1960 İhtilali Sonrası DİB

Prof.Dr.İsmail Kara'nın Cumhuriyet Türkiye’sinde Bir Mesele Olarak İslam (Dergâh: 2016) adlı kitanından kısaltılarak alınmıştır.

Bu teamüle ilk müdahale, aynı zamanda Diyanet’e, din eğitimine ve dinî hayata yeni istikametler vermek, yeni tahditler getirmek isteyen 27 Mayıs 1960 ihtilâliyle olmuştur. İhtilâlin hemen akabinde görevinden alman Hayırlıoğlu’nun yerine, başkanlıkta ancak 9 ay kalabilecek olan İstanbul müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen getirilmiştir. Vazife yapamaz hale getirilen ve istifaya zorlanan Bilmen’den sonra başkan olan Hasan Hüsnü Erdem ise, Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı’na getirilen emekli tümgeneral ve tarikat mensubu Sadettin Evrin’in hazırlayıp başkanın imzası veya adıyla yayınlanmasını istediği Nurculuk aleyhindeki broşüre karşı çıktığı için re’sen emekliye sevk edilmiştir. Bir sonraki başkan İbrahim Elmalı Devlet Bakanı Refet Sezgin’in bir tayinle ilgili isteğini geri çevirdiği için görevden alınmıştır. Kısaca söylemek gerekirse 1951’den sonra, Tayyar Altıkulaç’ın kendi isteğiyle emekliye ayrılması ve M. Sait Yazıcıoğlu’nun, yeniden izin talep edilmeyerek üniversitedeki görevine iade edilmesi (dolaylı görevden alma) hariç tutulursa bütün başkanlar siyasî otorite tarafından ve çoğu pek de hoş olmayan bir şekilde görevden alınmış veya emekliye sevk edilmiştir. Bu durum, başkanlar ve kurum üzerindeki siyasî müdahalenin ne boyutlarda cereyan ettiğini göstermektedir. 

İhtilâl dönemlerinde Genelkurmay’ın başkanlık makamı üzerindeki doğrudan/dolaylı etkileri ve baskılan her zaman tahmin edilenden fazla ve kısıtlayıcı, yıldırıcı olmuştur. Ömer Nasuhi Bilmen gibi her bakımdan bu makama layık bir kişinin reis olduğu bir dönemde, Kurucu Meclis’te Diyanet’in bütçesi üzerinde konuşan bir sözcü aynen şunları söyleyecektir: 

“Biz bu parayı [Diyanet bütçesini] utanarak istiyoruz, bunun mahalline masrûf olacağına da inanmıyoruz. Reisten odacısına kadar herkes ehliyetsiz. Müşavere Kurulu üyeleri cahil ve mutaassıp, son otuz sene içinde yetişen ve halen vazife gören din adamları gericidir”.

60 ihtilâlinden sonra bazı mülkî âmirlerin Cuma günü camilerde vaaz vermeye kalkıştıklarına dair hatıra notlarına ve imamların 27 Mayıs hutbesi okumak için yönlendirildiklerine dair bilgilere sahibiz. Yine 60 ihtilâlinin havası içinde Bursa’da Ulucami’ye ayakkabılarını çıkarmadan giren, olayın büyük tepkiler çekmesi üzerine görevinden alman bir Diyanet İşleri başkan yardımcısı bile vardır.

Derin Tarih dergisinin 2017 Eylül sayısından kısaltılarak alınmıştır. (Prof.Dr. Mehmet Çelik)

Menderes'in idamı için hutbe istediler

27 Mayıs 1960 askerî darbesinden Diyanet de nasibini aldı. Başkan Hayırlıoğlu 10 Haziran itibariyle emekli edildi ve 30 Haziran’da yerine Ömer Nasuhi Bilmen getirildi. Ancak kısa sürede Bilmen’le anlaşamayacaklarını anlayan darbeciler, henüz 10 ayını doldurmamış olan Ömer Nasuhi Hoca’yı istifa ettirdiler.

Darbecilerin onursuzluğu ile Ömer Nasuhi Hoca’nın karakteri konusunda çok şey yazabilirim. Ancak derginin sayfa sınırlılığını göz önüne alarak, Diyanet İşleri Başkanı sıfatıyla Prof. Dr. Mehmet Görmez’in 2015 tarihinde katıldığı bir radyo programında aktardığı bir olayı, darbecilerin istekleri karşısında Hoca’nın takındığı onurlu tavrı ifade etmek açısından aynen paylaşmakla yetineceğim:

“Ömer Nasuhi Hoca başkan olarak atanır, İstanbul’dan trene biner ve Ankara Garı’na indiğinde bir polis memuru ile bir şoför kendisini arabaya alırlar. ‘Hocam, sizi otelinize götürüyoruz’ deyince ‘Hayır, olmaz’ der. ‘Nereye gitmek istiyorsunuz?’ diye sorduklarında, ‘Önce Eyyüp Sabri Hayırlıoğlu’nun evine gidelim’ deyince polis memuru şaşırır. Yolda arabayı sağa çeker. Arkasına döner, ‘Hocam, bu ülkede bir ihtilal oldu, biliyor musun?’ Hoca ‘Biliyorum evladım’ der. ‘Bu ihtilal Diyanet İşleri Başkanı’nı görevden aldı, biliyor musun?’ Hoca, ‘biliyorum’ der. ‘Seni de Diyanet İşleri Başkanı yaptı.’ ‘Evet, biliyorum.’ ‘Peki, yeni Diyanet İşleri Başkanı’nın Ankara’ya geldiğinde ilk işi görevden azledilen Diyanet İşleri Başkanı’nı ziyaret etmek mi olmalıdır?’ Hoca, ‘Evladım, siz gitmek istemiyorsanız ben evi bilirim, yaya da giderim’ diye cevap verir.

Ve gider, kapı çalınır. Eyyüp Sabri Hayırlıoğlu, karşısında Ömer Nasuhi Hoca’yı görünce şaşırır tabii. Ömer Nasuhi Bilmen:

‘Efendim, bana bir vazife yüklediler. Ben de Ankara’ya geldim, o makama, göreve başlamadan önce sizden izin almaya geldim.’ Eyyüp Sabri Hoca, Ömer Nasuhi Hoca’yı içeri alır ve ona: ‘Devir, devr-i mefsedet (fesat) devri, celb-i maslahat (iyilik) devri değil. Zor günler geçireceğiz. Ben hamdettim Allah’a, seni bu makama getirdiler. Çünkü sen yine devletimizi, milletimizi Diyanet’in tarihinde olduğu gibi nice kötülüklerden, yanlışlıklardan vazgeçireceksin inşallah’ der. Böylece Ömer Nasuhi Hoca’ya icazet verilir.

Hoca göreve başlar ve 8 ay sonra istifa etmek zorunda kalır. Çünkü o zaman Menderes ve arkadaşlarının idamıyla ilgili, ‘katledilmelerinin dinen de caiz, hatta vacip olduğu’ şeklinde bir hutbe okumasını isterler. Kabul etmez ve onurlu bir şekilde istifa eder” 

Ömer Nasuhi Hoca’nın bu onurlu ayrılışından sonra aynı gün (06.04.1961) Hasan Hüsnü Erdem “Başkan” olarak atanır. Erdem 1964 Ekim’indeki vefatına kadar görevi yürütür.

Vefatından iki gün sonra resmî hiçbir din eğitimi almamış, “babasından okumuş” olduğu söylenen Anayasa Mahkemesi Başkanı M. Tevfik Gerçeker bu makama getirilir. Adalet Partisi’nin tek başına iktidara gelmesiyle Aralık 1965’te emekliliğini isteyen Gerçeker, Başkanlık koltuğunu İbrahim Bedreddin Elmalı’ya bırakır (17.12.1965).

Hac yasağı

Diyanet’in, kurulduğu 1924’ten 1965’e kadar siyasî otoritenin baskısı altında bulunduğunun ve bu baskının “mahiyetinin” okuyucu tarafından anlaşılması için küçük bir detayı dillendirmek istiyorum: 1924-65 arasında hiçbir Diyanet İşleri Başkanı Hacca gitmemiş, hacı sıfatı kazanamamıştır. Çünkü yasaktı! Hatta “yurt dışı gezisi” bile yasaktı!

Alın size çarpıcı bir örnek:

İbrahim Bedreddin Elmalı Hoca göreve başladığı yıl, Tunus Cumhurbaşkanı Habib Burgiba’dan bir davet alır. Bu davet duyulur duyulmaz Türk basını yaygarayı koparır. “Laikliğe aykırı! Laik Cumhuriyet yara alır! Atatürk ilkeleri çiğnenmektedir!” söylemlerine dayanan, akıl, vicdan ve ahlakın kabullenemeyeceği bir kampanya başlatır.

Süleyman Demirel’in tek başına iktidar olduğu dönemdir. İktidarda olmasına iktidardadır da muktedir olamamıştır. Anayasal kuruluşların başkanları da laik cumhuriyet nutuklarıyla bu kervana katılmışlardır! Babası tabur veya alay imamı olan, sonra da umre yaptığını dahi gizleyen, Genelkurmay Başkanlığı’ndan sonra Cumhurbaşkanı olan Cevdet Sunay’ın sesi soluğu çıkmamaktadır.

Diyanet enine boyuna müzakere eder ve şu gerekçelerle ziyaretin ülke yararına olacağına karar verir: 

“Türkiye Cumhuriyet’i kurulduktan, Hilafet de kaldırıldıktan sonra başta İngiltere olmak üzere İslam coğrafyasında Türkiye’nin, din hanesinden İslamı sildiği, Hilafeti lağvettiği ve laikliği (dinsizliği) kabul ettiği, İslam harflerini yasaklayıp gavur alfabesini aldığı, kadınların başlarını zorla açtırdığı, camileri kapattığı, ezanı yasakladığı.” yönündeki yalan ve iftiralarla dolu propagandalar, “İslam ülkelerinin sokaklarında Türkiye artık İslam düşmanı bir kâfir devletidir” algısı oluşturmuştu. İşte bu ziyaret, bu algıyı yıkacak, İslam coğrafyasında yeniden olumlu bir hava oluşacaktı.

Başkan Elmalı bu düşüncelerle ziyareti gerçekleştirmeye karar verdi. Onun bu duruşu karşısında mütareke basınının artıkları işi azdırdılar. Cübbe ve sarığıyla resmî bir ziyaret yapacak olan Başkan’ın bir devlet memuru olduğunu, bu devletin laik bir devlet olduğunu, Atatürk devrimlerinin arasında kılık-kıyafet devriminin önemli bir yer tuttuğunu, binaenaleyh laik bir devletin memurunun, devletin temel vasfına aykırı bir kıyafetle devletin bir kurumunu temsil edemeyeceğini, Hükümetin buna göz yummaması gerektiğini söyleyerek Hükümete “yasaları” gösteriyorlardı.

Konu bu sefer Bakanlar Kurulu’nun gündemine gelir. Sarığı, cübbesi ile gitmesi laikliğe aykırı mıdır, değil midir tartışmaları yaşanır. Millet nefesini tutmuş, Nurlu Süleyman’ın işi nasıl kıvıracağını merakla beklemektedir. Nihayet kerhen de olsa ziyarete izin verilir, ama sarıkla cübbeyi valize koymak şartıyla!

O zaman THY’nin bir iki Avrupa seferi dışında seferi yoktu. Hoca uçağa binip Roma’ya uçunca, basın kıyameti kopardı tabii. Adeta yeni bir darbenin çağrısı yapılıyordu.  

Elmalı Hoca Roma havaalanına inince Büyükelçimiz tarafından karşılanır ve hükümetin izni iptal ettiğini, bu nedenle Tunus’a gitmemesi, Türkiye’ye dönmesi gerektiğini söyler. Şu millî iradeye, tek başına milletin % 52 oyuyla iktidar olan Süleyman Demirel’in haline bakın! Basının yaygarasıyla bir gün önce Bakanlar Kurulu’nda aldığı kararı bir gün sonra bozuyor. Avami tabirle, üç-beş gazete Başbakan’a tükürdüğünü yalatıyor!

Bedreddin Hoca dik kafalı biri midir, yoksa Demirel’in korkak tabiatı gereği manevratik numarasıyla mı böyle davrandı, tespit edemedim.

Olay şöyle gelişir: Bedreddin Hoca geri dönmez, Diyanet’e telefon eder ve yıllık izne ayrılır. Bir vatandaş olarak Tunus’a uçar! Tunus’ta bir devlet başkanı gibi karşılanır. Türkiye’nin Diyanet İşleri Başkanı’nın Tunus’a geldiğini duyunca Müslümanlar caddelerde secdeye kapanır: Rabbim sana şükürler olsun, Türkiye tekrar İslama dönmüş!

Bedreddin Hoca ziyaretini tamamladıktan sonra Bingazi üzerinden dönmeye karar verir. Büyükelçilik bunu derhal Dışişleri Bakanlığımıza bildirir. Nurlu Süleyman’ın değişmez Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil hemen Libya Büyükelçiliğimize bir nota gönderir: Diyanet İşleri Başkanı’nın “gerekirse derhal derdest edilerek Türkiye’ye gönderilmesi...”

Başkan mecburen derhal geri döner. Hükümet istifa etmesi için baskı yapar ama istifa etmez! İki ay boyunca bütün ricalar ve baskılar bir işe yaramayınca Bakanlar Kurulu kararıyla görevine son verilir.

Bedreddin Hoca’nın görevden alındığı gün (25.10.1966) yerine Ali Rıza Hakses atanır, 15.01.1968 tarihinde emekli olur. Aynı gün Başkanlığa Lütfi Doğan atanır. İkisi de sessiz ve mülayim insanlardır. Suya sabuna dokunmadan idare ederler.

Kültür Sayfası