Gençliği

Medrese Eğitimine Başlaması

Gülen dini eğitimini bir müddet babasıyla sürdürmüştür. Fakat babasının Arapça müktesebatı oldukça azdır; dolayısıyla Gülen’in bir başka hocaya ihtiyacı kaçınılmazdır. [1]

Bir müddet babam, benim durumum hakkında karar veremedi. Daha sonra Alvar İmamı babama "Bunu mutlaka okutalım" demiş. [2]

Kurşunlu Medresesi

...Bu zaruret onu, Alvar imamı’nın torunu Sadi Mazlumoğlu’nun medresesine yönlendirir.[3]

 

Sadi Efendi, Erzurum Kurşunlu Camii medreselerinde okutuyordu. Bu medrese, tavanı ahşap, küçük bir medresedir. Aşağı yukarı iki kilim boyu kadar bir yerde beş-altı insan kalırdık. Babam beni ilk defa oraya vermişti. Kolumda bir sandık vardı ve bütün eşyam da bu sandıktan ibaretti. [4]

Bir gaz ocağımız vardı. Yemeğimizi yattığımız aynı yerde kendimiz yapar yerdik, imkanı" olanlar, gerektiğinde, Kırk Çeşme Hamamlarına gider yıkanırlardı. Bazı fakir talebelere de fiş verirlerdi; onlar da bu fişleri kullanırlardı. Bunların parasını bazı zenginler karşılıyorlardı. Olmadığı zaman bir hayli sıkıntı çekilirdi. Ben de o sıkıntıyı çekenlerden biriydim. O soğuk kış günlerinde helalarda çok yıkanmışımdır. Ayaklarım buzlara yapışırdı. Bir ayağımı yıkar, sonra onu yere kor, diğerini de öyle yıkardım. Başımdan aşağıya döktüğüm soğuk suların hatırasını hiç unutamam. Ciddi mahrumiyet içindeydik. [5]

Fakat Gülen burada hocasıyla uyumsuzluk içine düşer. [6]

..kitabında medreseden sanki kendisi ayrılmış gibi anlatmış. Ayrıca ayrılma sebebini de çok sinsice Sadi Efendi’nin tecrübesizliğine ve saflığına ve aralarındaki anlaşamamaya bağlamış. Alvarlı Efe Vakfı kurucusu ve aynı zamanda damatları olan Hattat Hüseyin Kutlu, Latif Erdoğan’la görüşerek ‘Sadi Efendiyle ilgili yazılan kısmın hiç de Gülen’in yazdığı gibi olmadığını, düzeltilmesini’ istemişler. Gelelim Gülen’in gerçekte Kurşunlu Medresesi’nden ayrılma sebebine.[7]

Alvarlı Efe vefat edince yerine oğlu Seyfettin Mazlumoğlu geçiyor. Seyfettin beyin büyük oğlu Sadi Efendi de Kurşunlu Medresesi’nde hocalık yapmaya başlıyor. Gülen de O’nun öğrencisi. Bir gün medresenin önüne jandarmalar geliyor ve Sadi Efendi’nin kollarına kelepçe takarak ilçedeki Gürcü Kapı Karakolu’na götürüyorlar. Gözaltına alıyorlar yani. Sadi Efendi’nin başına gelenler bölgede anında duyuluyor ve halk karakolun önüne yığılıyor. Deyim yerindeyse kıyamet kopuyor o gün Erzurum’da. O tarihe kadar böylesi bir hadise yaşanmamış. Hadise kısa bir süre sonra anlaşılıyor. Meğer Sadi Efendi’den şikâyetçi olan öğrencisi Fethullah Gülen! Meğerse bizim Gülen, ‘zaten benden 5-6 yaş büyüktü’ dediği hocasına kızmış ve gitmiş ‘Atatürk aleyhine konuşuyor, bu adam Atatürk düşmanlığı yapıyor medresede’ diyerek karakola şikâyette bulunmuş. 1955-56 olmalı diyor Nakip Efendi.[8]

Medreseden neden ayrıldığı değil ama ayrılış şekli bizce F.Gülen'in karakterini anlamak için iyi bir örnek. Bu arada bizzat kendisinin Atatürk hakkındaki hislerine ilerideki bölümlerde değineceğiz.

Osman Bektaş Hoca 

Erzurum’da bilinen bir alim olan Osman Bektaş’ın yanında okumalarını sürdürür. Fıkıh ve Mantık derslerini bu dönemde öğrenir. Zaten Gülen’in en ciddi ve verimli öğrencilik dönemi de bu dönemden ibarettir.[9]

Sadi Efendinin yanından ayrılınca Osman Bektaş Hocanın yanına gittim. Osman Hoca fıkıhta hakikaten üstadtı. O sırada bizimle beraber derse devam edenlerden hatırımda kalan isimler: Mehmed Kırkıncı, Cemaleddin Kaplan, Cevdet Bilican.[10]

Mehmed Kırkıncı Hoca, bizden evvel de başka yerlerde okumuştu; ancak Osman Hoca'dan aynı dersi takip ederdik. Cemaleddin Hoca da yaşça benden büyüktü. Ciddi şekilde bizi Osman Hoca okuttu diyebilirim. Bütünüyle iki sene kadar okudum. Daha sonra da zaten Edirne'ye gittim.[11]

F.Gülen’in Nurcu Olması (1956)

Risale-i Nur ile Tanışması

Mehmet Kırkıncı hayatım ve hatıralarım isimli eserinde Fethullah Gülen'in Risalerler nasıl tanıştığını şöyle anlatır:

1956 yılında, Osman Bektaş Hocaefendi İzmir'e misafir olarak gidip bir müddet kalacağını ifade etti. Bana: " Ben dönünceye kadar bizim evde talebelerimin dersini sen ver" dedi. Evi de Caferiye Camisi'nin karşısın idi. Bu vesile Osman Bektaş Hoca'nın talebeleri ile müzakere etmek için medreseye gittiğimde, Fethullah Hoca ile ilk kez orada tanıştım. [12]

Fethullah Efendi, her gün derslerden sonra benimle birlikte medreseme kadar yürümeye ve sohbet etmeye başladı. Birlikte sohbet ederek yürüdüğümüz bir gün, Bediüzzaman Hazretleri'ni duyup duymadığını sordum. "Evet duydum" dedi. "Kitaplarını okudun mu?" diye sorduğumda ise, "Hayır, okumadım" dedi. Bunun üzerine ben talebelere anlattığım hakikatlerin hepsini Bediüzzaman'ın kitaplarında okudum." dedim. Çok hayret etti. [13]

Sonra "Biz her çarşamba arkadaşlarla birlikte Murat Paşa Medresesi'nde Bediüzzaman'ın kitaplarından ders okuyoruz. İstersen bir gün sohbete sen de gel" dedim. O çarşamba birlikte derse gittik. Derste Peygamberimizin sünnetine ait 11. Lem'a'yı okuduk. O günden sonra her hafta Nur derslerine iştirak etmeye başladı. 1964 yılında Edirne'ye gidinceye kadar sekiz yıl birlikte derslere devam ettik. Muhabbet, sevgi ve saygı içinde, tatlı anılar ve günler geçirdik. Sohbetlerimizin mihrak noktasını, iman ve Kur'an hakikatlerinin gençliğe ne şekilde aktarılabileceği oluştururdu..."[14]

Nur Cemaatine Katılması

F.Gülen, Risalelerle tanışmış olsa da henüz kendisini tam olarak Said-i Nursi'nin bir talebesi olarak görmüyor olması muhtemeldir. Bu durum, Said-i Nursi'nin talebelerinden birinin Erzurum'a gelişi ile değişir. Kendisi anlatıyor:

Kırkıncı Hoca, "Bediüzzaman Hazretlerinin yanından birisi gelmiş, akşam sohbet yapacak, oraya gidelim" dedi. Teklifini hemen kabul ettik. Çünkü Bediüzzaman'ın yanında bulunmuş bir insanı ilk defa görecektik. [15]

Bediüzzaman Hazretleri, Muzaffer Arslan'a "şark'ı bir dolaş gel" demiş o da Sivas, Erzincan ve Erzurum'u dolaşmaya gelmişti. 15 gün kadar Erzurum'da kaldı. İlk gece Hücumatı Sitte okundu. Ertesi gün Beşinci Şua'dan ders yapıldı. Bizimle gelen mollalardan bazıları, oradaki tevillere itiraz ettiler ve bir daha gelmediler. Fakat anlatılanlar beni iyice sarmıştı. Bilhassa Muzaffer Arslan'ın bir sahabe hayatı yaşaması, sadeliği ve samimiyeti bana çok tesir etti… Muzaffer Arslan'ın pantolonunun iki dizi de yamalıydı. Ceketi de işte ona göreydi. Tabii ki bu sadelik bana apayrı duygular ilham ediyordu. Ayrıca ibadette derinlik vardı. Namaz kılışları, dua edişleri bana bambaşka görünmüştü. [16]

Osman Hoca olsun, Sadi Efendi olsun, beni vazgeçirmek için çok uğraştılar. Bilhassa Osman Bektaş Hoca'nın gözde talebesiydim ve ilmine de itimadım vardı. Ancak Risaleler aleyhine konuştuğu şeyler bana hiç tesir etmemişti. Muzaffer Arslan orada bulunduğu müddet içinde her gün geldim. [17]

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum; fakat kısa bir müddet zannediyorum. Üstad'tan Erzurum'a bir mektup geldi. "Mektup kime hitaben yazılmıştı? Üstad bu mektubu kime dikte ettirmişti?" hatırlamıyorum. Fakat selam gönderdiği isimler vardı. Sonunda da Fethullah ile Hatem'e de selam deniyordu. Ben adımın zikredildiğini duyunca ayaklarım yerden kesildi zannettim; o kadar sevinmiştim. Hayatımda o derece sevindiğim çok az vakidir…  bu bana yetmişti. Sohbetlere gitmeyi bir daha terk etmedim.[18]

...caminin Hünkar Mahviline çıktım. Namazdan sonra, içime bir arzu, bir iştiyak ve bir ateş düştü ki tarifi mümkün değil. Yana yakıla yalvarıyorum: "Allah'ım! Bahtına düştüm, beni de bu arkadaşların arasına kat. Onlardan biri olayım. Bu hizmetle bütünleşeyim. Dıştan gelip giden insan olmayayım. Kendimi bu hizmete vakfedeyim." [19]

O gün sabaha kadar yalvardım. Hayatımda böyle bir hal içinde duaya ya bir ya da iki kere muvaffak olabilmişimdir. Çığlık oldum inledim, sabaha kadar gözyaşı döktüm. O gün sadece Rabbimden bunu istedim. [20]

Tam caminin önünde Hatem Hoca beni arıyordu. Görünce koşarak yanıma geldi. "Bu gece rüyamda Üstad'ı gördüm. Sana Tarihçe-i Hayat’taki mektubu yollamıştı. Bir de sana bir güveç dolusu ceviz gönderdi" dedi. Ben o esnada nasıl ayakta durabildim hâlâ hayret ederim... gelen selam, benim akşamki ruh halim ve Hatem'in rüyası üst üste gelince; artık kendimi bu arkadaşlarla bütünleşmiş hissettim. Onlar nasıl kabul eder bilemem, fakat ben kendimi hep onlarla beraber bildim. [21]

Fakat Gülen, o yıllarda hayatta olmasına rağmen Bediüzzaman Hazretleriyle görüşmeyi denemez, deneyemez. Kendisi bu engelin bir türlü içinden atamadığı ırkçı düşüncenin olduğunu söyler. Yani Bediüzzaman Hazretlerinin Kürt olmasını problem yapar. Şöyle demektedir:[22]

”O zaman çevrem Turancı. Menfi milliyetçilik hissi ağır basıyor. Ara sıra içimden keşke Üstat Anadolu’da neşet etseydi de ekrad içinde doğmasaydı diye geçerdi. Belki diyorum bu his olmasaydı Kafdağı bile olsa yarar geçer, Isparta'ya ulaşır, Üstadı ziyaret ederdim. Belki de bu his mani oldu.”[23]

Göreve Başlaması ve Yaşar Tunagür’den Önceki Edirne Hayatı  (1959)

Erzurum’dan Edirne’ye Geliş

Babam mutlaka Erzurum'dan dışarı çıkmamı istiyordu. Buna her defasında annem karşı çıktı. Fakat sonunda babamın dediği oldu. Annemin de muvafakatini alarak Edirne'ye gitmeme karar verildi. Edirne'de Hüseyin Top Hoca vardı. Bizim akrabamızdı. Bana sahip çıkar diye oraya gitmem uygun görülmüştü. 18 yaşını aşmıştım.[24]

Tren Edirne'ye vardığında gecenin geç vaktiydi. Sabah kalkınca gidip Hüseyin Efendi'yi buldum… O zaman müftü vekili İbrahim Efendi idi. Hüseyin Top Hoca beni İbrahim Efendi'ye götürdü. O beni biraz genç görmüş olacak ki imtihan etmesi gerektiğini söyledi. Ben kabul ettim... İbrahim Efendi'nin "Genç ama kendini iyi yetiştirmiş" sözü benden çok Hüseyin Efendi'yi sevindirmişti. [25]

Akmescid’te Görece Başlaması

Bir iki ay kadar Akmescid'te namaz kıldırdım, vaaz verdim. Zaten bu arada Ramazan ayı da gelmişti. O sıralarda vaizlik imtihanına girmek için Ankara'ya gittim… tekrar Edirne'ye döndüm, imtihan neticeleri daha sonra belli olacaktı. Edirne Müftülüğüne Ankara'dan bir telefon gelmiş. Hüseyin Top yine çok sevinmiş… beni buldu, caddenin ortasında müjde verdi, boynuma sarıldı; "imtihanı kazandın" dedi. [26]

Bir dilekçe yazdım ve Edirne Müftülüğüne talip oldum. Diyanet'ten gelen cevap olumsuz oldu. "Askerliğinizi yapmadığınız için sizi müftü tayin edemiyoruz" diyorlardı. Halbuki o esnada memuriyet almam da mümkün değil; çünkü nüfus yaşım henüz 17'yi göstermektedir. [27]

Doğrusu, 18 yaşında daha yeni göreve atanan birisinin, hiç vakit kaybetmeden Edirne müftüsü olmak için müracaat etmesi son derece ilginç. Karakterini anlamak için önemli.

Üç Şerefeli Cami’ye İmam Olarak Atanması

Mahkemeye müracaat edip yaşımı büyüttüm. Artık nüfusa göre de yaşım memur olabilecek duruma geldi. Müftülük, münhal bulunan yerler için bir imtihan düzenledi. Bu imtihanda birinci oldum… Üç Şerefeli Camiine ikinci imam olarak tayin edildim. [28]

Erzurumlu bir gencin Edirne kültürü karşısında yaşadığı zorluklar:

İlk işim bir ev bulmak oldu. 50 lira aylıkla bir küçük ev tuttum… Fakat ev çıkmaz sokaktaydı. Bilhassa yaz günleri de olduğu için mahallenin kız ve kadınları gayet serbest bir şekilde gecenin geç saatlerine kadar vakitlerini sokak ortasında oturarak geçiriyorlardı. Evime varmak için mutlaka onların arasından geçmek zorundaydım. Her geçişte hamama girmiş gibi terliyordum. 15 gün kadar böyle gidip geldim. Ancak mahalle sakinlerinden birkaç kız ben gelip geçerken laf atmaya başladılar. Bunun üzerine sabah namazına çıktıktan sonra bir daha gece yansı olmadan eve dönmedim. [29]

Ay sonuna kadar da gidip gelmeye böyle devam ettim. Zaten sabah namazı çok erken, yatsı da çok geç olmaktaydı. Evde kalabildiğim süre topu topu iki saatti. "Günde iki saat kalabilmek için bu kadar kira vermeye ve bu kadar yol gidip gelmeye değmez" dedim. Eşyalarımı koltuğumun altına alıp Üç Şerefeli'ye geldim. Karar verdim; bundan böyle caminin penceresinde kalacaktım. Ve askere gidinceye kadar, tam iki buçuk sene pencerede kaldım. [30]

Riyazet

Burası iki metre eninde ve bir buçuk metre derinliğinde bir pencereydi. Bütün mal varlığım da gelirken beraberimde getirdiğim iki battaniye, iki tabak, bir yemek kaşığı ve bir de çay bardağından ibaret, işi baştan sağlama alarak kendimi rehavete götürebilecek bütün sebep ve saiklerden uzak kalmak istiyordum. Altıma bir battaniye alıyor, üstüme bir battaniye örtüyor ve Edirne'nin o insanı donduran soğuk günlerini ve hele gündüzün Soğuğuna rahmet okutan gecelerini hep böyle geçiriyordum. [31]

O devrede Edirne ahlaken büyük bir yıkım içindeydi. Cami avluları dahi fuhuş yuvalan haline gelmişti. Zaten çarşı ve pazar tamamen bir Avrupa şehrine dönmüştü. Din adamlarının çoğunun dinden haberi yoktu. Müezzin veya imamın kızı, dansta birinci geliyordu. Bazı müezzinler namaz dahi kılmazlardı. Kameti getirip camiden çıkar, birkaç turist gezdirir ve imamın selâm vermesine yetişir; müezzinliğini yapar ve giderdi. Manevi hayat bu kadar derbederdi. Hele burası bir de Erzurum'a kıyas edilecek olursa, Erzurum'da doğup büyümüş benim gibi bir insanın birden karşılaştığı bu şehirde ne kadar zor durumda kalacağı daha iyi anlaşılır. Onun için ben de korunmanın tek çaresini caminin penceresine sığınmakta buldum ve riyazet kalkanını da elime aldım. Başka türlü, genç, kuvvetli, enerjik bir gencin iffetini koruyabilmesi zahiri şartlar açısından mümkün değildir. [32]

Üç Şerefeli Camii’de riyazet hayatına başlıyor. Bu tercihinde görünen ilk sebep, Edirne’nin kültürel ortamına karşı kendini koruma isteği olarak görünüyor. Riyazet konusu önemli çünkü burada kalmayacak hayatının geri kalan kısımlarına da yayılacaktır. Konuyu bazı açılardan çok önemli buluyor ve tartışmasını F.Gülen ve Tasavvuf bölümüne bırakıyoruz.

Edirne’de Takibatlar

F.Gülen, verdiği vaazlar ve yaşayışı ile tepki çekmiş olmalı. Muhtemelen sadece kendisi Edirne’nin o günlerdeki kültürel ortamından rahatsız olmuyor, Edirne de ondan rahatsızlık duyuyor.

Devamlı takip ediliyordum. Ayrıca Emniyette bazı kötü insanlar da vardı. Hakkımdaki şikâyetlerin ardı arkası kesilmiyordu. O sıralarda valiye karşı beni himaye edecek de yoktu.[33]

Cami penceresinde kaldığım 2,5 sene zarfında yapılan bir şey olmadı, denebilir. Birkaç gençle tanışma fırsatı oldu. Bu arada, İslamî neşriyat yavaş yavaş hareketlenmeye başladı. Ben de bütün paramı faydalı gördüğüm kitaplara yatırıyor ve bunları karşılıksız dağıtıyordum. [34]

Büyük Doğu bir veya iki tane geliyordu. Beş tane getirttim ve gerisini ben kendim alıp dağıttım. Hür Adam 25 kadar geliyordu. Onu da kırka çıkardım. Gerisini yine kendim alıp dağıtıyordum. O gün için Hür Adam gazetesi haftalıktı ve Büyük Doğu ile Sebil'ür-reşad dışında Müslümanlığın tek sesiydi… Ben bazen birisine bu gazeteyi vermek için oturur evvela adama bir çay içirir ve sonra verirdim. Öyle bir vasatta bu hizmet çok zordu. Çünkü bunlar hiç duyulmamış şeylerdi. Bu arada Risaleleri de alıp dağıtıyordum.  [35]

Yaşar Tunagür’den Sonraki Edirne Hayatı

Yaşar Tunagür Hoca

Yaşar Tunagür, F.Gülen’in hayatındaki kilit isimlerden biridir. O Edirne’ye müftü olarak atandıktan sona F.Gülen Edirne’de rahatlamış görünür.

Yaşar Hoca geldikten sonradır ki, himaye gördüm. O bir parça hakkımdaki menfi düşünceleri tadil etti.[36]

Yaşar Hoca valiyle ve diğer üst seviyedeki bürokratlarla iyi görüşürdü. Onlarla hemen kaynaşmasını bildi. Selimiye'de yaptığı vaazlarda etkili oluyordu. Kısa zamanda büyük bir cemaat topladı. Edirne'nin İslam'a karşı yumuşamasında onun hizmetleri inkâr edilemez. İhtilalden sonra sürgün olarak gelmişti. [37]

Hoca'ya fevkalade rağbet ediyordum. Ben Üç Şerefeli'de vaaz eder, hutbe dinlemeye Selimiye'ye giderdim. Onun yaptığı o coşkun konuşmalar, o güne kadar duyduğum en içten ve en samimi konuşmalardı. Hutbelerinde muhakkak sahabeden örnekler verirdi. Ben zaten sahabe aşıkı idim. Bu da beni onu dinlemeye koşturan sebeplerden biriydi. [38]

Yaşar Tunagür ile birlikte F.Gülen’in Edirne’nin ileri gelen üst düzey bürokratları ile ilişkileri gelişir. Gelecek bölümde göreceğimiz gibi bu ilişkilerin askerlik döneminde de faydasını görecektir.

Yaşar Hoca, Edirne'ye Diyanet adına itibar da getirdi. Personelde de bir canlılık oldu. Vali ile benim hakkımda aralarında geçen bir konuşmayı sonra bana şöyle anlatmıştı: Vali ona beni nasıl tanıdığını sorar. O sırada Rakım Efendi de oradadır. Halbuki beni şikayet edenlerden birisi de odur. Yaşar Hoca Vali'ye: "Efendim, der, onu benden evvel Rakım Efendi tanır. Onun nasıl fazilet abidesi bir genç olduğunu size o anlatsın." Rakım Efendi bu emri vaki karşısında ne yapacağını, ne diyeceğini bilemez. Mecburen müsbet şeyler söyler. Bu da valiye tesir eder. Zaten vali de yumuşak bir insandı. Asker kökenliydi. Âdı Sabri Sarp'tır.  [39]

Edirne ileri gelenleriyle diyalog içindeydim. Hatta askerlik şubesi başkanı Karadenizli bir Albaydı. Durmadan bana "Sen, Erzurumlu olamazsın, siman bize benziyor, biz seninle hemşehriyiz der ve benimle hemşehri çıkabilmeyi cidden isterdi. [40]

Zaten Emniyet Amiri Resul Bey'le ileri derecede dostluğum vardı. Bazı hâkim ve savcılarla da içli dışlıydım. Bütün bunlar bugün için çok basit hadiseler gibi görülse bile o günün Türkiye'sinde, bir din adamının böyle insanlarla temasta olması, daha doğrusu, onların bir din adamım meclislerine kabul etmesi, istisnai hadiselerden biriydi. Hem de bu din adamı yaş itibariyle benim gibi çok genç olursa. Alışkanlıklarımı burada kazandım. [41]

Dıştan bakınca kimseyle konuşup görüşen bir tip gibi görünmem. Kabuğuna kapalı gibiyimdir. Fakat... herkesle çok rahat oturup konuşabiliyordum… Edep Dairesinde İrşad ve teblid adına, muhatabımın içtimaî seviyesi ne olursa olsun, gidip onunla rahatlıkla görüşüyordum. Denebilir ki, Edirne'nin kalburüstü bütün büyükleriyle muarefem vardı; benim yaşım ise henüz yirmiye varmamıştı. [42]

Peki ne olmuştu da, hakkında şikayetlerin ardı arkası kesilmeyen, sürekli polis tarafından takip edilen, hatta kendi ifadesi ile “polis karakolunda öldürülmeye teşebbüs edilen” F.Gülen bir anda şehrin gözbebeği haline gelmiştir? Bizce cevap, F.Gülen’de değil, Yaşar Tunagür’ün kimliğinde saklı:

… Kur’an üzerine çalışmalarıyla tanınan İsmail Kazdal, kaleme aldığı ve hatıralarının yayınlandığı Serencam isimli eserde Yaşar Tunagür’ün MİT’in kadrolu bir elemanı olduğu ileri sürmüştü.[43]

Evlilik

Gençliği ile ilgili kısmı bitirmeden önce yine çok konuşulan evlilik ile ilgili tutumu konusuna değinmekte yarar var.

F.Gülen hayatı boyunca hiç evlenmemiş. Kendisi farklı zamanlarda birçok sebep ifade etse de bizim kanaatimiz  temel sebebin Said Nursi'yi örnek alması olduğu yönünde.

 

Said Nursi de hiç evlenmemiş ve onun hakkında da çokça konuşulmuştur.

Said-i Nursi ve Evlilik

Hayatta iken bu sual kendilerine sorulmuş ve şöyle cevaplamıştır:

Evvelâ: Kırk seneden beri gayet dehşetli bir zındıka (dinsizlik) hücumu karşısında, (dine hizmet için) her şeyini feda edecek hakikî fedakârlar lâzım geldiği bir zamanda, Kur'an-ı Hakîm'in hakikatına, değil dünya saadetimi, belki lüzum olsa âhiret saadetimi dahi feda etmeye karar verdim. [44]

…Çünki bu dehşetli dinsizlik komiteleri, öyle dehşetli hücumları ve desiseleri yapıyorlardı ki, bunlara karşı gelmek için a'zamî fedakârlık yapmak ve harekât-ı diniyesini (dinî hareketlerini) rıza-i İlahî'den başka hiç bir şeye âlet yapmamak lâzım geliyordu. [45]

Hususan din derslerini kaldırıp Ezan-ı Muhammedî'yi kaldırmak gibi dehşetli hücumlara karşı, a'zamî fedakârlık ve a'zamî sebat ve metanet (yılmamak ve sağlamlık) ve her şeyden istiğna etmek (muhtaç olmamak) lüzumu karşısında, ben bir sünnet-i seniye olan evlenmek âdetini terkettim ki; tâ çok haramlara girmeyeyim ve çok vâcibleri ve farzları yapabileyim. Bir sünnet yüzünden yüz günaha girilmez.Çünki o kırk sene zarfında birtek sünneti (evlenmeyi) yerine getiren bazı hocalar, on kebaire (büyük günaha) ve haramlara girmeye, bir kısım sünnet ve farzları bırakmaya kendilerini mecbur bildiler. [46]

Said Nursi’nin, özellikle Tek Parti döneminde yaşadığı şartlar göz önüne alındığında, bu açıklama -en azından- makul kabul edilebilir. Makul bulmamızı eleştirenlerin  “Bir Kahramandan Bir Düşman Yaratmak: Said-i Nursi (Yeni Said)​ “bölümünü okumalarını öneririz.

F.Gülen ve Evlilik

F.Gülen'in evlenmemesi ile ilgili açıklamaları da benzer niyetleri ortaya koyuyor.

Edirne'de bulunduğum ilk dönemlerde Hüseyin Top aklıma iyice girdi. Edime eşrafından, temiz ve zengin bir ailenin benimle ilgili bir talebelerinin olduğunu söyledi. Bir bayram günü ikimiz bu aileyi ziyarete gittik. Ancak ben buram buram terledim. Kaşımı kaldırıp etrafa bakamadım. Ve daha sonra öyle bir şeye teşebbüs etmeme kararı içimde belirdi. Ondan sonra da bir kere de Yaşar Hoca'nın bir tavsiyesi olmuştu. Kalbimin derinliklerindeki gerçek niyeti ancak Allah bilir. Ama zannı tahminim o ki, hizmetin dışında gözlerimin içine başka bir hayalin girmesini istemedim. [47]

"Askerden gelmiştim. Babam, annem, ablam ve bir de Enver amcam bana ısrarla evlenmem gerektiğini anlattılar. Annem, "Oğul, hayatta iken senin başını da bağlayalım" dedi. Ben "Ana, benim ayaklarım davama bağlı, siz de başımı bağlayacak olursanız ben nasıl hareket ederim" dedim. Ve ardından kesin kararımı tekrar ettim. Biraz da acı konuştum." [48]

Başka zamanlardaki aynı istekler karşısında, aynı duygu ve aynı düşüncenin ağırlığını hissetmiş olmamın yanında, aşın hassasiyet ve fevkalade titizliğimle kimsenin hayatını zehir etmeme düşüncesinin de ciddi birleşimi olduğunu söyleyebilirim. [49]

... ben daha birinci teşebbüste karanını vermiştim. Kendimi İslamî hizmetlere vakfedecek ve evlenmeyecektim. [50]

 

Dipnotlar

[1]Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[2]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[3]Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[4]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[5]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[6]Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[7]Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[8]Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[9]Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[10]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[11]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[12]http://www.timeturk.com/tr/2012/10/06/fethullah-gulen-risale-i-nur-la-nasil-tanisti.html

[13]http://www.timeturk.com/tr/2012/10/06/fethullah-gulen-risale-i-nur-la-nasil-tanisti.html

[14]http://www.timeturk.com/tr/2012/10/06/fethullah-gulen-risale-i-nur-la-nasil-tanisti.html

[15]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[16]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[17]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[18]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[19]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[20]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[21]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[22]Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[23]Şeytanın Gülen Yüzü. Latif Erdoğan. Turkuaz:2016

[24]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[25]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[26]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[27]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[28]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[29]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[30]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[31]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[32]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[33]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[34]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[35]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[36]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[37]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[38]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[39]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[40]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[41]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[42]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[43]Gülen'in Ağlattığı Müslümanlar. Selim Çoraklı. Onikinci Kitap: 2014

[44] http://www.risaleonline.com/soru-cevap/ustad-said-nursinin-evlenmemesi

[45] http://www.risaleonline.com/soru-cevap/ustad-said-nursinin-evlenmemesi

[46] http://www.risaleonline.com/soru-cevap/ustad-said-nursinin-evlenmemesi

[47]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[48]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[49]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

[50]Küçük Dünyam. Latif Erdoğan.

Kültür Sayfası