. Özlük işleri Müdürü Yaşar Gökten Bey'di. Ona gidip durumumu anlattım. Edirne'de kalmam için ısrar etti. Ben de Kırklareli'ne gitmek istediğimi söyledim ve isteğimde ısrar ettim. [xlv]

Kırklareli

Ben Edirne'den ayrılayım da ne olursa olsun, razı gibiydi... Edirne'de talebe arkadaşların kaldığı iki ev olmuştu. Kırklareli'nde de bir ev tuttum, iki odalı bir evdi. [xlvi]

Kırklareli'nde her cuma vaaz ediyordum. Ramazan'da her gün vaaz ettim. Kendiliğinden bir cemaat teşekkül etti. İlk gittiğimde, bir iki insandan başka tanıştığım yoktu. Fakat kaldığım zaman müddetince orada da epey dostlar edindim. [xlvii]

 

Dipnotlar

[i] http://www.risalehaber.com/bediuzzaman-said-nursi-kimdir-231832h.htm

[ii]http://www.on5yirmi5.com/roportaj/guncel/olaylar/150606/gulen-nurculari-gazete-cikarmakla-elestiriyordu.html   

[iii]http://www.on5yirmi5.com/roportaj/guncel/olaylar/150606/gulen-nurculari-gazete-cikarmakla-elestiriyordu.html

[iv]Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[v]Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[vi]Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[vii]Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[viii]Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[ix]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[x]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[xi]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[xii]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[xiii]Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[xiv]Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[xv]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[xvi]Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[xvii]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[xviii]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[xix]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[xx]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[xxi]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[xxii]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[xxiii]Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[xxiv]Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[xxv]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[xxvi]Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[xxvii]Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[xxviii]Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[xxix]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[xxx]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[xxxi]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[xxxii]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[xxxiii]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[xxxiv]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[xxxv]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[xxxvi]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[xxxvii]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[xxxviii]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[xxxix]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[xl]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[xli]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[xlii]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[xliii]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[xliv]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[xlv]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[xlvi]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[xlvii]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[xlviii] Dün Cemaat Bugün Paralel Devlet: Çetin Acar. Profil:2015

[xlix] Dün Cemaat Bugün Paralel Devlet: Çetin Acar. Profil:2015

[xlx] Dün Cemaat Bugün Paralel Devlet: Çetin Acar. Profil:2015

Kültür Sayfası